Allah insanı nasıl korur?
Zünnu-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.
Bu sudan İçmek Müslümana Haram
Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı,” bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: - “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”
Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!
Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti... Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır
Kuran Sırları
Bilindiği gibi DNA terimi, canlılardaki genetik malzemenin kısaltılmış ifadesidir. Genetik biliminin başlangıç tarihi ise, Mendel isimli bilim adamının 1865 yılında hazırlamış olduğu genetik yasalarına dayanır. Bilim tarihi için bir dönüm noktası oluşturan bu tarihe, Kuran’da 18:65 numaralı Kehf Suresi’nin 65. ayetinde işaret edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Nefsin Mertebeleri
BİRİNCİ DAİRE: Nefs-i Emmare: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir. Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!
YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI
Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi.
ARAPÇA ÖĞRENİYORUM
Öncelikle Hafıza tekniği konusunda size olağan üstü bir ip ucu.Sureler kolaydan zora doğru sıralanır. Bir sayfa alınarak 3′e bölünür. Önce ilk 5 satır, daha sonra diğer satırlar 5′er 5′er ezberlenir ve sonrasında birleştirilerek tekrar yapılır.
Günahın Reçetesi
Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp
Ahir Zaman Bu Zaman Mı?
Ahir zamanın kendini hissettirdiği şu günlerde, Rabbimizin ikazlarını neden duymamazlıktan geliyoruz acaba? Nereye gidiyorsunuz? Nerede Muhammed ümmeti?
Şeytan İşi
Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.
Artan pilav
Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız.
Olgun İmana Kavuşma
MESCİD-İ Saadet'te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah'ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu:
Gönül Örtüsü Hayâ
Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir. İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde.
KÂLU BELÂ
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”
AY'IN RESÛLULLAH (S.A.V)'A SELAM VERMESİ
Ebû Kubeys dağının altında duruyorduk.Ay doğu tarafından göründü.Yükselerek yukarı çıktı. Nûru bütün âlemi doldurmaya başladı.Göğün ortasında kâmil bir dolunay haline geldi...
2 Temmuz 2014 Çarşamba
14 Haziran 2014 Cumartesi
Siz durumunuzu değiştirmemekte israr eder iken Rabbiniz sizin duanızı nasıl kabul edecektir?'
Alimlerden biri şöyle demiştir: 'İyilik yapanı iyiliğiyle tanıdıktan sonra, ona karşı isyan eden şeytanı saldırganlığıyla tanıdıktan sonra o mel'una itâat eden bir kimse ne acaiptir? Böyle bir kimsenin haline şaşmamak mümkün değildir'. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Beni çağırınız, size cevap vereyim. (Mü'min/60)
Oysa sen Allah'ı çağırıyorsun, o sana cevap vermiyor ve Allah'ı andığın halde şeytan senden kaçmıyor. Zira zikrin ve duanın şartları ortada yoktur!
İbrahim b. Edhem'e şöyle denildi: "Neden biz Allah'a dua ediyoruz da Allah bizim duamızı kabul etmiyor. Oysa Allah Teâlâ 'Beni çağırınız! Sizin duanızı kabul edeyim' buyurmuştur". İbrahim b. Edhem cevap olarak 'Çünkü sizin kalpleriniz ölüdür de ondan' dedi, 'Acaba kalplerimizi öldüren nedir?' diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: 'Kalplerinizi öldüren sekiz haslettir:
1.Siz Allah'ın hakkını biliyorsunuz, fakat yerine getirmiyorsunuz.
2.Kur'an'ı okuyorsunuz, fakat onun emirlerini tatbik etmiyorsunuz.
3.'Biz Hz. Peygamberi seviyoruz' diyorsunuz, fakat sünnetine göre amel etmiyorsunuz.
4.'Ölümden korkarız' diyorsunuz, fakat ölüm için hazırlık yapmıyorsunuz.
5.Allah Teâlâ 'Muhakkak şeytan sizin için düşmandır, Bu bakımdan siz de onu düşman edinin' (Fatır/6) buyurmuştur. Siz ise günahlar hususunda şeytana uyuyorsunuz.
6.'Biz ateşten korkuyoruz' diyorsunuz, oysa bedenlerinizi ateşte helâk ediyorsunuz.
7.'Biz cenneti seviyoruz' diyorsunuz, oysa cennet için hiçbir amelde bulunmuyorsunuz.
8.Yataklarınızdan kalktığınız zaman, ayıplarınızı sırtınızın arkasına atıyorsunuz. Halkın ayıplarını getirip önünüze seriyorsunuz. Böylece Rabbinizi gazaba getiriyorsunuz! Acaba durum böyle iken Rabbiniz sizin duanızı nasıl kabul edecektir?'
İmamı Gazali -İhya-
Çok yemekteki altı tane kötü haslet
Şeytanın büyük kapılarından biri de her ne kadar helâl ve saf ise de doyasıya yemektir. Çünkü doymak, şehveti takviye eder. Şehvetler ise şeytanın silahlarıdır. Zira rivayet ediliyor ki İblis, Yahya b. Zekeriyya'ya göründü. Yahya (a.s) şeytanın üzerinde çengellerin takılı olduğunu gördü.
-Ey İblis! Şu çengeller nedir?
-Bunlar şehvetlerdir! Onlarla Ademoğlu'nu avlarım!
-Acaba bunlarda bana ait birşey de var mı?
-Sen bazen doyuyorsun! Biz bu takdirde senin namaz kılmanı ve zikir yapmanı ağırlaştırıyoruz.
-Acaba bundan başka bir şeyim var mı?
-Hayır!
-Yeminim olsun ki artık ebediyyen karnımı yemekle doyurmayacağım.
-O halde benim de yeminim olsun ki, bundan böyle hiçbir müslümana nasihatta bulunmayacağım.
Çok yemekte altı tane kötü haslet vardır:
1.Allah korkusunu kalpten çıkarır.
2.Halka karşı merhameti kalpten söker. Çünkü tok bir kimse herkesin tok olduğunu zanneder.
3.İbadetleri ağırlaştırır.
4.Tok bir kimse hikmetli bir konuşmayı dinlediği zaman o konuşmanın kalbinde bir incelik meydana getirdiğini hissetmez.
5.Tok bir kimse, vaazda bulunur ve hikmetli konuşursa onun konuşması halkın kalbine tesir etmez.
6.Tokluk, kişide çeşitli hastalıklar doğurur ve hastalıklarını artırır,
Şeytan'ın 2.Defa Tövbe Etmesindeki Samimiyetsizliği !!!
Rivayet ediliyor ki İblis, Hz. Musa'ya (a.s) rastladı ve ona şöyle dedi: 'Ya Musa! Sen o kimsesin ki Allah Teala seni peygamberliğine seçmiş ve seninle konuşmuştur. Ben de Allah'ın bir mahlukuyum. Günah işledim ve tevbe etmek istiyorum. Bu bakımdan rabbimin yanında bana şefaatçi ol ki rabbim tevbemi kabul etsin'. Musa (a.s) 'Olur' dedi, sonra dağa çıkıp rabbi ile konuştuğu zaman oradan inmek istedi.
O vakit Allah Teâlâ,
Musa'ya 'Ya Musa! Emanetini yerine getirdim. O halde git kendisine söyle, tevbesinin kabul olunması için gitsin Âdem'in mezarına (tâzim) secdesinde bulunsun'. Bundan sonra Musa (a.s), İblis'e rastladı ve kendisine dedi ki: Ya İblis! Senin dileğin kabul edildi. Tevbenin kabul edilmesi için, Âdem'in kabrine secde etmekle emrolundun'. Bu söz üzerine İblis öfkelenip böbürlendi ve dedi ki: 'Âdem hayatta iken ben ona (tâzim) secdesi yapmadım. Kaldı ki şimdi ölüdür. Şimdi ben ona secde mi yapacağım?' Sonra dedi ki: Ya Musa! Sen rabbinin yanında benim için şefaatte bulunduğundan dolayı senin bende bir hakkın vardır. O halde (o hakkı ödemek için sana şunları tavsiye ediyorum):
Beni üç şeyin yanında hatırla! Böyle yaptığın takdirde o üç şeyde seni helâk etmeyeceğim:
1.Öfkelendiğin zaman öfkenin benden geldiğini hatırla.Çünkü o anda benim ruhum senin kalbinde, gözüm senin gözündedir ve ben sende, kanın dolaştığı yerlerde dolaşmaktayım. Öfkelendiğin zaman beni hatırla! Çünkü insanoğlu öfkelendiği
zaman ben onun burnuna üflerim, o âdeta ne yapacağını bilmez bir şaşkına döner.
2.Düşmanla karşı karşıya geldiğin zaman beni hatırla! Çünkü ben o anda âdemoğluna gelir, ona zevcesini, çocuğunu hatırlatırım. O arkasını düşmana çevirip kaçıncaya kadar, yakasını bırakmam.
3.Sakın mahremin olmayan bir kadının yanında oturma!Çünkü ben o kadının sana gönderilmiş elçisi olurum! Senin de ona gönderilmiş elçin olurum. Seni onunla ve onu da seninle fıtnelendirinceye kadar elçilik vazifeme devam ederim.
Şeytan bu sözüyle şehvet, öfke ve harisliğe işaret etti. Çünkü düşmandan kaçmak dünyaya haris olmaktan ileri gelir. Şeytanın, Hz. Âdem'in ölüsüne secde etmekten kaçınması ise haseddir ve hased de şeytanın giriş noktalarının en büyüklerindendir.
Kırmızı Kurtcuk
( —-Allah'ın selâmı üzerine olsun—)
Kürsü üzerine oturmuş, Zebûr okurken gözleri yerde sürünen kırmızı bir kurda ilişir ve içinden
«Acaba Allah'ın bu kurdu yaratmaktan muradı, ne ola ki»
diye düşünür. Bunun üzerine Allah'ın izni ile dile gelen kurt O'na şöyle der.
«Ey Allahın Resulü! Her gün, gündüzleri bin kere
— Subhanellahi velhamdülillâhi ve lâilâhe illellahu vellahu ekber (Alah'ı noksanlıkların her türlüsünden ten- zih ederim, hamd O'na mahsustur, O'ndan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür)» demeyi, Allah bana ilham etti. Geceleri ise yine bin kere
— Ellahumme salli alâ seyyidina Muhammedininnebiyyil ümmiyyi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellem (Allah'ım! Okuma-yazmasız Peygamberin olan Mu-hammed'e, O'nun soyundan gelenlere ve O'nun sahabilerine rahmet ve selâm ihsan eyle) dememi ilham etti. Sen zikrederken neler söylüyorsan bana da bildir de istifade edeyim,»
Bu sözleri işiten Hz. Davud (A.S.) kırmızı kurdu küçümsediğine piş-man olur, Allah'dan korkarak O'na tevbe eder ve dergâhına sığınır.
16 Nisan 2014 Çarşamba
SAKIN TERK-İ EDEPTEN
Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-ı Hudâ'dır bu
Nazargâh-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafâ'dır bu
Nâbî
(Sakın saygıyı elden bırakma¸ burası Allah'ın Habîbi'nin mahallesidir. Burası Hakk'ın tecellî ettiği yer ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in makamının bulunduğu mekândır.)
Şair Nâbî¸ hacca niyet eder ve içinde önemli devlet erkânının da bulunduğu bir kervanla yola koyulur. Medine'ye yaklaştıkça heyecanı artar şairin… Bu arada kervandaki paşalardan birinin deve üzerindeki tahtırevan içinde ayaklarını Medine'ye doğru uzatarak oturduğunu görür. Bunun üzerine irticalen söylediği bir na'tla paşayı uyarır. Paşa¸ bu durum karşısında sinirlenir.
Şiir¸ o anda söylendiği için kervandakilerden başka bir kimsenin bu şiirden haberi yoktur. Medine'ye yaklaştıkları sırada sabah namazı vaktidir ve minarelerin birinden Türkçe bir kaside okunmaktadır. Bu¸ Nâbî'nin yazdığı na'tin ta kendisidir. Kervan doğruca o camiye yönelir. Müezzin minareden inince Nâbî¸ müezzine: "Bu Türkçe kasideyi nereden öğrendin?" diye sorar. Nâbî'nin kim olduğunu bilmeyen müezzin: "Bu gece rüyamda Peygamber Efendimiz bana ‘Ümmetimden Nâbî adlı bir büyük şair vardır ki benim hakkımda bir kaside yazmış¸ onu bu gece minareden okumanı arzu ediyorum.' buyurarak¸ bu beyitleri bana öğretti." deyince Nâbî sevincinden¸ heyecanından bayılıp düşer. Kendisini uyardığı için Nâbî'ye sinirlenen paşanın sinirleri geçmiş; kendisine bir ders verildiğini anlamıştır.
Biz¸ Medine için aydınlık şehir demişiz¸ kutsal topraklar demişiz. Buranın Müslümanlar için değeri hiçbir şeyle ölçülemez.
Nâbî¸ Medine'ye doğru ayaklarını uzatan kişinin şahsında bütün insanlara bir edep dersi vermek ister. Allah'ın Habîbi Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in mahalli ve Allah'ın nazargâhı olan bir yerde insan her hâli ile pür dikkat ve pür edep olmalıdır. Medine¸ mukaddes bir mekândır; çünkü burada Peygamberimizin kabri "Ravza-i Mutahhara" bulunmaktadır. Hacca giden Müslümanlar¸ bu mübarek şehirde bulunan yerleri ziyaret etmeyi vazife bilirler.
Medine seçilmiş beldedir; çünkü Peygamberimiz: "Beni ziyaret için gelip¸ başka bir iş yapmayarak¸ yalnız ziyaret edene¸ kıyamette şefaat etmek¸ bende hakkı olur.""Bana selâm verene¸ ben de selâm veririm." demiştir.
Medine mübarek beldedir; çünkü Mescid-i Nebi buradadır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Medine'ye varır varmaz¸ temelini takva üzere bina ettiği mescit burada bulunmaktadır. Efendimizin¸ yapımında bizzat çalıştığı ve ömrünün geri kalan kısmını geçirdiği¸ hayatının sonuna kadar imamlığını yaptığı¸ pek çok dinî¸ içtimaî¸ siyasî hadiseye sahne olan¸ çok sayıda dinî şahsiyetin öğrenim gördüğü mübarek mekân… Suffa ashabının sığınağı¸ ilmin beşiği¸ İslâm'ın ilk üniversitesi burasıdır. Bu yer hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ "Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Havz üzerindedir." buyurmuştur.
Bu topraklar bir mü'min için son derece önemlidir; çünkü Efendimiz: "Mescidimde kılınan bir namaz¸ Mescid-i Haram hariç¸ başka mescitlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır. Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz da sair mescitlerde kılınan yüz bin namazdan efdaldir." buyurmuştur.
Nâbî'nin hassasiyeti milletimizin geneline şâmil yüce bir histir. Nitekim Osmanlı mühendisleri¸ Medine'de yatan Peygamber Efendimizi rahatsız etmemesi için büyük bir saygı örneği göstererek demiryoluna keçe döşemiş ve titretişimi engellemişlerdi.
Nâbî'nin şiiri baştan sona bir bütünlük arz etmektedir. Gazelin diğer beyitlerini kısa açıklamalarla paylaşalım:
Felekdemâh-ı nev Bâbü's-selâm'ınsîne-çâkidir
Anun kandilidir hûr matla-i nûr u ziyâdır bu
(Gökyüzündeki hilâl¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in "Bâbü's-selâm" adındaki kapısının göründüğü yerdir. Bunun kandili güneştir; burası ışık ve nûrun kaynağıdır.)
