Allah insanı nasıl korur?

Zünnu-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.

Bu sudan İçmek Müslümana Haram

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı,” bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: - “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!

Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti... Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır

Kuran Sırları

Bilindiği gibi DNA terimi, canlılardaki genetik malzemenin kısaltılmış ifadesidir. Genetik biliminin başlangıç tarihi ise, Mendel isimli bilim adamının 1865 yılında hazırlamış olduğu genetik yasalarına dayanır. Bilim tarihi için bir dönüm noktası oluşturan bu tarihe, Kuran’da 18:65 numaralı Kehf Suresi’nin 65. ayetinde işaret edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Nefsin Mertebeleri

BİRİNCİ DAİRE: Nefs-i Emmare: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir. Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI

Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi.

ARAPÇA ÖĞRENİYORUM

Öncelikle Hafıza tekniği konusunda size olağan üstü bir ip ucu.Sureler kolaydan zora doğru sıralanır. Bir sayfa alınarak 3′e bölünür. Önce ilk 5 satır, daha sonra diğer satırlar 5′er 5′er ezberlenir ve sonrasında birleştirilerek tekrar yapılır.

Günahın Reçetesi

Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp

Ahir Zaman Bu Zaman Mı?

Ahir zamanın kendini hissettirdiği şu günlerde, Rabbimizin ikazlarını neden duymamazlıktan geliyoruz acaba? Nereye gidiyorsunuz? Nerede Muhammed ümmeti?

Şeytan İşi

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Artan pilav

Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız.

Olgun İmana Kavuşma

MESCİD-İ Saadet'te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah'ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu:

Gönül Örtüsü Hayâ

Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir. İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde.

KÂLU BELÂ

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

AY'IN RESÛLULLAH (S.A.V)'A SELAM VERMESİ

Ebû Kubeys dağının altında duruyorduk.Ay doğu tarafından göründü.Yükselerek yukarı çıktı. Nûru bütün âlemi doldurmaya başladı.Göğün ortasında kâmil bir dolunay haline geldi...

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Üzeyir A.s Kıssası (Cümle Kapısı-Semerkant tv -Şemseddin Bektaşoğlu)



Üzeyir Aleyhisselam'ın bir Kıssası. Gerçi sureyi Bakara 259 ayeti kerimede. Bir kimse olarak zikrediliyor ama mufessirler ekseriyetle bunun Üzeyir aleyhisselam olduğunu beyan etmişler. Biz de onlara uyarak İnşallah Üzeyir aleyhisselam olarak meseleyi arz edeceğiz.

Bakara suresi 259

أَوْ كَٱلَّذِى مَرَّ عَلَىٰ قَرْيَةٍ وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّىٰ يُحْىِۦ هَٰذِهِ ٱللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا ۖ فَأَمَاتَهُ ٱللَّهُ مِا۟ئَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۥ ۖ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ ۖ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ۖ قَالَ بَل لَّبِثْتَ مِا۟ئَةَ عَامٍ فَٱنظُرْ إِلَىٰ طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ ۖ وَٱنظُرْ إِلَىٰ حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ ءَايَةً لِّلنَّاسِ ۖ وَٱنظُرْ إِلَى ٱلْعِظَامِ كَيْفَ نُنشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا ۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۥ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, bir şehre uğramıştı, altı üstüne gelmiş, ıpıssız yatıyordu. "Bunu bu ölümünden sonra Allah, nerden diriltecek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti, "Ne kadar kaldın?" diye sordu. Oda: "Bir gün, yahut bir günden eksik kaldım." dedi. Allah buyurdu ki: "Hayır, yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, hele eşeğine bak, hem bunlar, seni insanlara karşı kudretimizin bir işareti kılalım diyedir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyoruz? Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?" Böylece gerçek ona açıkça belli olunca: "Şimdi biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir." dedi.

     Üzeyir aleyhisselam. Peygamber mi nebimi  bu hususta ihtilaf var. Ama Anlatacağımız Hadise Harikulade bir hadisedir. Eğer peygamber se bir mucizedir değilse  keramettir. O bir kasabaya uğradı. Kasabanın başından bir felaket geçmiş musibete uğramış  evler harabolmuş  çatılar üstüne çökmüş. Efendim halkı perişan olmuş. Her şey tarumar olmuş yani hayat namına hiçbir şey kalmamış bir beldeye varınca mahmur evler olmuş. Ondan sonra meyveli ağaçlar olur sebzeler olur. Bahçeler olur akan sular olur içinde cıvıl cıvıl yaşayan Onlar olur ötüşen Kuşlar olur bunlar neyi gösterir? O beldenin mahmur bir belde olduğunu orada bir hayat olduğunu  bize gösterir.