Resûl-i Kibriyâ'nın hâbgâhıdır hakîkatde
Tefevvuk-kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu
(Nâbî¸ Peygamber Efendimiz'in kabrinin bulunduğu yer için¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'in dinlendiği yer; fazîlette arş-ı a'lânın bile üstündedir diyerek burasının ne kadar şerefli bir mekân olduğuna işaret eder.)
Bu hâkin pertevinden oldı deycûr-ı adem zâil
‘Amâdan açdı mevcûdâtdü çeşme tûtiyâdır bu
(Bu toprağın parlaklığından yokluk karanlıkları ortadan kalktı. Yaratılmış olan her şey¸ körlükten bu mukaddes topraklardaki sürme sayesinde kurtulup gözlerini açtı.)
Burada Kâbe topraklarının insanlar için önemine dikkat çekiliyor. Hakîkatte buradaki göz¸ gönül gözüdür. Kâbe'ye gelen insanlar¸ buranın mânevî havasını teneffüs etmek suretiyle İlâhî bir vecd ile hakikatlere ulaşırlar; dolayısıyla hacıların gözleri açılır.
Müra'ât-i edebşartıyle gir Nâbî bu dergâha
Mataf-ı kudsiyândır bûsegâh-ı enbiyâdır bu
Nâbî¸ edep hususuna bir kez daha dikkat çeker. Çünkü burası son derece edepli olunması gereken bir yerdir. Nâbî son beyitte şöyle diyor: "Ey Nâbî¸ bu dergâha edebini gözetmek suretiyle gir¸ çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin öptüğü yerdir." Şair burada kendisine hitap ediyor gibi¸ ancak mesajı bütün insanlaradır. Nâbî'ye göre Kâbe öyle bir mekândır ki¸ insanlarla birlikte melekler de orada tavaf yapmaktadır. Kâbe'nin duvarında bulunan ve Cennet'ten geldiğine inanılan Hâcerü'l-Esved¸ bugünkü bulunduğu yere Peygamber Efendimiz tarafından yerleştirilmiştir. Nâbî¸ Kâbe için burası kutsal bir mekândır ve bu binada Hz. Peygamber (s.a.v.)'in dahi öptüğü bir taş vardır diyerek onun kutsiyetinin sebeplerinden birini dile getiriyor.
Nâbî¸ edebiyatımızda hikemî tarzda yazdığı şiirleriyle tanınan bir şahsiyettir. Nitekim bu gazeli de asırlarca dillerden düşmemiş hikmet dolu bir şiirdir.
PEYGAMBERİMİZİN EVİ 3 BOYUTLU
NURUNDANDIR TÜM NURLAR
Kur'ân ve sünnet¸ bizlere varlığın yaratılış seyri ve evreleri hakkında bilgiler vermiştir. Biz bu yazımızda Nur-ı Muhammedî hakkındaki rivayetler üzerinde duracağız. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Ben yaratılışta peygamberlerin ilki¸ gönderilişte sonuncusuyum."[1]
Varlığı Varlıkların Özü
İslâm âlimleri bu konuda şu açıklamaları yapmışlardır: Rasûlullah Efendimiz varlıkların özü¸ aslı ve çekirdeği olmuştur.[2] İlâhi nur ve feyz onun üzerinden diğer varlıklara intikal etmiştir.[3] Şerefli ruhu ve bedeniyle bütün âlemlere rahmet olmuştur.[4] Mübarek ismi Levh-i Mahfuz'da peygamberlerin ilki olarak yazılmıştır.
İmam Rabbanî (k.s.)¸ Mektûbât isimli eserinde Allah Rasûlü (s.a.v.) hakkında çok güzel bilgiler vermiştir. Özetle der ki: "Allah Rasûlü (s.a.v.) kâinatta Yüce Allah'ın muhabbet tecellisidir. Âlemin yaratılış sebebi bu ilâhî sevgidir. Yüce Allah cemali ve celaliyle bilinmek istemiş ve bunun için mahlûkatı yaratmıştır. Varlıkların yaratılışında sadece sevgi vardır. Bu sevgiye ilk mazhar olan da en sevgilidir. Yüce Allah'a varlıklar içinde en sevgili olanı habibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O ilâhî takdirde ilk sırayı aldığı gibi¸ varlık âlemindeki tecellide de ilk sırayı almıştır. Onun nuru bütün varlıklardan önce yaratılmıştır. Ayrıca bu nur ve o yüce ruh¸ bütün peygamberlerin¸ velîlerin ve mü'minlerin; nur¸ marifet¸ ilim¸ sevgi ve feyz kaynağıdır. Onun aracılığı olmadan kimseye bir nur¸ marifet¸ ilim¸ sevgi ve feyz gelmez. Bütün peygamberler onun ümmeti olmaktan ve kendisine tabi olmaktan şeref duyarlar. Zaten ahirette hepsi onun sancağı altında toplanacaktır. Yüce Allah onu seçmiş ve kendisini bütün âlemlere rahmet olarak yaratmıştır. Allah büyük lütuf sahibidir; onu dilediğine verir."[5]
İlk Yaratılışın Sırrı
Molla Aliyyü'l-Kârî(k.s.)¸ peygamberler içinde ilk olarak Allah Rasûlü'nün (s.a.v.) ruhunun yaratıldığını belirttikten sonra ayrıca şunları ekler: "Bu hadiste¸ Allah Rasûlü'nün zerreler âleminde ilk olarak yaratılması yahut ilâhî takdirle Levh-i Mahfuz'a ilk olarak yazılması veya meleklere ilk olarak gözükmesi de kastedilmiş olabilir."[6]
Diğer hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Âdem henüz yaratılış çamuru içinde yoğrulmakta iken¸ ben Allah katında peygamberlerin sonuncusu olarak takdir edilmiştim."[7]
"Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben peygamber olarak yazılmıştım."[8]
Cafer-i Sadık (k.s.) demiştir ki: "Allahu Teâlâ her şeyden önce Hz. Muhammed (s.a.v.)'in nurunu yaratmıştır. Allahu Teâlâ'nın birliğini ilk ikrar eden onun nuru ve ruhudur. Allahu Teâlâ Kalem'e ilk olarak ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Rasûlullah' yazdırmıştır."[9] Bu işin hakikatini ancak Yüce Yaratan ve ilâhî nur ve bilgi ile kendisini desteklediği kimseler bilir. Yüce Allah Rasûlullah (s.a.v.)'i bu sıfatıyla hazırlamış¸ onu lütuflarına gark etmiş¸ ismini Arş'a yazmış¸ kendisini bütün meleklere ve âleme tanıtmış ve böylece katındaki şeref ve kıymetini göstermiştir. Rasûlullah (s.a.v.)Efendimiz o zamanda bu sıfat ve hakikatiyle mevcuttu¸ şerefli bedeniyle daha sonra gelmesi buna mani değildir."[10]
Mustafa Takî Efendi'ye göre¸ Peygamberimizin mübarek ruhları binlerce perdelerde binlerce yıl kalarak olgunluğa erişmiş[11]¸ bu perdelerden sonra şu deryalara daldırılmıştır: Şefaat¸ Nasihat¸ Şükür¸ Sabır¸ Sehavet¸ Yakîn¸ Hâl¸ Kanaat ve Muhabbet. Muhabbet deryasında 700 makam vardır ve bu makamlardan bazıları şunlardır: Tevhid¸ marifet¸ iman¸ İslâm¸ havf¸ recâ şükür¸ sabır¸ hudû¸ inayet¸ haşyet¸ heybet¸ hürriyet¸ kanaat¸ tevfiz¸ irâdet ve muhabbet.[12] Peygamberin ruhunun bu serüveni ile ilgili olarak Aziz Mahmûd Hüdâyî de şunları söylemektedir: "Rivâyet edilir ki¸ Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler¸ yer¸ arş¸ Kürsî¸ cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce; o nurdan Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in nurunu yarattı. Dünyada göründüğü gibi onun için ruhânî bir şekil var etti."[13]
Bu olaylardan sonra beyaz bir kuş şeklinde dört bin sene rahmet deryasına daldırılmış ve bu dalıştan sonra kendisinden yüz yirmi bin damla dökülmüştür ki bu damlalar nebi ve peygamberlerin zuhuruna sebep olmuştur.[14]
Daha sonra mahlukâtı yaratmak istediğinde Allahu Teâlâ Peygamberimizin nurunu dört parçaya ayırmış¸ ilk parçasından "Kalem"¸ ikincisinden "Levh"¸ üçüncüsünden "Arş" yaratılmış ve dördüncü parça tekrar dört parçaya ayrılarak ilkinden "Hamele-i Arş"¸ ikincisinden "Kürsî"¸ üçüncüsünden "Melekleri" yaratarak dördüncü kısmını yine dörde ayırmış ve ilkinden "Semâvât"¸ ikincisinden "Yerler"¸ üçüncüsünden "Cennet ve Cehennemi" yarattıktan sonra bu dördüncü parçayı da dörde ayırmış ve ilkinden "mü'minlerin gözlerinin nurunu"¸ ikincisinden "kalplerin nurunu-Marifetullah"¸ üçüncüsünden "lisanları" yaratmıştır.[15]Bütün bunlardan sonra Allahu Teâlâ Hazretleri: "Ya Muhammed! İzzet ve celalim hakkı için sen olmasa idin yerleri ve gökleri yaratmazdım" buyurmuştur.[16] Ve bütün ruhları yarattıktan sonra "Elestübi-rabbiküm"[17] hitabında bulunmuş önce bu hitaba Hazreti Peygamber (s.a.v.)'in ruhu "Belâ" şeklinde cevap vermiştir.[18]
Allame İbn Receb Hanbelî (k.s.)¸ Rasûlullah (s.a.v.)'in ruhu ile âlemi şereflendirmesi hakkında der ki: "Rasûlullah (s.a.v.)¸ Hz. Âdem yaratılmadan önce kendisine peygamberliğin verildiğini haber vermiştir. Bu durum ilâhî ilimde olan bu hükmün Levh-i Mahfuz'a yazılmasından sonra üçüncü mertebede gerçekleşmiştir. Bu mertebe¸ saadetli ruhunun yaratılması ve varlık âlemine intikal etmesidir. Böylece onun peygamberliği kesinleşmiş ve başlamıştır. Hiç şüphesiz insanın yaratılmasındaki asıl maksat¸ Cenab-ı Allah'ın habibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O¸ insanlığın özü¸ çekirdeği¸ en seçkini ve varlık âlemine intikalinin en güzel vasıtasıdır."[19]
İmam Abdülgani Nablusî (k.s.) der ki: "Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) herkese fayda verir; bütün peygamberlerin ruhları¸ âriflerin ve salihlerin kalpleri¸ elde ettikleri ilimleri¸ ilâhî hikmetleri¸ rabbanî marifetleri ve Melekût Âlemi'nin sırlarını Rasûlullah(s.a.v.) Efendimiz'in ruhundan alırlar. Bunun için ona¸ ‘Ruhların Babası' denir. Yukarıda saydığımız bütün ilimler onun ilminden¸ hikmet ve marifetinden alınmadır. Yüce Allah Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i zatı ile insanlar arasında bir geçit ve tecelli mahalli yapmıştır. Bunun için Hz. Âdem (a.s.) Rasûlullah Efendimiz'le Mirac'ta karşılaşınca ona; ‘Ey vücuduyla evladım¸ maneviyatıyla babam olan (varlık âlemine geliş sebebim olan) zat' demiştir."[20]
Âlemlere Rahmet Nuru
"Allah nurunu âleme yaymıştır. Bu nuru alma yolu¸ âlemlere rahmet olan Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz'dir. Kim kalbini ona çevirir ve onun kalp aynasında parlayan nura yönelirse¸ yöneliş derecesine göre o nurla kalbi aydınlanır. Bazıları ondan imanın suretini alır; dünyada küfürden¸ ahirette ateşten kurtulur. Bazı kalpler ondan farklı derecelerde imanın hakikatini alır¸ kâmil insan olur. Bazı insanlar da ondan hiç nur alamaz¸ küfür içinde kalır¸ sapıtır."[21]O nurdan bolca nasiplenen kâmiller¸ yeryüzünde nurun taşıyıcısı olurlar. Bu konuda Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'nın yeryüzündeki insanlar içinde feyz ve nur kapları vardır. Rabbinizin kapları salih kullarının kalpleridir. Bu kalplerin O'na en sevgili olanları da en yumuşak ve en ince olanlarıdır."[22]
İmam Büsurî Hazretleri¸ Kaside-i Bürde adlı meşhur eserinde¸ âlemlere rahmet olan Peygamber Efendimiz'i tanıtırken¸ şöyle der: Hz. Muhammed (s.a.v.) yaratılmış bir beşerdir; fakat Allah'ın yarattığı bütün varlıkların en hayırlısıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) fazilette bir güneştir; diğer peygamberler ise onun yanında birer yıldız gibidir¸ ondan aldıkları ışığı karanlıklarda insanlara yansıtmaktadırlar."
İbn Hacer-i Heytemî (k.s.):"Bütün peygamberler ışıklarını Hz. Muhammed (s.a.v.)'den alırlar¸ çünkü o hepsinin en büyük sultanı¸ övülmeyi hak eden en şerefli reisi ve en yüce imamıdır."[23]
Takî Efendi¸ "Nûr-i Muhammedî" şeklinde adlandırdığı nûrun erkekler vâsıtasıyla nesilden nesile aktarıldığını¸ son olarak babası Abdullah ve nihâyet anneleri Âmine Hatun'da ortaya çıktığını ve doğum hâdisesi ile de bu nûrun şuhûd âlemine teşrif ettiğini ifade eder.
Beyaz bir kuş kanatlarını nûr-ı Muhammedînin üzerine eğmiş¸ üç gün meleklerin ziyaret etmesinden sonra insanların ziyaretine müsaade edilmiştir.[24]Doğum anında Âmine Hatun Şam'ın saraylarını¸ üç alemin doğu¸ batı ve Kâbe'nin damına dikildiğini görmüştür. "Şifa Hatun" doğum esnasında şahit olduğu şu olayı anlatır: "Hazreti Peygamber (s.a.v.) aksırınca; "Elhamdülillâhi Kesîran" dedi. Bunun üzerinde gizli bir ses; "Yerhamüke Rabbüke" dedi ve evin içerisi nur ile doldu. Fatma bint Abdullah'ın nakli şu şekildedir: "O doğduğu vakit bütün ev nurla doldu¸ yıldızların yaklaştığını gördüm¸ neredeyse üzerime düşecekler sandım. Doğum sırasında Hazreti Âmine'den bütün evi aydınlatan bir nûr çıktı¸ o kadar ki o nurdan başka bir şey göremez oldum."[25]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in dünyaya gelir gelmez ilk işi¸ yaratıcı olan Allah'a ibadet ve ümmetlerinin affı için yalvarmak olmuştur. Allahu Teâlâ'ya "Celâlü Rabbî'-r-rafîı" cümlesini söylemiştir. Bir bulut zuhur etmiş ve Hazreti Peygamber (s.a.v.)'i semalara çıkarmış¸ gizli bir ses şöyle nida etmiştir: "Peygamberin ziyaretini insanlardan gizleyin."[26] Daha sonra Peygamber sırasıyla Âdem'in safveti¸ Nuh'un rif'ati¸ İbrahim'in hilleti¸ İsmail'in lisanı¸ Yusuf'un cemâli¸ Yakup'un beşâreti¸ Davut'un savtını¸ Eyüp'ün sabrını¸ Yahya'nın zühdünü¸ İsa'nın keremi ile ilgili makamların gezdirildiğini ve bunların hepsinin Peygamberimize verilmesinin emredildiğini söyler. Bu olaydan sonra kendisine "Nübüvvet¸ nusret ve izzet" anahtarlarının verildiğini belirtir.[27]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) maneviyat âleminin güneşidir. Bu güneşin ışığı süreklidir; O¸ dünyada olduğu gibi ahirette de en parlak şekilde nur vermeye¸ ışık saçmaya devam edecektir. Çünkü o bütün âlemlere rahmet olarak yaratılmıştır. Bu rahmet¸ bizim için gönderilmiştir; şükür ki¸ bizler ümmet olarak onun payına düştük; buna razı olalım¸ sevinelim¸ bu rahmeti tanımaya ve ışığıyla aydınlanmaya bakalım…
[1]Taberî¸ Câmiu'l-Beyân¸ 19/23; Beyhakî¸ Delâilü'n-Nübüvve¸ 1/42.
[2]İbn Acibe¸ el-Bahru'l-Medîd fi Tefsiri'l-Kur'ani'l-Mecid¸ 6/34.
[3]Nebhânî¸ Cevâhirü'l-Bihâr fî Fedâili'n-Nebiyyi'l-Muhtâr¸ 3/376-377.
[4]Bursevî¸ Rûhu'l-Beyân¸ 5/630; Nebhânî¸ Cevâhiru'l-Bihâr¸ 3/34¸ 376¸ 377.
[5]İmam Rabbanî¸ Mektubat¸ 121. Mektup.
[6]Aliyyü'l-Kârî¸ Şehü'ş-Şif⸠1/109.
[7]Hakim¸ Müstedrek¸ 2/453; Ahmed bin Hambel¸ Müsned¸ 4/127¸ 128;
[8]İbnHıbban¸ Sahih¸ no: 6404; el-Muttakî¸ Kenzü'l-Ummâl¸ no: 32114.
[9]İbnu Acibe¸ el-Bahrü'l-Medid¸ 7/38.
[10]Şâmî¸ Sübülü'l-Hüd⸠181; Nebhânî¸ Hüccetullahiale'l-Âlemin¸ 1/41
[11] Mustafa Takî¸ "Tarih-i Nur-i Muhammedî¸ Tarih1"¸ s.12.
[12]Takî¸ "Târîh 1"¸ s.14.
[13]Aziz MahmudHüdâyî¸ "Hülâsatü'l-Ahbâr I"¸ Hazırlayan: Mustafa Özdemir¸ (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) İst.1994¸ s.45.
[14]Takî¸ "Târîh 1"¸ s.15.
[15]Takî¸ "Târîh 1"¸ s.116-17.
[16]Takî¸ "Târîh 1"¸ s.18.
[17]46/Ahkâf¸ 34.
[18]Takî¸ "Târîh 1"¸ s.21.
[19]İbnReceb¸ Letâifü'l-Meârif¸ 159-162.
[20]Abdülgani Nablusî¸ Şerhu's-Salati'l-Meşişiyye¸ (Ataullah İskenderî'nin¸ Unvânü't-Tevfik fi Âdabi't-Tarik kitabıyla birlikte) s. 70.
[21]SenâullahMazharî¸ Tefsirü'lMazharî¸ 6/411-412.
[22]EbûNuaym¸ Hilye¸ 6/97; Abdullah b. Ahmed¸ Zevaidü'z-Zühd¸ 153
[23]Heytemî¸ el-Umde fî Şerhi'l-Bürde¸ s. 281-292.
[24]Takî¸ "Târîh 8"¸ s.11.
[25]İbn Sad¸ "et-Tabakât"¸ Beyrut 1960¸ c.I¸ s.150; Taberi¸ "Tarih"¸ c.II¸ s.968.
[26]Takî¸ "Târîh 8"¸ s.20.
[27]Takî¸ "Târîh 8"¸ s.21¸22.
EVLİYA RÜYÂLARINDA HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)
"Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ kendisi ile ilgili rüyâlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Sizden kim beni rüyâsında görse¸ bilsin ki o gerçekten beni görmüştür; çünkü şeytan benim sûretime giremez."
Son hastalığı sırasında¸ "Ümmetime nübüvvetten sonra sadece mübeşşirat kalmıştır." diyen Peygamberimiz (s.a.v.)¸ mübeşşiratı mü'minlerin göreceği sâdık rüyâlar olarak tanımlamıştır.[1] Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ kendisi ile ilgili rüyâlar hakkında ise şöyle buyurmuştur: "Sizden kim beni rüyâsında görse¸ bilsin ki o gerçekten beni görmüştür; çünkü şeytan benim sûretime giremez."[2] Demek oluyor ki şeytan¸ bazı hallerde başkalarının sûretine girerek¸ rüyâ sahiplerini aldatabilir. Ancak şeytan¸ Peygamberimiz (s.a.v.)'in sûretine giremeyeceği için¸ onunla (s.a.v.) ilgili rüyâlar¸ mutlak anlamda sâdık rüyâlardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'i rüyâda görmek¸ hayır olması hasebiyle hakkı¸ hakîkati¸ gerçeği ve doğruyu görmek anlamına gelir.[3] Hayatlarını Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetini ihyâ etmekle geçiren sûfîlerin hemen hepsi¸ ömürlerinde en az bir kez rüyâlarında Peygamberimiz (s.a.v.)'i görmüşlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.)'le ilgili sâdık rüyâların bir kısmı ileriye dönük müjdeler-haberler¸ bir kısmı da doğru bilgiler veya uyarılar ihtivâ eder. Bazı örnekler vermek adına şimdi sûfîlerimizin gördükleri Peygamber rüyâlarına bir seyahât edelim.
Hz. Ebû Sâlih bin Abdullah'ın Peygamber Rüyâsı
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerinin babası Hz. Ebû Sâlih bin Abdullah¸ 60 yaşında iken henüz oğlu doğmadan önce¸ rüyâsında bir yerde toplanmış olan Peygamberimiz (s.a.v.)'i¸ ashâb-ı kirâmı ve evliyâyı gördü. Peygamberimiz (s.a.v.) ona; "Ya Ebâ Sâlih! Allahu Teâlâ bu gece sana çok kâmil bir erkek evlâdı ihsân etti. O benim evlâdımdan¸ soyumdandır. Onun derecesi ve şânı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak." buyurarak müjdeledi. Uykusundan heyecanla uyanan Hz. Ebû Sâlih¸ kalbinde sevinç duydu ve hicrî 470 yılının sabahında eşi¸ Abdülkâdir ismini koydukları bir erkek evlat dünyaya getirdi.[4]
Hz. Ebû Hâzım Mekkî'nin Peygamber Rüyâsı
Büyüklerden bir zât Hz. Ebû Hâzım ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle nakletmiştir: "Hacca gitmek üzere yola çıkmıştım. Bağdat'a varınca tâbiînin büyüklerinden olan Hz. Ebû Hâzım'a gittim. Onu uyur halde bulunca uyanana kadar bekledim. Uyanınca bana dönerek şöyle dedi: ‘Şu anda rüyâmda Rasûlullah (s.a.v.)'ı gördüm. Benimle sana şu haberi gönderdi. Peygamberimiz (s.a.v.)¸ ‘Annenin hakkını gözetmen¸ senin için hac yapmaktan daha iyidir. Geri dön ve onun rızâsını kazan.' buyurdu." Bu rüyâ üzerine o büyük zât¸ Mekke'ye gitmekten vazgeçmiş ve annesine bakmak üzere evine geri dönmüş.[5]
Hz. Bişr-i Hafî'nin Peygamber Rüyâsı
Bir keresinde Hz. Bişr-i Hafî¸ rüyâsında gördüğü Rasûlullah (s.a.v.) kendisine şu suâli sormuş: "Hiç bilir misin ki¸ Hak Teâlâ akranın arasından niçin seni seçip dereceni yüceltmiştir?" Büyük bir mahçûbiyetle Hz. Bişr-i Hafî¸ "Hayır¸ bilmiyorum ya Rasûlallah!" diye cevap vermiş. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: "Çünkü sen sünnetime tâbi oldun¸ Sâlihlere saygı gösterdin¸ kardeşlere öğüt verdin ve ashâbımı ve ehl-i beytimi sevdin. Bu yüzden seni iyiler makâmına terfî ettirdim."[6]
Hz. Ebû Bekir Kettânî'nin Peygamber Rüyâsı
Kendi ifadesiyle elli bir kez Peygamberimiz (s.a.v.)'i rüyâsında gören Hz. Ebû Bekir Kettânî¸ Hz. Ali hakkında içinden şöyle düşünüyordu: "Keşke Hz. Ali¸ halifelik hakkından ferâgat etseydi de¸ bunca kan akmasaydı. Peygamberimiz (s.a.v.)¸ onun hakkında¸ "Hz. Ali'den başka yiğit yoktur." buyurmuşlardır. Gerçi¸ Hz. Ali hak¸ Hz. Muâviye bâtıl üzereydi¸ Esasen yiğitliğin gereği de işi Hz. Muâviye'ye bırakmaktı." Bundan dolayı Hz. Ali'ye karşı biraz soğukluk beslemişti. Şimdi ise Hz. Kettânî'yi dinleyelim: "Mekke'de Safâ ve Merve arasında bir evim vardı. Bir gece Hz. Muhammed (s.a.v.)'i rüyâmda gördüm. Ashâbıyla birlikte gelmişlerdi. Beni yanına çağırdı. Hz. Ebû Bekir'i işâret ederek¸ "Bu kimdir?" dedi. Ben ismini söyledim. Sonra Hz. Ömer'e ve Hz. Osman'a işaret ederek aynı soruyu sordu. Ben her defasında isimlerini söyledim. Sonra Hz. Ali'yi gösterdi ve "Bu kimdir?" dedi. Ona karşı kalbimdeki soğukluk ve kırgınlık sebebiyle utandım. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ beni bunun üzerine Hz. Ali ile kardeş yaptı. Biz de bunun üzerine kucaklaştık. Sonra onlar gittiler¸ ben mü'minlerin emiri Hz. Ali ile baş başa kaldım. Ebû Kubeys Tepesi'ne çıktık ve oradan Kâbe'yi seyrettik. Uyandığımda Hz. Ali'ye karşı soğukluk ve kırgınlıktan bir zerre kalmamıştı."[7]
Hz. Ebû Abdullah Muhammed Bin Hafîf'in Peygamber Rüyâsı
Hz. Ebû Abdullah Muhammed¸ gördüğü bir olay üzerine gördüğü rüyâyı şöyle anlatmıştır: "Bir kere Rum diyârındaydım. Bir gün sahrâya çıktım¸ hayâlet gibi (ölmüş) bir rahip getirip yaktılar¸ külünü körlerin gözlerine koydular¸ Yüce Allah'ın kudretiyle hepsi de görür hâle geldi¸ külü yiyen hastalar da şifa buldular. ‘Bâtıl üzere olmalarına rağmen ne bu hâl?' diye şaşırmıştım. O akşam rüyâmda gördüğüm Hz. Muhammed (s.a.v.)'e¸ ‘Ya Rasûlallah! Bu ne hâl?' dedim. O (s.a.v.) da cevâben ‘Bu¸ bâtıl üzere olmasına rağmen sıdkın ve riyâzetin eseridir. Bir de Hak üzere bulunsaydı nasıl olurdu?' buyurdular."[8]
Hz. Ebû Muhammed Cerîrî'in Peygamber Rüyâsı
Bir kere dergâha yalınayak ve saçları uzamış bir derviş gelmiş¸ abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra başını yakasına sokmuş. O gece halîfe¸ dergâhtaki dervişleri davet etmiş. Hz. Ebû Muhammed Cerîrî¸ misafirin yanına vararak¸ "Dervişlere uyarak¸ davete katılmak ister misin?" demiş. Başını kaldıran misafir derviş ise şöyle cevap vermiş: "Halîfeye gitmeyi arzulamıyorum. Ama bir bulamaç aşı isterim. Eğer emrederseniz ne âl⸠yoksa sen bilirsin." Hz. Ebû Muhammed Cerîrî¸ dervişlere uymayıp şahsî bir arzu ileri sürdüğü için¸ misafire pek iltifat etmemiş. Hz. Ebû Muhammed Cerîrî¸ akşam gördüğü rüyâsını ise şöyle anlatır: "Uyuduğumda rüyâmda yanında iki yaşlı ve peşinde birçok kişi olduğu halde Rasûlullah (s.a.v.)'in geldiğini gördüm. ‘Şu iki ihtiyar kim?' diye sorunca¸ ‘Biri İbrahim Halil¸ öbürü Musa Kelim ve yüz binlerce nebî!' cevabını aldım. Hemen ileri atılarak selâm verdim. Ama o bana hiç yüz vermedi. ‘Ben ne yaptım ki mübârek yüzünü benden çeviriyorsun¸ ya Rasûlallah?' dedim. ‘Dostlarımdan biri bulamaç aşı istedi¸ sen ise cimrilik yaparak vermedin.' dedi. Derhal ağlayarak uykudan uyandım. Dergâhtan kulağıma bir ses geldi. Ola ki misafir derviş gider diye düşündüm. Sonra yanına vardım ve ‘Ey Aziz! O arzunu tatmin edebilmen için lütfen biraz bekle.' deyince tekrar başını önüne eğerek gülümsedi ve ‘Bir kimse bir arzusunun tatmin edebilmesini senden isteyecek¸ ama sen yüz yirmi bin nebî şefâat etmedikçe onun arzusunu tatmin etmeyeceksin.' dedi ve çıkıp gitti. Çok aradıysam da bir daha onu göremedim."[9]
[1] Buhârî; Tabir: 5. Müslim; Salât: 257-258. Tırmizî; Rü'yâ: 2. İbni Mâce; Rü'yâ: 1.
[2] Buhârî¸ Kitâbu't-Ta'bîr¸ 10; Müslim¸ Kitâbu'r-Ru'y⸠11-13; İbni Mâce¸ Kitâbu Ta'bîri'r-Ru'y⸠2; Tirmizî¸ Kitâbu'r-Ru'y⸠4; Dâremî¸ Kitâbu'r-Ru'yâ; 4.
[3] Müslim¸ Kitâbu'r-Ru'y⸠11; Bedruddîn Muhammed b. Ahmed el-Aynî¸ Umdetu'l-Kârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî¸ Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî¸ ts.¸ XXIV; s. 140-141.
[4] M. Yusuf Güven ve Osman Fatih Belbağı; Hakikat Penceresi mi? Hayal Perdesi mi? Rüyâ. Gül Yurdu Yayınları; İstanbul; 2006; s. 252.
[5] Ferîdüddîn-i Attâr; Evliya Tezkireleri; (Terc.: Süleyman Uludağ); Kabalcı Yayınevi; İstanbul; 2007; s. 95.
[6] Attâr; 2007; s. 150.
[7] Attâr; 2007; s. 512.
[8] Attâr; 2007; s. 518.
[9] Attâr; 2007; s. 523-524.
5 Nisan 2014 Cumartesi
Dünden Bugüne Edep Geleneğimiz
Osmanlı âile düzeninde sofra âdâbına çok dikkat edilirdi. Âilenin bir sofra düzeni vardı.Aynı zamanda bütün âile fertlerinin sofrada aynı anda bulunması şarttı.