     Üzeyir  Aleyhisselam'ın uğradığı bu kasaba ise bunun tam tersi harap bir halde Zehra aleyhisselamdan ve bindiği eşeği  var. Orada mola verdi. Meyve Tarih kitaplarında incir ve üzüm gibi ifade ediliyor. Kuranı Kerim'de o kadar tasviri yok meyve olarak geçiyor. Merkebin i bağladı O kasabaya baktı hazin hazin  ve tefekküre daldı. Acaba bu kadar harabiyet ten sonra buralar bir daha imar olur mu buralara bir daha medeni bir hayat olurmu  diye Tefekkür etti.Neticesinde de her şey öldükten sonra yok olduktan sonra böyle harap olduktan sonra Cenabı Hak Acaba nasıl bu ölüleri diriltecek diye de bir sual geldi aklına.O kasabaki ölülerin tekrar nasıl diriltilip hayat verileceği hususunu Tefekkür ederken uykuya kaldı. Uyudu ve Allah onun ruhunu  kabz ettirdi. Yani sadece uyuma değil. Üzeyir aleyhisselam  öldü orada.

      Kendisi yanındaki meyveleri   merkebi 100 yıl Kaldılar. Sonra uyandı. Sabah oluyordu. Uyandığın  da akşama yakındı.  Cenabı Hak ona sual etti. Sen ne kadar uyudun dedi.  Bedenine  baktı  bedende değişiklik yok . Sabah yatmıştım akşam da uyandım. Bir gün herhalde uyudum dedi. Allahu Teala ona buyurdu. Sen 100 sene kaldın burada.  Yani o ölü halinde orada Toprağın üstünde Allahu Teala onu 100 sene geçirdi şaşırdı. Tabi bu 100 sene deyince. Eşeğinin kemiklerine baktı. Tabii o da ölmüş ve çürümüş etler gitmiş. Sadece kemikler kalmış orada. Ama bir garip  100 sene önce hani yediği meyveler var ya onlar da taptaze yanında duruyor. Onların tazeliğine bakarak o sabahtan akşama dedi. Değil mi yani 100 sene?.

      Bir meyve birkaç günde bozulur yani. Merkebin kemiklerini görünce anladı. O kadar sene geçtiğini. Cenabı Hak onun gözünün önünde merkebin tekrar kemiklerini bir araya getirtti. Ona et giydirdi tekrar can verdi. Üzeyir aleyhisselam seyretti  o zaman. Uyumadan önce tefekkürdeydi ya acaba bu ölenler nasıl dirilecek hayat tekrar nasıl verilecek diye.Ya Rabbi sen her şeye kadirsin yakınım geldi. Tamam dedi. Maddi olarak Allahu Teala ona ölüleri nasıl  dirilteceğini 100 sene Orada ölü bırakarak ve bu 100 sene zarfında Allah kimseye de onların  cesedini göstertmedi.

      Yani o arada o belde yıllar sonra tekrar padişahlar geldi imar etti evler yeniden yapıldı.  Bahçeler yeniden  düzenlendi .Baktı ki o uykuya daldığı şehirle kasaba ile uyandığında arasında çok fark var çok mağdur olmuş yani .Hem kasabayı  Hem kendisini tekrar diriltti hem de gözümün önünde onun merkebine kemiklerden  etlere deriye can verdi diriltti bu şekilde .Rabbil alemin ölüleri nasıl diriltecek ona gösterdi,  kafasındaki sual gitti kat'i olarak buna iman ettim dedi.  Yine  tebliğe başladı. Tevrat'ın hükümlerini hatırlattı. Başından geçenler de tabi ortaya çıktı. Üzeyir a.s imtihan ettiler. imtihandan da geçti kitaplarda teferruatı var. Sonra anladılar ki bu Üzeyir a.s.

      Aradan 100 sene geçmiş . Bu sefer böyle bir hadise'nin harikulade değil fevkalâdelik Karşısında beni  İsrail Allah'a olan imanları artacak. Allah'ın kudretine ve kudretinin azametine Allah'ın ölüleri diriltme vasfına ismine artık  imanlarını kuvvetlendirecekken daha ileri gittiler. Üzeyir Allah'ın oğlu dediler. Hristiyanların düştüğü hataya daha önceden beni İsrail  düştü. Yahudiler düştü. Bu Hadise karşısında Üzeyir Allah'ın oğlu diyerek küfre düştüler. Allah oğul edinmekten münezzehtir. Doğurmaktan Doğru  değil mi? Lem yelid velem yulet işte İhlas Suresi .Tevhid inancın  da bunun yeri yoktur. Hadise Tabii Bakara suresinin 259. Ayeti kerimesinde verilmiştir.

Şemseddin Bektaşoğlu hocamız.






Türbedarının anlattıklar.