Bugünkü gibi aklına gelen tabağı alıp televizyon karşısına geçip yiyemezdi.Herkesin sofrada bulunması şarttı.Yemeğe önce evin büyüğü başlardı.Yemekten önce mutlaka «besmele» çekilirdi.Bu sofralarda, yemekte fazla konuşulmazdı.Yüksek sesle gülünmez, yemeği beğenmeyen, sevmeyen biri varsa, bunu açıklamazdı.Sofrada su içmek isteyen olursa, gençlerden biri bardağına suyu koyar.O kimse suyunu bitirinceye kadar sofradakiler bekler, su içenin yemek hakkı böylece korunurdu.Herkes önünden yer, ekmek ve su bırakmazdı. Çünkü bu da bir yerde israfa gidiştir.”
. Eski İstanbul’un hamam kitâbelerinden birinde, huy güzelliği ve temizliğinin ehemmiyetini ecdâdımız şu güzel ifadelerle vurgulamış:“Tıynetin nâ pâk ise, hayr umma sen germâbeden.
Önce tathîr-i kalb et, sonra tathîr-i beden.”
Günümüz diliyle:“Kötü huylu, pis karakterli bir kimse isen, hamamdan bir hayır umma.
Temizlenmek istiyorsan önce kalbini temizle, sonra bedenini.”
Hamamla dahi insanı irşâd edip rüşt sahibi yapmayı vazife bilen bir medeniyetin bugün için söyleyecekleri, eskimiş masal sözler değil, belki bizim anlayamayacağımız kadar yüksekte olduğundan kıvranıyoruzdur…
2 Ocak 2014 Perşembe
Dinler Arası Diyalog-Ilımlı İslam-Protestan İslam-Sekülerize İslam
Asya kıtasında dinler arası diyalog çalışmaları dinler bahçesi adında islamı küçültme çabaları
Öncelikle Papa’nın şu sözünü unutmayın ve yazıyı bu cümleyi hatırlayarak değerlendirin. Cümleye yazının sonunda değineceğiz. Papa II. Paul sözü şöyle: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.”
Öncelikle şu resmi ele alalım. Görüntü Tataristan’dan. Tataristan’da kurulan “dinler bahçesi”nden. Dinler arası diyaloğun biz sadece Türkiye ayağını görüyoruz. Ancak Türkiye başta olmak üzere hedefte Türk Devletleri ve nihayetinde ise ASYA KITASI var.
Bu devletlerde Dinler arası Diyalog kurtu, koyun postuna sarılarak çok masum bir hareket gibi gösteriliyor. İşin en acıklı tarafı, Tataristan gibi bu belaya duçar olan devletlerde bizim gibi reddiyelerle uğraşan, Ehli Sünneti savunacak kimsenin olmayışı yada seslerinin çıkmayışı.
A. 2004-2006 Genel Faaliyet değerlendirilmesi
- DAP Platformu milli komiteleri nezaretinde üye ülkelerden Rusya Federasyonu Moskova, Kazan ve Ufa’da, Moldova’da, Kırgızistan’da ve Kazakistan’da temsilcilik açılmış; Moldova, Azerbaycan ve Rusya’da DA dergisi tanıtım toplantıları düzenlenmiştir.
- Farklı etnik yapılar, dinler ve kültürler arasında “barış içinde yaşama projeleri” işlenmiş, bu amaca yönelik, uluslararası katılımcıların davet edildikleri sempozyum ve forumlar düzenlenmiştir:
1. Bu çalışmalara en büyük örnek, Moskova’da yapılan “Terörden evrensel etiğe: Dinler ve barış forumu”dur. Oldukça başarılı geçen forum büyük tesir meydana getirmiş olup, Avrasya coğrafyasında ya pılan bazı toplantılara ilham kaynağı olmuştur (Azerbaycan, Hindistan). Forumun başarılı geçmesi vesilesi ile Rusya Federasyonu Milli Komitesine teşekkür edilmiştir.
2. Bir diğer toplantı Tiflis’te yapılmış olup başta Sayın Saakaşvili ve Gürcistan Patriği olmak üzere üst düzeyde pek çok katılım sağlanmıştır.
3. Rusya Basın Enstitüsü tarafından Moskova’da düzenlenen ve Da Platformu’nun da organizatörler arasında yer aldığı “Terörsüz gelecek, geleceği olmayan terörizm” konulu medya mensuplarına yönelik sempozyum gerçekleştirilmiştir.
4. Kazakistan’ın başkenti Astana’da, Platfomumuzun da desteklediği ve aktif katılımcı olarak bulunduğu “Kültürler arası diyalog toplantısı” Parlamento salonunda yapılmıştır.
- Da dergisinin abone artışlarının sağlanması için çalışmalar yapılmıştır. Kazakistan, Kırgızistan, Rusya Federasyonu Kazan ve Petersburg, Tacikistan ve Türkiye özel EK sayıları çıkartılmıştır.
ÜST DÜZEYDE KATILIM SAĞLAMAK
Bildirgede dikkati çeken husus, diyalogcuların çalışma konusunda büyük bir ip ucu veriyor. Yapılan toplantılara önem katabilmek ve dikkati çekebilmek için üst düzeyde katılım olması için büyük çaba sarfedildiğini anlıyoruz.
Toplantılarda “terörsüz gelecek” gibi kavramların altına İslam ve Müslümanlar koyuluyor. Çünkü onlara göre en büyük terörist Müslümanlar. Aynı gerçeği Amerika’da bir Üniversitede açılan Gülen kürsüsünde de duymuştuk. Sözde aydın aynen şöyle diyordu: “Müslümanları terörizmden ancak Gülen’i n savunduğu İslama çağırarak kurtarabiliriz.”
BAŞBAKAN VE BÜLENT ARINÇ
Türkiye’de “üst düzey”liği Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç üstlenmiş durumda. Bildirgenin yayınlandığı toplantıya katılamayan ikiliden Arınç tebrik mesajı yollarken, Başbakan şu cümle ile duygularını anlatıyordu:“Aynı coğrafyayı paylaşan toplumlar, farklı yataklardan aksa da sonunda aynı denize dökülür, aynı eng inlikte buluşurlar.” Başbakanımız ılımlı İslam Çalışmalarında karşılıklı çıkar ilişkisiyle ortak olmak zorunda kaldı ancak ayıkması erken oldu.
MUHSİN YAZICIOĞLU KATILMADI
Aynı toplantıya davet edilen Rahmetli Büyük birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ise bu konuları bildiği için Amerika’nın oyununa alet olmak istemediğinden toplantıya katılmadı.
YAPILACAKLARA BAK SEN!
Bildirgenin yapılacak faaliyetler kısmı da çok dikkat çekici ayrıntılar var:
B. 2006/2008 Dönemi yapılacak faaliyetler
- DAGEP (Diyalog Avrasya Gençlik Platformu) kurularak, her ülkede gençlik kollarının organize edilmesi kararlaştırıldı. Avrasy a’nın geleceği olan genç beyinlerin platformun misyonunu gelecekte devam ettirmek adına oldukça önemli olduğu ifade edilmiştir.
- Avrasya’nın en önemli aydınlarının makalelerinin yer aldığı kitaplar çıkarılacak. Bu seri içerisinde ilk kitap olarak “Birlikte Yaşam Perspektifleri” kitabı hazırlanacak. Milli komitelerden bu projeler için uzman isimler talep edilecek.
- Platformumuzun misyonunun geniş halk kitlelerine ulaştırılması çok önemlidir. Bunun için her milli komite kendi ülkesindeki söz sahibi medya mensuplarını komite üyeleri arasına almalıdır ve medya ile iyi ilişkiler içine girmelidir.
- Aytmatov’un ifadesi ile Da platformu Avrasya aydınının kartviziti haline gelmiştir. Bu tespit bizim için hedeftir. Platformumuzun genel ilkelerini kabul etmesi kaydı ile Avrasya aydınlarını üye yapmak için gayret sarf edilmelidir.
ÜYE YAPMAK İÇİN GAYRET
Bakın yukarıda dediğimiz gibi yoğun bir ikna faaliyeti var. Bunun için her ülkedeki ılımlı ama “söz sahibi”medya organları bulunuyor ve irtibata geçiliyor, bölgesinde aydın olarak kabul gören şahıslar platformda vitrine ko nuluyor. Mesela 3. Dönem Başkanlığına, oy çokluğu ile Rusya Federasyonu’ndan Rostislav Borisoviç Rıbakov seçilen Platforma 2. Dönem Başkanı Ilber Ortaylı da Onursal Başkanlığa getiriliyor.
AMERİKA’NIN YÜZ YILLIK RÜYASI
Papa II. J. Paul “Dinler arası diyalog, Kilise’nin insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır.” (John Paul II, Redemptoris Missio, Libreria Editrice Vaticana, Roma-1991, s.55) demişti.
Papalığa göre ise “Diyalog bir ve üç olan Tanrı’nın kendi hayatına dayanır… Böylece diyalog Kilise’nin kurtarıcı misyonunun bir parçasıdır; gerçekten bu bir kurtuluş diyaloğudur. Çünkü böyle hakiki bir diyalog bir Hiristiyan için inandığını pratige dökmektir, saygı göstermek ve dinlemek suretiyle başkalarına Incil’in mesajını ögretmektir.” (Podgorski, F. R., Towars A Catolic Theolojy of Misyonary Dialogu e And Dialogical Mission With Other Religions, Roma-1987, s142 vd.)
“Biz her ne kadar Hiristiyan olmayan dinlerin manevi ve ahlaki değerlerini tanıyor, saygı gösteriyor, onlarla diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da dürüstlük bizi gerçek kanaaat imizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir; yegane gerçek din vardır, o da Hiristiyanlıktır.” (Catholic Official Teachings, VIII: Clergy and Laity, Edited by Odile M. Liebhard, Wilmington-1978, s.13 vd)
GELDİK PAPA’NIN VASİYETİNE
Yazının en başında yazdığımız gibi Papa II. Paul 2000 yılı mesajında şöyle diyordu: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.”
PAPALIĞIN MİSYONERLİĞİNİ GÖREN VAR MI?
Şimdi size soruyoruz, Papa’nın “Hıristiyanlaştımak”üzerinde ısrar etmesine ve bu bir merika rüyası olmasına rağmen siz A sya’da bir misyonerlik faaliyeti görüyor musunuz? Dikkati çeken bir çalışma var mı? İncil dağıtan bir Kazak, Tatar gördünüz mü?
EN BÜYÜK MİSYONERLİK DİYALOG MU?
İncil arasına sıkıştırılan doları alan gencin incili çöpe atıp birde misyonere ana avrat küfretmesine katlanmak eskid endi. Kapı kapı gezmek, fakirleri tesbit edip evine koşmak eskidendi. Türkiye’de de böyle haberler duymuyoruz artık. Neden?
Şimdi küçük bir bahçe açıp caminin yanına bir kilise koyuyorlar ve: “Bak bu da onun gibi hak din, İbrahimi din, kaynağı aynı olan bir din. Her gün beş vakit namaz kılacağına, oruç, hac, zekat, içki yasağı, kumar yasağı gibi zorluklarla uğraşacağına Hıristiyan ol kurtul! Aynı hak din değil mi? Onda işkence (!) çekeceği ne b unda rahat et.” diyerek cahil tabakayı tereddüte düşürerek en azından meyyal olanları avlıyorlar.
Papaz kendi dinini anlatmıyor ama Antalya dinler bahçesinde olduğu gibi bahçeye dikilen bir İmam, kiliseyi gezdirip, Hıristiyanlar hakkında bilgi veriyor.
Hiç bir Papaz, Müslümanlara hıristiyanlığın Hak bir din olduğunu anlatmaz ama, islami bidliğiniz gazete ve televizyonlar bunu fazlasıyla yapar.
Hıristiyanlar hiç bir şekilde cennete gireceği hususunda Müslümanları ikna edemez ama sizin ülkenizde hocaların hocası, zamanın müctehidi olarak lanse edilen İlahiyatçı bunun fetvasını çok kolay verir.
AMERİKA’YA MAŞA MI OLUN UYOR?
Projenin en akıllıca kısmı Diyaloğun Türkler tarafından yürütülmesini sağlamak olmuştur. Düşünün! Amerika tek başına diyalog başlatsa idi kim katılırdı? “Hem ırak’ı bombalayacaksın, hem de diyalog diyeceksin!” demezler miydi adama. Ama işin başında Türkler olursa, hem güvenilirdir, hem Osmanlı tor unlarıdır, itibarları vardır vs… Yani Amerika öyle bir entrika çeviriyor ve intikam alıyor ki: “Yüz yıllardır misyonerlere geçit vermeyen Anadolu ve Asya kıtası, sizi sizden olanlar ile vuracağız” der gibi sırıtıyor.
Planlar ve oyunlar çok büyük ama bizim Allahımız daha büyük. Biz elimizden geldiği, dilimiz döndüğü kadar anlatmaya çalışıyoruz. Sizlerde bu davanın bir neferi olarak bu çalışmaları olabildiğince uzaklara taşıyın ve insanları tehlikeden haberdar edin.
Bu tesbitler ışığında soruyoruz:
◦DİNELER ARASI DİYALOG BİR MİSYONERLİK FAALİYETİ DEĞİL MİDİR?
◦ASYA KITASININ HIRİSTİYANLAŞTIRILMASI İÇİN ATILAN ÖNEMLİ BİR ADIM DEĞİL MİDİR? CEVAP VE YORUM SİZİN…
Dinlerarası diyalog projesinde, Ilımlı İslam, “Hz. Muhammed’siz İslam” olarak ortaya konuldu. Ilımlı İslamı kabul etmek, dinden çıkmayı kabul etmektir. Ilımlı İslam projesini, CIA’nın ünlü görevlileri Graham Fuller ve Paul Henze geliştirmiştir.
Büyük fotoğrafta İslamın/Müslümanların dönüştürülmesi var..
Önce İngilizler Şerif Hüseyin’i Halife ilan edip, o yolla Müslümanları control altında tutmayı düşündüler. Sonra İslamı yasaklama yoluna gittiler.. Tek parti dönemi uygulamaları bunun trafik hikayeleri ile doludur. Harf devrimi de bunun için yapıldı. Tevhidi tedrisat da bunun bir parçası idi. Diyanet, dini vakıflar ve Hilafet, başkasının eline geçmesin, gerektiğinde kullanırız diye derin dondurucuya konuldu.
Bunu başaramadılar. Bu kez zorunlu din eğitimi ve aydın imam yetiştirme gibi bir yolla İslam’ın için boşaltma, bireysel planda vicdanlara, toplumsal planda dini mabedlere mahkum etmeye çalıştılar.
Bu proje de tutmadı..
Son aşama, “İyi İslam-Kötü İslam” diye iki İslam çıkartma, birine havoc ve ötekine sopa gösterme dönemi.. İyi İslam sekülerize edilmiş, liberal bir İslam anlayışı. Bir adım ötesinde Homoseksüel ve Lezbiyen evliliklerine izin veren, alternative camilerin yapılandırıldığı bir anlayış.. İslamı/Müslümanları, atomize, bunun tabii sonucu nötralizasyon sürecine sokacaklar, kitleleri neye inanacaklarını şaşıracakları, agnostik hale getirecekleri çoğulcu bir İslam telakkisi.. Protestan İslam dedikleri de bu. Katolik İslam, ortadoks İslam gibi, Protestan, Evengalist İslam ya da Kalvinist İslam da diyebilirsiniz.
Kuşkusuz İslam’a bir şey eklenemez ve ondan bir şey çıkartılamaz, aksi halde kişi eklediği ve çıkarttığı ile başbaşa kalır ve İslam aradan çekilir.. İslam’ın önüne ve sonuna bir şey ekleyecek olursanız demokratik İslam,Liberal İslam, kültürel İslam, Seküler İslam gibi daha bir sürü abuk-subuk İslam çıkar.. Biri çıkar Türk İslam der, ötekisi Euro İslam der, bir başkası Arap İslam, Kürt İslam, Fars islam der. Der de der! Böyle giderse yeşilKemalistler de çıkar. Anarşist Marksist Müslümanlar da..
Batılıların ılımlı İslam diye paketledikleri paket daha çok Protestan bir karakter gösteriyor..
Cemaata destek veren Uluslararası örgütlere de söyleyecek bir çift sözümüz var!
Sizde planlarınız, hedeflerinizle deşifre oldunuz.. Cemaatin kim tarafından niçin dizayn edildiği ve bu senaryonun arkasındaki siyasi sponsorların planları da ortaya çıktı..
Bu adamlarla yola devam edemezsiniz. Bu saatten sonra işlerin hiç bir zaman eskisi gibi olmayacağını da hesaba katmanız gerek.. Bu düşmanca ve akılsızca komplo ile inandırıcılık ve ciddiyetinizi kaybettiniz.. Bu sonucu hazırlayanlar hala size akıl vermeye devam edecekler mi?
Ya da bu planlarınızla hala İslam dünyasında mazlum halkların gözünde itibar kazanacağınızı düşünüyor musunuz?
İslamofobia ya da terör, hepsi bir yalan değil mi? Tavşana kaç, tazıya tut diyorsunuz. Kontrollü bunalım stratejisi dediğiniz bir yaklaşımla, aynı ülkenin çocuklarını, dini, etnik, mezhebi, ideolojik, politik, felsefi ve vicdani kanaat farklılıkları sebebi ile birbirine kırdırıyorsunuz ve onların kanları ve gözyaşları üzerine kendinize iktidar ve servet üretiyorsunuz değil mi?
Demokrasi, insan hakları ve Hukuk devleti konusunda Mısır’da sınıfta kaldınız..
Suriye sizin için yeni bir Ruanda mı?
Bir daha size hangi aklı başındaki Müslüman inanır..
Zaman gazetesinin Paris temsilcisi Emre Demir gibi isimler, Today’s Zaman’ın Genel Yayın yönetmeni olan kişi, devletin İslami kimlik mücadelesi yapamayacağını, bunun cemaatlerin işi olduğunu söylerken, aslında bu güne kadar devlet eli ile dini dönüştürmek isteyenlerin, şimdi at değiştirerek sivil görüntü altında, Türkiye hükümetinin denetimi dışında ama uluslararası sistemin güdümünde bir ılımlı İslam anlayışının desteklenmesinde bir sorun görmemeleri ilginç.
Aslında birileri İslam’ı sekülerleştirmeye, protestanlaştırmaya, atomizasyon ve nötralizasyon yolu ile dindarları agnostic hale getirmeye, dışarıdan bakanlar için ise İslam’ın diğer inanç sistemleri ile alameti farikası sayılan ayırt edici özelliklerini yokederek, konuyu vicdana ve sembolik ritüellere indirgemeye çalışıyor..
Aslında cemaat adına kimin konuştuğunu, kimin görüşlerinin cemaati ne kadar bağladığını da bilmiyoruz..
Weber’e göre Endüstriyel Kapitalizm’in ruhu “Protestan Ahlâk” tır. Bizde bu anlayış bir şekilde İslam’a yamanmaya çalışılıyor.. Türkiye’de sivil toplum ve siyasal toplum ayrışırken, bireycilik, protestan ahlak yanında seküler bir özgürlük anlayışı pazarlanmaya çalışılıyor.
Hoşgörü, bu güne kadar hep ötekiler için sözkonusu oldu. Kendi paydaşlarına karşı hareketin pek de hoşgörülü olmadığı ortaya çıktı..
Şimdi Gülen Örgütü kendi içinde bu işin hem teorisini, hem uluslararası ilişkiler boyutunu, hem de mali kaynaklarını ve yatırım alanlarını gözden geçirme gereği duyacaktır..
Bu arada 5271 sayılı TCK’nın 13. Maddesinin 2. Fıkrası son operasyon çerçevesinde ne anlama geliyor.. “Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.” Avukat Salih Döğücü’nün bana gönderdiği bilgi notundaki ifadelere göre, operasyonla ilgili ciddi bir hukuk ihlali sözkonusudur. Bakalım bu konuda bir işlem yapılacak mı?
Yine Cemaatin uluslararası ilişkileri, para ilişkileri, bölgedeki bazı faaliyetleri mercek altına alınırsa o zaman neyin ne olduğu daha iyi anlaşılacak.. Yine klonlanan istihbari mahiyetteki devlete ait belgeler, birilerinin başını yakabilir.. Çünki derin plan büyük ölçüde deşifre oldu! Bakalım zaman daha neler gösterecek.. Selam ve dua ile..
A.Dilipak
Sizi Videolarla Yorumsuz Olarak Başbaşa Bırakıyorum
Cübbeli Ahmet Hoca Bu Konuşmasından Sonra Hapse Atıldı
Fethullah Gülen ile Tuncay Güney’in beraber görüntülendiği fotoğraf karesinin ardından aynı gecede çekilmiş bir başka fotoğraf daha ortaya çıktı. 29 Haziran 1994 tarihinde Dedeman Otel’de yapılan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kuruluş toplantısını Tuncay Güney, Fethullah Gülen arkasındaki sandalyeden izlemiş. Fotoğrafta Güney ve Gülen dikkatli kürsüyü takip ettiği açıkça gözler önüne seriliyor.
1 Temmuz 1994 tarihli Zaman gazetesi, 29 Haziran’da Dedeman Otel’de yapılan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı kuruluş gecesini haberleştirirken, haberdeki iki fotoğraf dikkat çekti. Fotoğraflardan birinde eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Fethullah Gülen, Cem Karaca ve Tuncay Güney yer aldı. Bu fotoğraf Jonturk.com isimli internet sitesinde yayınlandı ve Aydınlık 6 Aralık’ta bu fotoğrafı “Ergenekon fotoğrafı” başlıklı haberiyle gündeme getirdi.
Aydınlık’ın bu haberi, Zaman gazetesinin kimyasını bozdu. “Ergenekon’da sona yaklaştıkça manipülasyonlar da artıyor” başlığyla yayımlanan haberde, önce Güney’in cemaatle ilişkisi olmadığı iddia edildi. “Güney’in cemaatle ilişkisi yok” diyen Zaman, 5 paragraf sonra “Güney’in istihbarat elemanı olarak cemaate sızdırıldı” diyerek kendi haberini yalanlamış oldu.
Gecede kimler yer aldı?
Aynı Zaman’da bir başka fotoğraf daha dikkati çekti. “Toplantı Kulisi”nden başlığı üstünde yer alan fotoğrafta, kuruluş gecesini izleyenler yer aldı. Fotoğrafta soldan sağa Nurettin Veren, Cem Karaca, Kasım Gülek, Fethullah Gülen, Tansu Çiller Başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonunun Çevre Bakanı Rıza Akçalı, Hasan Celal Güzel yan yana oturmuş, etkinliği takip ediyor. Cem Karaca ve Kasım Gülek’in arasından görülen gözlüklü kişi ise Tuncay Güney. Güney’in, o dönem Gülen’in sekreterliğini yaptığı biliniyor. Bu nedenle Gülen’in peşinden ayrılmıyor. Vakfın gecesinde de, Güney’e, Gülen’in arkasında bulunan sandalye ayrılıyor. Çok sayıda önemli ismin katıldığı toplantıda 2’nci sıradaki sandalyede oturan Güney’i kaldırmaması da, Güney’in Gülen’e yakınlığını göstermesi bakından önemli bir veri. “Hayırlı Olsun” başlıklı Zaman gazetesinin haberinde, geceyle ilgili çarpıcı notlar da yer almış.
Gülen uzun süre sonra o gece ortaya çıktı
Gece ile ilgili ilginç bir not da, Milliyet Gazetesi’nin 1 Haziran 1994 tarihli sayısında yer aldı. Ruşen Çakır imzalı haberde, “Fethullah Hoca ortaya çıktı” başlığı atıldı. Haberdeki dikkat çeken bölümler şöyle:
“Yakın bir zamana kadar ‘sessiz ve derinden’ yol alma stratejisi izleyen cemaat her zaman devletle iyi geçinmeye çalıştı. Fethullah Hoca hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartan 12 Eylül darbecilerine açık destek verdi. Fakat ilk olarak 1986’da bazı dinci grupların askeri liselere sızdığının anlaşılmasıyla başlatılan operasyon cemaatin devletle ilişkilerini sarstı.
Ancak Turgut Özal gerek başbakanlığı, gerek cumhurbaşkanlığı döneminde kendisini destekleyen cemaatle ili ilişkiler geliştirdi.”
Güney, Gülen’in sekreteri
Fethullah Gülen-Tuncay Güney ilişkisini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde bir kez daha ortaya koydu. Güney’in cemaat ilişkisi 1990’ların başında başlıyor. 1994 yılında cemaate yakınlığıyla bilinen Işık Prodüksiyon şirketine ve Samanyolu TV’ye (STV) giren Güney, aylarca “Doruktakiler” adlı programı hazırladı, sundu. Bir dönem Fethullah Gülen’in sekreteri gibi çalıştı. Randevularını ayarlıyor, günlük işlerini görüyordu. Cemaat basını uzun zaman Güney- Gülen ilişkisini inkar etme yolunu seçti.
Biyografisinde de var
Zaman’ın reddettiği Gülen-Güney ilişkisini yansıtan fotoğraf, Fethullah Gülen’in biyografisinde de yer aldığı ortaya çıkmıştı. Aydınlık’ın haberde verdiği bilgiler şöyle:
İlk olarak “jonturk.com” adlı internet sitesinde yayımlanan fotoğraf, 1994 yılında İstanbul Dedeman Otel’de düzenlenen “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın açılış törenine ait. Eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Fethullah Gülen, Cem Karaca ve Tuncay Güney aynı karede samimi pozlar veriyor. Aydınlık’ın fotoğrafı manşetten duyurması üzerine Fethullah Gülen-Tuncay Güney ilişkisi yeniden Türkiye’nin gündemine girdi. Gazetelerin sansür koymasına rağmen yüzlerce haber sitesi o fotoğrafı yayınladı. Konunun büyümesi üzerine Gülen, avukatı aracılığıyla bir açıklama yaptı. Gülen ile Güney’in tanışmadıklarını iddia eden avukat, “Jonturk.com”u işaret ederek, Aydınlık’ı “künye bilgisi dahi olmayan bir internet sitesini doğru ve güvenilir haber kaynağı gibi göstermekle” suçladı. Ancak Aydınlık, aynı fotografın Fethullah Gülen’in İngilizce yayın yapan “www.fethullah-gulen.org” adlı internet sitesinde de yayınlandığını ortaya çıkardı. Üstelik Gülen’in biyografisi bölümünde.
Fethullah Gülen ve saz arkadaşları tarafından sürekli inkâr edildi. Ergenekon davasının ajan-katalizörü Tuncay Güney’in Fethullah Gülen ile bir ilişkisinin olmadığı söylendi. Oysa kazie-i anha hiç de öyle değil…
Önce hafızaları şöyle bir tazeleyelim:
Tuncay Güney bir otomobil dolandırıcılığı olayı nedeniyle 2001 yılında polis tarafından sorgulanıyor. Burada anlattıkları ve sonrasında evinde bulunan belgeler aracılığıyla ünlü Ergenekon davası için düğmeye basılıyor.
Sorgusunda Gülen cemaatinden olduğunu söyleyen Tuncay Güney, sorgucularından Emniyet Amiri Ahmet İhtiyaroğlu’nun ifadesiyle “Fethullah Gülen ile ilgili sorularda terliyor.”
Bunun yanı sıra Güney, Fethullah Gülen ile Ergenekon sanıklarından emekli general Veli Küçük’ün aynı yapılanma içinde olduklarını da söylüyor.
Bilindiği gibi Güney daha sonra bir şekilde kapağı ABD’ye atıyor, oradan Kanada’ya geçerek “çakma Haham” olarak hayatını sürdürüyor.
Güney’in Gülen ve cemaat hakkındaki sözlerinin basın ve yayın organlarında yer almasının ardından, Gülen cemaatinin medya güçleri sıkı bir inkar taktiği uygulamaya başlıyor. Güney’in Fethullah Gülen ile hiçbir ilişkisinin olmadığı, “bir dönem yalnızca Samanyolu TV’de bir program yaptığı ve sonra da işine son verildiği” Gülen’in saz arkadaşları tarafından koro halinde söyleniyor.
…Ve her nedense bu inkâr taktiği tutuyor. Türkiye’nin mümtaz medya organlarında “Olur mu canım, Gülen kim Güney kim. Ne alâka” türünden yazılar yazılıyor.
Kısacası Gülen-Güney yakınlığı bir kanıta dayandırılamadığı için söylenti olarak hafızalarda unutulmaya bırakılıyor.
STV: GÜNEY’LE ÇALIŞTIK
21 Mart 2008 günü Samanyolu televizyonu Tuncay Güney’le çalıştıklarını şu açıklamayla kabul etmek zorunda kaldı, “Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında adı gündeme gelen Tuncay Güney adlı şahıs, 01 Mart 1994 tarihinde Işık Prodüksüyon adlı şirkette yapımcı olarak göreve başlamış ve bu kurumla ilişiği 31.10.1994 tarihinde sona ermiştir. Söz konusu şahsın bu süre içinde dış yapımcı olarak hazırladığı röportaj türünde birkaç program Samanyolu TV’de yayınlanmıştır.”
ERGENEKON ŞEMASI
Ergenekon davasının temel dayanakalrından biri olarak gösterilen “Ergenekon Şeması”, MİT tarafından 2002 yılında oluşturuldu. Şemanın oluşturulmasında ise tek dayanak Tuncay Güney’in 2001 yılında polise verdiği ifadeler. Dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, en kritik anlarda devreye sokulan şema için, daha sonra “Saçma sapan birşey” ifadesini kullandı.
Tuncay Güney bize özel olarak gönderilmiştir. Lanet olsun! Oyuna geldik. Bu ifadeyi alarak bu kadar insanın hapislerde yatmasına alet olduk. Büyük acı çekiyorum. Keşke ‘yalan söylüyorsun’ deyip, kafasına sandalyeyi geçirseydim.”
Bunları Ahmet İhtiyaroğlu söylüyor. İhtiyaroğlu, Şubat 2001’de Tuncay Güney‘in sorgusunu yapan İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi (KOM) müdür yardımcısı. İhtiyaroğlu, 1998 yılı sonunda o zamana kadar Asayiş Şube’ye bağlı bir “masa” olan kaçakçılık ve organize suçları, bir daireye, KOM’a dönüştüren polis şeflerinden. Ayrıca, son yıllarda soruşturma dosyalarında sıkça karşılaşılan, polisler tarafından hazırlanan “fezleke” denilen modeli yaratan kişi.
Ergenekon davasında, geçen hafta boyunca eski İstanbul KOM şube müdürü ve davanın daha önce tahliye olan sanıklarından Adil Serdar Saçan‘ın tanığı olarak Ahmet İhtiyaroğlu dinlendi. İhtiyaroğlu’nun anlatımları bu tertibin nasıl kotarıldığını gözler önüne serdi.
Bir dolandırıcı yakalanıyor
3 Şubat 2001 günü bir dolandırıcılık nedeniyle Asayiş Şube tarafından gözaltına alınan Tuncay Güney‘in KOM’a devredilmesinden sonra, İhtiyaroğlu, bütün hayatını değiştirecek ve sonunda onu mesleğinden koparacak olan bir olayın içine dalmış oluyor.
Tuncay Güney‘in mülakatı ve görüntülü kaydı, başında İhtiyaroğlu‘nun bulunduğu bir sorgu ekibi tarafından yapılıyor. Ekipte üç istihbaratçı ve iki KOM elemanı bulunuyor. İstihbaratçıların başındaki Hakan Ünsal Yalçın için İhtiyaroğlu, “sınıf ve devre arkadaşımdır, aynı zamanda cemaatin önemli bir ismidir” diyor.
Ahmet İhtiyaroğlu KOM’un en tecrübeli polisi, hafızası çok kuvvetli, “iyi sorgucu” olarak bilindiğinden, Adil Serdar Saçan “önemli bir operasyon, sorguyu sen yap” diyor.
Önce Güney’in bütün hayat hikâyesini dinliyor. Güney’in “Gültepe’deki kuran kursundan” söz etmesi dikkatini çekiyor. Daha sonra Güney’in evinden ayrılmasından sonra cemaat yurtlarında kaldığını öğreniyor. İhtiyaroğlu’na göre Tuncay Güney, cemaat tarafından Veli Küçük‘ün yanına yerleştirilmiş bir kişi!
Her şeyi bilen adam!
Tuncay Güney anlatmaya başlıyor. Veli Küçük, Doğu Perinçek, Ergenekon, Kuzey Irak’a gönderilen 24 bin silah, Kırıkkale MKE’ye sabotaj, Susurluk, Çatlı‘nın ölümü, Sabancı cinayeti, Cem Ersever, vs. vs...
“Adam çok rahat. Yaşına göre bimesi imkânsız her şeyi anlatıyor. Suçlu, normalde kendisini olayların dışında tutar. Suçluluk psikolojisi böyledir. Ama Güney öyle değil, kendini soyutlayamıyor. Suçun gizliliğine uymuyor. Bilmediği birşey yok. Ama söylediklerinde 40 yalan var. Sabancı suikastında Mustafa Duyar‘ın anlattıklarına uymuyor. Haluk Kırcı‘yı ben sorguladım, Susurluk’la ilgili anlattıkları da doğru değil.”
Tuncay Güney‘in anlattıklarını doğrulayan hiçbir veri yok. İhtiyaroğlu düşünüyor: “Bu adam bize niye gelmiş? Niye bu kadar çok anlatıyor?” Kimler gönderdi?"
Kuşkularını müdürü Saçan‘a iletiyor. “Bu anlattıkları bizi aşıyor. İki satır yazalım, teröre gönderelim.” Ancak Saçan ısrar ediyor. İhtiyaroğlu, “Adil Bey, Güney’in anlattıklarını ‘Susurluk’un askeri kanadı’ diye yorumladı” diyor.
Ahmet İhtiyaroğlu, bir çatışmanın ortasında kaldıklarını düşünüyor. “Bu bir çatışma. Fethullahçılarla TSK arasında ve biz arada kalacağız” diyor, müdürü Saçan’a .
“Bunların başımıza geleceğini biliyordum ama bu kadar karalanacağımızı düşünemedim. Bilsem, Güney’i alır, savcıya götürür ‘al ifadesini’ derdim. Sonuçta her şey Adil ile Ahmet’in sırtında kaldı!”
‘Harcanacak eleman sınıf’
İhtiyaroğlu şöyle devam ediyor: “Tuncay Güney’in beyanları akıldışıydı, bilimdışıydı. O kadar çok isim sayıyordu ki, itibar edilecek gibi değildi.”
“Birileri buna bir senaryo ezberletmiş, göndermiş. Hazır olunca gelmiş. Belki de hazır olmadan gelmiş.”
“İstihbaratta ‘harcanabilen eleman sınıf’ vardır. Tuncay Güney tam buna uygundu. Kullanılmış ve harcanmış.”
İhtiyaroğlu, mülakat sırasında Fethullah Gülen konusunu açtıkça diğer polisler tarafından konunun değiştirildiğini söylüyor.
“Tuncay, ‘daha önce size söylemiştim’ derken istihbaratçılara bakıyor. Daha önce Asayiş Şubedeyken istihbaratçıların Güney’i sorguladıkları anlaşılıyor.”
“Bu konu istihbarata nasıl geldi? Güney’i izlemeye nasıl karar verdiler? Güney hakkında ilk kararı kim verdi? Bu sorulara istihbaratın cevap vermesi lâzım.”
Hikmet Çiçek/Aydınlık
Tuncay Güney, ; Türk casus, gazeteci, televizyoncu, New York Institute isimli web sitesinin genel yayın yönetmeni. JİTEM, Ergenekon,Gülen cemaati ve İşçi Partisi`nin içine sızdığı ve burada edindiği bilgileri Mehmet Eymür`e ulaştırdığı iddia edilmektedir.
1990`lı yıllarda çeşitli gazete televizyonlarda çalışan Tuncay Güney, 2001`de otomobil dolandırılcılığı iddiasıyla gözaltına alınmıştır. 2008`de açılan Ergenekon davasında, Güney`in 2001 yılında işyerinde bulunan belgeler büyük önem teşkil ediyor. Davanın iki iddianamesinde adı yüzlerce defa geçen “Ergenekon`un kilit ismi” Güney davada sanık veya tanık değil firar şüpheli olarak görünüyor.
“Sabah gazetesinin 26 Kasım 2008 tarihli haberine göre”; MİT İstanbul Bölge Başkanı Galip Tuğcu 1990`da Tuncay Güney`in, MİT`e katılmasını sağladı. MİT`in Gerici Faaliyetler Şubesi`nde görev yapan Güney daha sonra İran Masası`nda geçti. Görevi 1992`de değiştiren Güney`e Ergenekon ve JİTEM`in içine sızma görevi verildi. Bu sırada Güney, görevini Ağrı`da sürdüren albay Veli Küçük ile tanıştı. 28 Şubat süreci ve Susurluk skandalınin gündemde olduğu bu dönemde elde ettiği önemli bilgileri, MİT`in çalışma merkezi olarak bilinegelen Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi`ne iletti.
Tuncay Güney`in bir dönem MİT le olan ilişkisi 2008 Kasım ayına kadar bilinmiyordu. Ergenekon davasının 16. duruşmasında mahkeme heyeti, MİT belgelerinde Tuncay Güney İpek olarak bulunan kişinin Tuncay Güney olup olmadığını Mill İstihbarat Teşkilatı`ndan sorulması kararı aldı. Bu karardan birkaç gün sonra Sabah gazetesinin manşetinden “Tuncay Güney MİT`in İpek`iydi” başlıklı bir haber yayınlamasyla Tuncay Güney`in eski MİT mensubu olduğu iddiası ortaya atıldı. MİT daha sonra Ergenekon davasına bakan mahkemeye gönderdiği yazıda Tuncay Güney ile Tuncay Güney İpek`in aynı kişi olduğunu, bu kişinin zaman zaman İpek soyadını kullandığını ve kişinin nüfusa da Tuncay Güney olarak kayıtlı olduğunun bildirildiğini ifade ederek MİT belgelerinde adı geçen kişinin Güney olduğunu doğruladı.
Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür Tuncay Güney`i tanımadığını söylese de Eymür, Ergenekon soruşturması sürecinde ortaya çıkan Güney hakkındaki MİT belgesininin içeriğini 2000 yılında internet sitesinde yayımlamış ve Güney`im çift meslekli gazeteci olduğunu anlatmıştı. Eymür, Güneyi Tunca kod adıyla nitelendirdiği yazısındada, o dönem ikinci meslekleri gazetecilik olan iki kişi arasındaki konuşmada JİTEM için çalıştığını söyleyen Tunca, İbrahim Şahin ile Abdullah Çatlı ile bilikte göründüğü bir fotoğrafı medyaya kendisi tarafından sattığını anlatıyor. Akşam gazetesinin o dönemki genel yayın yönetmeni Behiç Kılıç da “Güney, arşivden aldığı bir takım fotoğraflarla dönemin Başbakan`ı Mesut Yılmaz`ı Abdullah Çatlı`yla birlikte gösteren bir fotomontajı Yılmaz`a muhalif bir milletvekiline sattığını söylemektedir.
Mill İstihbarat Teşkilatı, Sabah`ın haberi üzerine bir basın açıklaması yayınladı. Yapılan açıklamada MİT haberde bulunan belgelerin teşkilata ait olduğu doğrulanmış, ancak Tuncay Güney`in o dönem itibarıyla şüpheli faaliyetlerinden dolayı dikkati çeken ve üzerinde çalışma yapılan bir kişi olduğundan kayıtlı bir haber kaynağı olmadığı, Kontrterör merkezinin 1997`de lağvedidiği ve sorumluları ile birlikte kuruluş şemasından çıkarıldığı belirtmiştir. Güney ise Sabah`ın haberi ve MİT`in açıklaması üzerine kendisine MİT elemanı olup olmadığının sorulduğunda “Konuşmak için erken olduğunu, konuşup MİT ile karşı karşıya gelmek istemediğini ve çalışmalarını MİT yasası gereği anlatmayı doğru bulmadığını söyledi. Ağustos ayında bir açıklama daha yapan MİT, Tuncay Güney`in kurumda çalışmadığını belirtti.
Eski Milli İstihbarat Teşkilatı görevlisi Mahir Kaynak, MİT`in açıklaması üzerine, davanın seyrini değiştirmek için Tuncay Güney`i aracı olarak kullanıldığını ileri sürdü. Sonuç olarak Mehmet Eymür kendi internet sitesinde Güney`i tanımadığını sonra da Tuncay Güney hiç bir istihbarat servisine üye olmadığını ileri sürmüştür.
Ergenekon davasının 32. duruşmasında Strateji dergisinde bir dönem Güney ile beraber çalışan Ümit Oğuztan, Güneyin PKK taraftarı aşırı sağ gruplar ve ile cemaatlere girip çıkan bir muhabir olduğunu öne sürmüş, Bir keresinde dergide oturuyordu, bir telefon geldi, yüzü kireç gibi oldu. Ne olduğunu sordum. Mehmet Eymür beni aradı, niye arıyor ki beni? diye cevap verdi demiştir. Güneyin o dönemin siyasi parti lideleri Necmettin Erbakan, Tansu Çiller ve Mehmet Ağar ile de sıkça görüştüğünü öne süren Oğuztan, Güneyin Susurluk sürecinde ifade verdiğini ve kendisine bu durumdan çok korktuğunu anlattığını belirtti.
Güney`in iddialarına göre Samanyolu televizyonunda Gündemdekiler adlı bir program yaptığı sıralarda bir Harp Okulu öğrencisi, sayesinde emekli Albay Necabettin Ergenekon ile tanıştı. Albay Ergenekon kendisinin 1982`de emekli olduğunu söyleyerek, Güney`i tanımadığını belirtmiştir. Ancak Güney, Necabettin Ergenekon aracılığıyla Veli Küçük ile de tanıştığını da ileri sürmektedir.HBB isimli televizyonda çalıştığı sıralarda Güney, burada Veli Küçükün adamları olduğunu söylediği Behiç Kılıç ve Selahattin Sadıkoğlu ile tanıştı ve bu kiilerle birlikte Akşam gazetesine geçti. 1996`da Akşam`dan da ayrıldı.
Sabah gazetesinin haberine göre Veli Küçüktarafından gazeteci kimliği adı altında Mesud Barzani, Celal Talabani ve Hizbullah lideri Fadlallah ve Hasan Nasrallah gibi liderlee bilgi edinmesi amacıyla ve JİTEM adına göndermişti. Ancak Güney, edindiği bilgileri önce MİT`e veriyor, ardından MİT`in bilgisi dahilinde JİTEM ile iletiyordu.
Sabah`ın başlık kısmını yayınladığı belgenin tamamını birkaç hafta sonra Bugün gazetesi yayınladı. 7 Şubat 1997 tarihli olduğu anlaşılan belgeye göre Güney`i takip eden MİT elemanları Güney`in Veli Küçük`ün emrinde JİTEM`de çalıştığını da yazan bir rapor yazmıştı.
Tuncay Güney, Samanyolu TV`de çalıştığı dönemde günümüzde pek çok yöneticisi Ergenekon sanığı olan İşçi Partisi ile de ilişki kurmuştur. Ulusal Kanal`ın Genel Müdürlüğü görevini yöneten Ferid İlsever 1990`lı yıllarda Güney`in İP yayın organı olan Aydınlık dergisine gidip geldiğini söyleyerek bu bilgiyi doğrulamıştır. Güney, kendisinin 2001`deki sorgusunun ardından Türkiye`de kalmasının Adil Serdar Saçan ve Ergenekon`un çıkarına olmadığından, İP Merkez Karar Kurulu üyesi Adnan Akfırat ve bir emniyet yetkilisi tarafından çıkışını kolaylaştırdığını da ileri sürmüştür.”
1 Mart 2001`de otomobil kaçakçılığı ile ilgili bir operasyonda Ümit Oğuztan ve eniştesi Adem Taşdemir ile birlikte Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü tarafından gözaltına alındı. Bu gözaltının nedeni Timur Büyükölmez adlı bir vatandaşın, bir jeep alım satımıyla ilgili olarak Erdal Güventürk ve Orhan Sonuç adlarındaki iki polis tarafından dolandırıldığı iddiasıyla Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı`na başvurması sonucu yapılan incelemede kendilerini polis olarak tanıtan bu kişilerin Güney ve Adem Taşdemir olduğu ortaya çıkması. Bunun üzerine düzenlenen operasyonda, olaya karıştığı düşünülen kişiler gözaltına alındı. Güneyin evinde yapılan aramada, 2 ruhsatsız tabanca, 115 sahte diploma ve 36 fişek üzerinde Güney adına düzenlenmiş sahte kimlikler ve bir çok farklı belge ele geçirildi. 6 Mart 2001de Güneyle beraber suça karıştığıdüşünülen Teğmen Murat Oğuzun Hasdal Kışlasında bulunan birliğindeki odasında ve evinde arama yapıldı ama herhangi bir delile rastlanmadı. Gözaltında bulunan Ümit Oğuztan ile Güneyin Strateji dergisindeki işyeri ve Güney`in evinde gerçekleştirilen aramada ise Ergenekon örgütü ile ilgili 6 çuval büyüklüğünde belgeye rastlandı. Şüpheliler nce Gayrettepe`de bulunan Asayiş Şube Müdürlüğü`nde sorgulandı. Tuncay Güney, birkaç gün sonra resmi kayıtlara göre “ifadesinde Susurluk olayı ve bir kısım organize suç örgütleriyle ilgili beyanda bulunduğunun tespiti üzerine” İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü`ne sevk edildi. Güney, kendisini sorgulayan Organize Şube Müdürü Adil Serdar Saçan`a Ergenekon hakkında detaylı bilgiler verdi.
yesilcimen.com
Müslümanları bu konuda uyanık olmaya davet ediyoruz
17 Aralık 2013 Salı
ÜSTAD BEDİÜZZAMANIN NAMAZI
ÜSTAD BEDİÜZZAMANIN NAMAZI
Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasiyle der:
– Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
– Tanıyorum, Nikola Nikolaviç'tir.
Kumandan:
– Şu halde Rus ordusuna, dolayısiyle Rus Çarına hakaret ediyorlar.
Bediüzzaman:
– Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem, der.
Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
– Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman'dan özür dileyip:
– O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz Diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır. (Tarihçe-i Hayat sayfa 114)
BEDİÜZZAMAN’LA BERABER ESİR KAMPINDA BULUNAN ALİŞAN SOYLU HADİSEYİ OĞLU GÜLCEMAL SOYLU’YA ŞU ŞEKİLDE ANLATMIŞTIR:
Babam Alişan Ağa, Bediüzzaman’ın, Kosturma esir kampını teftişe gelen Rus Başkumandanı Nikola’ya ayağa kalkmama hadisesinde oradaymış, her şeyi bizzat görmüş. Bize ağlayarak şunları anlatırdı:
“Çok esir vardı kampta. Bir gün bir komutan geldi… Ama biz kim olduğunu bilmiyoruz… “Dikkat!” diye bir komut verildi; herkes, hepimiz ayağa kalktık... Bir tek kişi hariç… Bediüzzaman... Sonradan kim olduğunu öğrendiğimiz Rus Başkumandan Nikola bunu gördü. Hemen bir tercüman çağırtıp, ‘niçin ayağa kalkmadığını’ sordu. Bediüzzaman, “Tazim Allah’a olur” diye cevap verince; Nikola, kurşuna dizilmesini emretti. O’na ölüm emri verdiği zaman biz çok korktuk. Ölüm mangası da hemen hazırlandı. Sonra namaz için izin istedi Bediüzzaman. Namazını kıldı ve hemen çabuk çabuk geldi. Komutan: “İdam olunacağı zaman ağırdan alınır, sen çabuk geliyorsun?” diye sordu tercümanla. Bediüzzaman umursamaz bir tavırla: “Rabbime kavuşmak için çabuk geliyorum” dedi. Bu ihlas, komutanı çok etkiledi ve insafa getirdi… İdamı kaldırdı ve özür diledi.”
Babam, Kosturma esir kampında 2,5 sene Üstadla beraber kalıyor.
Üstadın, kendisini ziyarete gelenlere bulunduğu nasihatlerden birisi de namazdır. Namaz dinin direğidir ve külli bir ubudiyettir. İmandan sonra gelen ve terk edilmesi mümkün olmayan bir ibadettir. Terk edilmesi halinde de büyük bir cezayı gerektirir.
Risale-i Nur Külliyatı içerisinde namazla, ubudiyetle ve namazın beş vakte tahsisi ile alakalı özel risaleler mevcut olduğu gibi külliyatın birçok yerinde namaz ve ibadet hakikatini hatırlatan bahislerden vardır.
Üstadın ziyaretine gelenlere tavsiyeleri yanında bir de nasıl bir teslimiyet ve halet-i ruhiye içerisinde namaz ibadetini eda ettiği de merak konusu ve örnek alınması gereken bir husustur.
Yusuf Dehri Üstadı ziyarete vardığında namaz konusunda; namazları vaktinden evvel hazırlıklı karşılamayı, yani namaz vaktinden önce abdestli olmayı, namazı abdestli karşılamayı” tavsiye ettiğini söylüyor. (1)
Uzun bir zaman hizmetinde bulunan Bayram Yüksel Ağabey Üstadın namaz konusundaki hassasiyetini şöyle anlatıyor:
“Üstadımız kırlara gittiğinde namaz vakti girdiğinde muhakkak ezan okutturur, namaz kılarken de yüksek taşların başını tercih ederdi.
“Fazla olan neyi varsa, sattırırdı. 'Hediye almayan, hediye vermez' derdi. Eşyalarının namaz kalına satılmasını söylerdi. Fazla fiyata da sattırmazdı.
"Üstadımız, namazı çok huşu içinde kılardı. Sûreleri okurken tane tane okurdu. Namaza dururken, tam huzura vardığında, niyet ederken, 'Allahü Ekber' dediği zaman, bizler arkasında korkardık. Mübalağa olmasın, ahşap bina sarsılırdı.
"Üstadımız namaz vaktinde çok dikkat ederdi. Namazı vaktinde kılardı. Meselâ, Isparta'dan çıktığımızda, Emirdağ'a beş dakika sonra varacak olsak bile, Üstadımız saate bakar, kış, fırtına olsa beklemez, hemen namazı vaktinde kılardı. Kırlarda olsun, yolculukta olsun, namazı vaktin evvelinde kılardı. Bu mevzuda şöyle buyuruyor:
"Namazı vaktinde kılmanın ne derece tükenmez, uhrevî bir sermaye olduğu anlaşılıyor ki, her namaz vaktinde âlem-i İslâm denilen muazzam camide, yüz milyondan fazla cemaat-ı kübra namaz kılıyor. O cemaatte her bir adam umum cemaate dua ediyor.
"İhdine's-sırata'l-müstakim' (Bizi doğru yola hidayet eyle) diyor. Herbiri umum cemaate hem şefaatçi, hem duacı olur.
"O vakit, namaza iştirak etmeyen hissesine alamaz. Kaynayan mirî ve askerî kazanına karavanasını götürmeyen, tayinatını alamadığı gibi, cemaat-ı kübrânın mânevî matbahında kaynayan, mânevî erzakını alamaz. Belki namaza iştirakle o cemaatın ordusuna iştirak etmiş olmakla ve dualarına amin demek olan namazı vaktinde kılmakla alabilir.'”(2)
Üstadın talebelerinden Molla Hamid Ekinci namaz husustaki müşahedelerine şöyle anlatıyor:
"Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize:‘Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.”
"Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım.”(3)
Mustafa Sungur Ağabey;
"Üstadımızın namazı, namazdaki mazhariyeti, heybeti, huzuru ve huşuu bambaşkadır. Biz onu ifade edemeyiz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyata mazhariyetinden bizim hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet bu kat'idir... Namaza duruşu, ilk tekbiri alışı, ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakka dua ve tezellülü, Fatihayı kıraati, Fatihanın her bir kelimesini teker teker, cümle cümle ve bütün meratibi ile okuyup hissetmesindeki ve dergâh-ı İlahiyyeye takdim etmesindeki vüs'at, külliyet ve ulviyet, bizim gibi hiç enderlerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ´Ettehiyyatü´ kelimat-ı mübarekesini Cenab-ı Hakka takdim ederken, nasıl bütün kâinatı ruhunun eline alıp öylece arz etmesindeki kudsiyeti ifade edemeyiz.” (4) demektedir.
Yüzbaşı Refet Barutçu:
"Üstad namaz vakitlerini hiç geçirmez, vakit girince hemen namazını eda ederdi. Kendisi namaza dururken biz arkasında çok heyecanlanırdık. Heybet ve huşû içinde huzura bir girişi vardı ki, tarifi mümkün değil, 'İlâhi Ya Rab!.. İlâhi Ya Rab!... İlâhi Ya Rab!... Allahu Ekber!' diyerek sarsılır ve haşyet içinde sallanarak, süratle namaza girerdi. Biz arkasında korkardık, ürperirdik." (5) demektedir.
Mehmet Özpolat Ağabey;
“Namaz esnasında Üstad Hazretleri, yirmi yaşında bir genç gibi tekbir alıyor ve secdeye gittiğinde binanın sallanıdığını hissediyordum.” (6) diyor.
Hafız Nuri Güven;
"Boyu uzunca sayılırdı. O uzun boylu adam, namaza durduğu vakit sanki küçülürdü. Belki beş dakika namaza durması sürerdi, çok heybetli, haşmetli ve haşyetli bir şekilde namaza dururdu.” (7) diyor.
Hafız Namık Şenel de müşahedelerini şöyle anlatıyor:
"Bir gün Üstad Hazretlerini arkasında öğle namazı kılıyorduk. Üstad namaza başladığı zaman sanki yok olmuştu. Hani Hz. Ali namaza durunca vücudundaki oku çıkarmışlardı ya, aynen onun gibi Üstad Hazretleri de kendinden geçmişti. Onun namaz kılışını görünce kendimden hicap duydum. O namazın lezzetini hala unutamam.” (8)
Üstad, namaz konusundaki hassasiyetlerinden birisini de Afyon Mahkemesinde ikindi namazı biraz geç kalınca gösteriyor. Hâkimden namaz kılmak için izin istiyor. Hâkim izin vermeyince vaktin tehlikeye gireceği sırada “Ben namaz kılacağım. Biz buraya namazın hukukunu müdafaa etmek için geldik. Bizim bundan başka bir suçumuz yoktur.” (9) diyor. Hâkim de mecburen namaz kılmak için müsaade etmek zorunda kalıyor.
Yine Üstad, Rusya’da esarette iken ayağa kalkmadığı için Kafkas cephesi komutanı Nikola Nikolaviç’in idam kararı ve darağacı karşısında bile namazdan aldığı hazzı ve huzuru terk etmiyor. Huşu içerisinde namaz kılarken seyredenleri hayrette bırakıyor. Ölümle arasında beş-on dakikalık mesafe bulunan şahıs, nasıl oluyordu da, bu kadar sakin ve telaşsız olabiliyordu? Evet bu hali kumandanı insafa getirecek ve idam kararından vazgeçirecek, hatta af diletecek kadar tesirli ve keskin idi. (10)
Namaz hususunda en birinci örneğimiz Peygamber Efendimizdir (asm). Namazı bütün ümmete öğreten odur. “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” hükmüne göre Üstadın da Peygamberimizi temsil sureti çok önemlidir. Şahitlerin ifadelerinden anlaşıldığına göre gayet güzel temsil ettiği ve farzları, sünnetler ile İslam şeairini ihya hususunda çok gayret sarf etmiş olduğu anlaşılıyor. Üstad gibi namazı ciddiyetle karşılayıp huşu içerisinde eda etmenin bütün müminler için elzem olacağı muhakkaktır. Gayret bizden tevfik Allah’tan.
Sabah namazını kılmayanın: Yüzünde nur kalmaz
- öğle namazını kılmayanın: Rızkından bereketi kaldırılır
- Ikindi namazını kılmayanın: Vücudunda kuvvet olmaz
- Akşam namazını kılmayanın: Evladının hayrını göremez
- Yatsı namazını kılmayanın: Uykusunda rahat edemez
Dünyadaki cezası- ömrü kısalır
- Salihlerin (nur) simasını yüzünden siler
- Yaptığı hiç bir amele sevap vermez
- Duası Allah katına çıkmaz
- Dünyadaki bütün mahlukat ona buğuz eder
- Salihlerin duasından nasibini alamaz
ölür iken- Zelil olarak ölür
- Aç olarak ölür
- Susamış olarak ölür (ne kadar içerse içsin susuzluğunu gideremez)
Kabirde- Allah kabrini daraltır. (kaburgaları birbirine girer)
- Kabrinde ateş yanar
- Allah ona yılan musallat eder ki kiyamete kadar ona eşlik ederek (vurarak) kıyamete kadar azap eder
Kiyamette- Allah ona yüzünün üzerinde sürünerek mulat eder ceheneme kadar
.: Karamelim.NeT namaz kılmayanların başına gelecekler - Karamelim.NeT
- Allah ona gazapla bakar ki yüzünün eti eriyip gider
- Allah onu en küçük günahlardan bile hesaba ceker af etmez
Rabbim namazı dosdoğru kılanlardan eylesin İNŞAAllah.
Amin
FAZİLETLERİ:
Resulullah "Bana haber veriniz ki kimin evinin önünden bir ırmak geçse ve beş defa o ırmaktan yıkansa onun üzerinde pislik kalır mı?" buyuruyor. Ashab da "elbette kalmaz" diyor işte günde beş vakit namaz kılanın durumu da böyledir. Yine Resulullah "insanlar beş sıkıntıda kalacaklardır. Birincisi ölüm anı ikincisi kabirde üçüncüsü münker nekir suallerine cevap dördüncüsü seyahat yani suallere cevaba göre günah ve hasenatın sevabının dağıtılması beşincisi Sırattır." buyurunca Hz.Ebubekir ve ashab ağlamaya başladı.
CEBRAİL (AS): "ALLAH-U TEALA EBU BEKİR'E SELAM SÖYLEDİ"
Bunun üzerine Cebrail (as) gelerek "Ya Resulullah Allah-u Teala Ebubekir Sıddık'a selam söyledi. O her zehirin bir de panzehiri her hastalığın bir şifası olduğunu bilmiyor mu? Kim sabah namazını kılarsa ölümü ve ölüm anındaki durumu kolay olur. Kim öğle namazını kılarsa Allah onun kabrini nurlandırır. ikindi namazını kılana münker ve nekir sorularına cevap kolaylaştırılır. Akşam namazını kılanın sevabı artırılır. Yatsı namazını kılan sırat köprüsünü yıldırım gibi geçer." buyurdu.
Resulullah Efendimiz "Eğer benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler çok ağlardınız" buyurmuşlardır. Hz. Ali (ra.) bildirdiği hadisi şerifte "Bir kimse hafife alsa namazını Allah-u Teala o kimseyi on beş bela ile cezalandırır.
1-Salih ve saliha kimselerin defterinden silinir.
2-Hayatından bereket kaldırılır.
3- Rızkının bereketi kaldırılır.
4-Bir hayır hasenatta bulunsa da onu kabul edilmiyor.
5-Duası kabul olunmaz.
6-Salihin duasından nasip almaz. Kendisi kılsa milyarlarca Müslümanın duasından nasibini alıyor.
7-Ölürken ateş içinde kalır su bile içemez
8-Ölümü ansızın olur. Tövbe edecek zamanı bulamaz.
9-Ölürken üzerine büyük ağırlık gelir.
10-Kabir onu sıkar.
11-Kabirde zulmette kalır.
12- Münker ve nekir suallerine cevapta kusurlu olur.
13-Kabrinden kalktığında Allah-u Teala ondan razı olmaz.
14-Hesabı şiddetli olur.
15-Cehenneme sevk olunur."
"NAMAZI TAM OLANLARA KIYAMETTEKİ SORGULAMALARDA KOLAYLIK GÖSTERİLİR"
Peygamber Efendimiz "Kıyamette muhasebeye evvela namazdan başlanır. Eğer namaz sorularına cevap verilirse diğer suallarde kolaylık gösterilir." buyurmaktadır.
"Namazı huşu ile kılanlar felah bulurlar." Mü'min suresi 1. ve 2. ayet mealidir. Namazı huşu ile kılmakta tarikat ile mümkün olur. Namazı ehven tutanların başına gelecekleri Resulullah(sav) şöyle buyurmaktadır: (Yani namazı tam manasıyla vaktinde kılamayan gelişigüzel kılanlara)
“Dünyada olan zararları :
1- Rızkından bereket kalkar
2- Hanesinden bereket kalkar
3- İman nurunu kaldırır.
4-Müslümanlar yanında da ayıplanır.
Ölüm anındaki zararları:
1- Susuz olarak vefat eder. Su yanında olsa dahi kullanamaz.
2- Aç olarak ölür
3- Ruhunu almak güç olur.
4- imansız gitmesi muhtemeldir.
Kıyamette ki zararları:
1- Kabirden kalkınca yüzü siyah olarak kalkar.
2-Hesabı gayet güç olur.
3- Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden uzak olduğu alnında yazılı olur.
4-Cehennemdekilere dahil olur.
Çünkü namaz edepsizlikten akıl ve şeriata uymayan her şeyden uzak tutar" buyuruyor Cenab-ı Allah. Ana babalar çocuklarını çok sever. Çirkin dahi olsalar çok sever. Eğer insan Cenab-ı Allah'ı severse her emri de hoş görülür ve sevilir. Bir ayeti kerimenin mealinde buyuruyor ki :
“Müslümanın cennette de cehennemde de makamı vardır. Eğer namazı devamlı olarak kılarsanız cennetteki makama ulaşırsınız.” Mesela; yatsı namazını kılarsanız yatsı için cehennemde yanan ateş söner. Sabah namazı için yanan ateş devam eder. Eğer sabah namazını kılarsanız o da söner. Böylece yanıp sönmeler devam eder.
HUŞU İLE NAMAZ NASIL KILINIR?
Namaza başlarken kendimizi sırat köprüsünün üzerinde görmemiz lazım. Sağımız cennet solumuz cehennem. Arkamızda ise Azrail as. Var. İki kaşımız arasında da Kabe'yi Muazzamayı göreceğiz.
Ellerimizi kaldırdığımızda da ellerimizin biri dünyayı öbürü de ahireti temsil edecek. 'Ya Rabbi emrin olan namazı huzurunda kılmak için geldim.' demeliyiz. Allahu Ekber deyip elini kaldırdığın zaman bütün aklın ve şuurunla beraber bu tekbiri alacaksın. Farzdır. Yani 'Ya Rabbi sen büyüksün' deyip dünyayı arkaya atıyorum diyorsun. Ellerini bağladığın zaman da 'Ya Rabbi ne kadar kötü düşüncelerim varsa huzuru ilahinde bunları dağıtıyorum1 diyorsun. Ondan sonra subhaneke ve fatihadan sonra rükuya varırsın. Rüku islam'la beraber gelmiştir. Önceden direk secdeye varılıyordu. Rükuda 'Ya Rabbi ben Sen'i noksan sıfatlardan tenzih ediyorum. Ya Rabbi ben kemal sıfatınla Sen'i takdis ederim' diyorsun. 'Ya Rabbi ben Sen'in büyüklüğünü söylemekten acizim. Sen kendi büyüklüğünü nasıl biliyorsan ben de öyle kabul ediyorum' diyeceksin.
ALLAH SANA GÜNDE BEŞ DEFA RANDEVU VERİYOR!
Namaz Allah ile kulun buluşmasıdır. En büyük zikir namazdır. Allah sana beş sefer randevu veriyor günde. Namaz kulun Allah'la konuşmasıdır. Bu fırsatı kaçırmamak lazımdır.
SECDE YERİNE BAKMAK GÖZBEBEĞİNİ DİNLENDİRİR!
"Namaz gözümün nurudur " diyor Resulullah.. Kıyamda secdeye bakacaksın. Gözbebeğinin en iyi dinlendiği andır. Beyin hücresi tam kapasite ile namazda çalışıyor. Glikoz beyin hücrelerine namazda ayakta iken yüzde 25 rükuda yüzde 40 secdede ise yüzde 75 oranında intikal ediyor.
NAMAZ TANSİYONA BUNAMAYA İYİ GELİR!
Onun için beş vakit namaz kılan buna-maz. Aynı zamanda tansiyonu da yükselmez. Belden yukarda olan kan namazda rükuyla aşağı indiği için tansiyon düşer. Görüyorsunuz namaz ibadetinde Cenab-ı Allah peşin fayda veriyor.
İNGİLİZ DOKTOR ABDEST SUYUNU TAVSİYE EDİYOR!
Bir ingiliz doktor 746 çeşit hastalık vardır. Bunun 2/3'si abdest suyuyla giderilir" diyor. Çünkü ağızdan burundan giren mikrop abdest suyuyla temizleniyor. Namaz kılarsan vücudunun direnci artıyor. Allah seni bu abdestle koruyor. Sonra imanını kurtarıyorsun. İnsan namaz kılmaya mecburdur. Çünkü Cenab-ı Allah buyuyor ki: "Ben insanları ve cinleri Bana ibadet etsinler diye yarattım". Buraya dikkat edin. "Sizi ve cinleri kendim için yarattım beni tanıyasınız ibadet edesiniz diye yarattım" buyuruyor..
Beyninin altında gudde var. Bu vücuttaki yüzlerce guddeyi orkestra şefi gibi yönetir. Üzüntü huzursuzluk halinde burada spazm olur ve bütün diğerlerine -guddelerine- sinyal verir. Vücutta kasılma olur. Hormon kan damarının içine akamaz. Hormonal sistemde hastalık başlar. Bu durumda da doktor bir şey yapamaz. Bunun çaresi buradaki spazmı kaldırmak. Bu nasıl olur? Allah iman etmekle güvenmekle sevmekle olur. islam'ın altı şartını yaşarsan dosdoğru iman etmiş olursun. Böylelikle oluşan sevgide hormona akar. Demek ki Birbirimizi sevmeliyiz ihlas içerisinde yaşarsak Allah bize rahmet eder.
ALLAH-U TEALA BUYURUYOR: "İHLAS BENİM SIRRIMDIR. BEN ONU SEVDİĞİM KULUMUN KALBİNE VERİRİM"
İhlas nedir? Allah "O benim sırrımdır. Ben onu sevdiğim kulumun kalbine veririm" buyurur. Bunu melek bilmez ki sevap yazsın.. Şeytan bilmez ki bozsun ihlassız amel Allah tarafından kabul görmez.
Cenab-ı Allah insanı yaratırken bu guddeye insanın şifresini koyuyor. Bizim yaradılışımız bünyemiz Allah'a ibadet etmeye uygun şekildedir. Nefse muhalefet etmek şart. istersen evliya ol. Çünkü nefis Allah'ın en büyük düşmanıdır.
CENAB-I HAKK "SEVDİĞİM KULUMA MUSİBET VERİRİM" BUYURUYOR!
İslam'ın 6 şartını nefsinde aksiyon olarak yaşayan müstesnadır. Başına gelen musibete sabredeceksin. Cenab-Hakk ben sevdiğim kuluma musibet veririm buyuruyor. Çünkü kulunun günahlarından temizlenmesi için bu musibeti Cenab-ı Allah veriyor. Bela musibet geldiği zaman haline şükredersen Allah senden razı olur. Sabredersen Cenab-ı Hakk seni Sıddıklar zümresine koyuyor. Yani Peygamberlerden sonra geliyorsun.
DOKTORLAR HAYRETLER İÇERİSİNDE KALIYOR!
Veremli bir hasta çocuğu doktora götürüyorlar. Tahlilden sonra veremin dördüncü devresi görülüyor. Babasına "Amca bunu köyüne götür döşeğinde rahatça ölsün" diyorlar. Köye dönüyorlar. Köyün yaşlılarından biri bu çocuğa diyor ki: "Oğlum kabirde ilk sual namazdır. Namazını kıl ve kazalarını da boş zamanlarında kıl" diyor. Ve çocuk namazlarını ve kazalarını nafileleri kılıyor. Akciğerdeki zarlarda barınan mikrop vücut hareketleriyle ölür. Çocuk kazaları da kılmaya başlayınca "Anne bana pirzola yap köfte yap" diyor iştahı açılıyor iki ay geçiyor ve kendisinin iyileştiğini hissediyor. Gene istanbul'a gidip aynı doktora muayene oluyor. Doktorlar şaşırıyor bakıyorlar ki verem mikrobu ortadan kalkmış! Yerinde beyaz kireç şeklinde bir leke var. Çocuğa nasıl tedavi olduğunu hayretle soruyorlar. Nasıl oluyor bu işler? Namazdaki hareketler akciğerdeki mikrobun faaliyetini önlüyor. Namaz kılan insan vereme yakalanmaz. Diyelim ki mikrop vücuda girdi. Karaciğere sinyal gidiyor. "Bende verem mikrobu var. Daha özel hücre imal et" diyor. Ve karaciğer normal hücrelerin 6 misli hücre imal ediyor. Bu hücre mikrobu yutuyor ama hazmedemiyor. Ne olacak? Diğer hücreler onun etrafında kalsiyumla hava boşluğunu örüyorlar. Hava boşluğu kalkıyor. Verem mikrobu o hücrenin içinde havasız kalıyor ve ölüyor ve film çekilince o mikrop beyaz kireç şeklinde görünüyor. Tıbbi açıklaması budur.
Bir insana namazı sevdirmek için neler yapmalıyım? öyle bir davranış veya söz Allahın izniyle etkilemeli ki her vakit o aklına gelmeli. bana yol gösterebilir misiniz?
Namaz konusunda tembel davranmamızda ve onu zevk ile kılmamıza mani olan bazı nedenler vardır:
1- Günah ve isyanlarımız
2- İmanın taklidi olması,
3- İbadetleri kime karşı işlediğimiz tam olarak bilmemek
4- Namaz ve ibadetlerin bizim fıtri vazifemiz olduğunu bilmemek ve bir yük olarak görmek
5- Namazla bütün mahlukatın yaptığı vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,
6- Namaz kıldığımız vakit mevcudatın bizden razı olduğunu bilmemek,
Allah'ımız bizi yoktan var etti. Taş olabilirdik, ağaç veya hayvan olabilirdik. Hattâ bir canavar da olabilirdik. Fakat insan olarak yaratıldık. Bunun yanında Hıristiyan, Yahudi veya Budist de olabilirdik. Ama Müslüman olduk.
Bu nimetler ilk anda aklımıza gelmeyebiliyor. Daha bunlar gibi düşünemediğimiz o kadar nimetler var ki, saymakla bitmez. Bize bir kalem hediye edene teşekkür ediyoruz, bir kitap verene minnet duyuyoruz. Çünkü bunu insanlığın ve nezaketin gereği olarak yapıyoruz. Ya bize bu kadar nimetleri verene teşekkür etmek, minnet duymak gerekmez mi?
İşte namaz en büyük şükür, en açık teşekkürdür. Namaza bütün vücudumuzla katılıyoruz: Elimiz, ayağımız, gözümüz, dilimiz, başımız; aklımız, kalbimiz, hayalimiz bütün duygularımızla... Böylece bütün bu organ ve duygularımızla Allah'ımıza şükrümüzü iletmiş oluyoruz.
Namaz kılmayan insan böyle bir teşekkürü bile yapmıyor. Milyarlar verse elde edemeyeceği nimetlere sahip olmanın değerini fark edemiyor. Allah göstermesin, gözümüzün birisini kaybet sek, dünyanın parasını harcasak yerine aynısını koyabilir miyiz? Bir kaza sonunda dilimizi kaybetsek, fakat bütün dünyanın yarısını versek bir dil bulabilir miyiz?
İnsan olarak her şeye sahip olmak istiyoruz. Dünyada ne varsa bizde de aynısının bulunmasını arzu ediyoruz. İhtiyaçlarımız o kadar çok ki... Sadece bu dünya ile de yetinmiyoruz. Sonsuz bir hayat istiyoruz, Cenneti istiyoruz, Peygamberimizle birlikte olmayı diliyoruz.
Bunları elde etmeye gücümüz yetmeyeceğine göre kimden isteyeceğiz? Her halde bu dünyayı, yıldızlan, gökleri ve âhireti var edenden isteyeceğiz. Onu istemenin de yolu Allah'ı kendimize sevdirmekle olur. Kendimize Allah'a sevdirmenin en iyi yolu da Onun huzurunda her gün beş defa eğilmek, secdeye varmakladır.
Böylece namaz kılmakla Rabbimizin huzuruna çıkmış oluyoruz. İçimize sevinç doluyor, neşe doluyor ve mutluluk doluyor. Kendimizi uçacakmış gibi hissediyoruz; tatlı bir heyecan duyuyoruz. Nasıl heyecan duymayız ki? Bir müdürün, bir valinin, bir bakanın karşısına çıkınca kendimizde nasıl bir sevinç ve heyecan hissediyoruz. Oysa namazda müdürün de, valinin de, bakanın da; hattâ bütün kâinatın Yaratıcısının huzuruna çıkıyoruz. Böyle bir mutluluğu kaçırmak ister miyiz hiç?
Acıkınca yemek yiyoruz, susayınca su içiyoruz, uykumuz gelince uyuyoruz. Böylece o ihtiyaçları gideriyoruz. Ama insan sadece ağız ve mideden ibaret değil ki... Aklımız var düşünüyoruz, kalbimiz var duygular taşıyoruz, ruhumuz var, sonsuz bir hayatı istiyoruz. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ihtiyaçlarını nelerle karşılayacağız; hangi gıda vererek bu latifelerimizi doyuracağız? İşte aklımızın gıdası, kalbimizin ihtiyacı, ruhumuzun rahatı ancak el bağlayıp namaza durmakla temin edilmiş olur.
Namaz kılmakla hem maddeten, hem de manen temizlenmiş oluyoruz. Abdest almakla maddi temizliği yapıyoruz; namaza durmakla da günah ve hatalarımızın kirlerinden arınıyoruz.
Peygamber Efendimizle Sahabiler arasında geçen şu kısa konuşma bu meseleyi çok güzel bir şekilde açıklıyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir gün Sahabilere sordu:
"Ne dersiniz? Birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, o kimse o ırmakta günde beş defa yıkansa, vücudunda kirden iz kalır mı?"
Sahabiler cevap verdiler: "Hiçbir kir kalmaz, yâ Resulallah." O zaman Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allah, namaz sayesinde günahları siler, temizler."
Namazdaki asıl temizlik manevî olanıdır. Ruhumuzun ve kalbimizin sık sık temizlenmesine ihtiyaç vardır. Çünkü el, ayak gibi organlarımız nasıl çeşitli sebeplerle kire, toza, toprağa bulanıyorsa, insanlık icabı işlediğimiz çeşitli günah ve kusurlar sebebiyle ruhumuz da manevî kirlere bulanmaktadır. Ama insan ruhunu ve kalbini tutup suya sokamaz. Onun da kendine göre bir yıkama usulü vardır. Bunun yıkanması namazla olur.
Namaz kılmaya alışmamış olan kimseler, bu ezikliği hafifletecek sebepler ararlar. Namaz kılanlarda gördüğü kusurları büyüterek onların da kendisi gibi kusurlu olduklarını, dolayısıyla aralarında pek büyük bir fark olmadığını düşünmeye başlarlar. Kendi kusurunu küçültür, namaz kılanın küçücük bir kusurunu büyütür, hatta "Kalbim temiz!" gibi bahanelerle kendisinin daha üstün durumda olduğunu dahi iddia etmeye başlar.
Aslında insan olarak hiç kimse kusur ve günahlardan arınmış değildir. İbadetlerinde devamlı olan kimsenin bile kendisine göre bazı kusurları olacaktır. Ne var ki işledikleri kötülükler bakımından insanlar arasında bir karşılaştırma yapılsa, namaz kılanların bu konuda daha geride kaldığı görülür.
Evet, sigara içmeyenlerde akciğer kanseri görülür; ama içen kimselerin bu hastalığa yakalanma ihtimali daha fazladır. Bunun gibi her gün beş defa Rabbini hatırlayarak Onun huzuruna çıkan bir kimsenin kötülük yapma ihtimali ile Rabbini ancak başı derde düştüğü zaman hatırlayan bir kimsenin kötülük işleme ihtimali arasında büyük bir fark olacaktır.
Ayrıca namaz insanı kötülüklerden alıkoyan Kur'ân-ı Kerimde bu mesele şöyle anlatılıyor.
"Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Ne yaparsanız Allah hakkıyla bilendir."

















.jpg)





.jpg)