Diğer bir Kaynaktan anlatılışı

Kuran-ı Kerim'de adı geçen, ancak peygamber mi, evliya mı olduğu kesin olarak bilinmeyen üç mübârek kimseden biri de, Üzeyr aleyhisselâmdır. Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra M.Ö. 586 yılında Kudüs’e saldıran Bâbil kralı Buhtunnasar (Nabukednazar), Kudüs şehrini ve Mescid-i Aksa’yı yakıp yıktı, binlerce kişiyi kılıçtan geçirdi ve yetmiş bin kişiyi de esir alıp Bâbil’e götürdü. Esirler arasında Danyal (a.s.) ile Hz. Üzeyr de vardı.

Genç olan Hz. Üzeyr bir yolunu bulup Bâbil zindanından gizlice kaçtı ve bir merkebe (eşeğe) binip her tarafı yakılıp yıkılan ve içinde tek bir kişinin yaşamadığı ıssız Kudüs harabelerine geldi.

Uzun ve zahmetli bir yolculuktan geldiği için çok yorgundu ve karnı da acıkmıştı. Kudüs’te ekmek, yemek yoktu ama meyveler olmuş yerlere dökülüyordu ve toplayan da yoktu. Merkebini bir yere bağladıktan sonra bir kaç salkım üzüm ile biraz incir topladı, üzümlerin suyunu sıktı ve sonra yere oturup ıssız ve korkunç bir harabe haline gelen Kudüs’ü düşünmeye başladı.

Ya Rab! Hz. Dâvûd’un başlattığı ve oğlu Hz. Süleyman’ın tamamladığı şu kutsal Mescid-i Aksâ yakılıp yıkılmış ve mübârek Kudüs şehri korkunç bir harabeye dönmüş. Yanan evler, çöken çatılar, üzerine yıkılan taş yığını duvarlar ve cansız birer iskelet yığını haline gelen binlerce Kudüs halkı.

Hz. Üzeyr, korkunç bir harabe haline gelen bu ölü şehri acaba Allah tekrar nasıl diriltir? Taş ve iskelet yığınına dönüşen bu yerde artık insanlar yaşar mı? Yeniden evler, dükkânlar yapılıp çarşılar, pazarlar kurulur mu? diye düşünürken, uykuya daldı.

Yüce Allah buyuruyor:

Allah (uykuda canını alıp) onu yüz yıl ölü bıraktıktan sonra tekrar diriltti. “Ne kadar (ölü) kaldın?” dedi. O da: “Bir gün ya da daha az kaldım” dedi. Allah: “Hayır, yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine (incire) ve içeceğine (üzüm suyuna) bak, bozulmamış. Bir de merkebine bak (kemikleri bile çürümüş). Seni insanlara ibret kılalım diye (bunları yaptık). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor ve sonra nasıl et giydiriyoruz” dedi. (Merkebin yeniden dirilişi) kendisine apaçık belli olunca, “Şimdi iyi biliyorum ki, Allah’ın her şeye gücü yeter” dedi. (Bakara, 259)

Hz. Üzeyr kuşluk vaktinde yatmıştı. Allah (c.c.) yeniden diriltip “Ne kadar (ölü) kaldın?” diye sorduğu zaman akşam üzeri idi. Uykudan uyanır gibi yeniden dirilen Hz. Üzeyr, ilk bakışta güneşi göremeyince “Bir gün” sonra henüz güneşin batmadığını görünce, “ya da daha az kaldım” dedi. Bunun üzerine Allah (c.c.) “Hayır yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine (topladığın taze incire) ve içeceğine (sıktığın üzüm suyuna) bak, bozulmamış (taptaze duruyor). Bir de merkebine bak (kemikleri bile çürümüş). Seni insanlara ibret kılalım diye (bunları yaptık)” buyurdu. “Şimdi sen (çürümüş) kemiklere bak, (da ibret al). Onları nasıl düzenliyor (bir araya getiriyor) ve sonra nasıl et giydiriyoruz”.

Hz. Üzeyr şaşkın şaşkın kemiklere bakarken, hafifçe bir rüzgar esip çürümüş kemikleri bir araya toplayıp düzenledi, sonra yerden ot biter gibi kemiklerin üzerinde etler bitti. Sonra derisi, tüyleri derken, ölüp çürüyen merkep bir anda canlanıp ayağa kalkıverdi. Yeniden dirilme olayını gözleri ile gören Hz. Üzeyr: “Şimdi iyi biliyorum ki, Allah’ın her şeye gücü yeter” dedi ve îmanı ilme’l-yakînden, hakka’lyakîn derecesine ulaştı.

Hz. Üzeyr yüz yıl önce toplamış olduğu taze incirleri yedi, sıktığı üzüm suyunu içti ve sonra yeniden dirilen merkebine binip hüzünle Kudüs harabelerini dolaşmaya çıktı.

Ancaak!
Yüz yıl gibi uzun bir zaman dilimi içinde pek çok küresel olaylar olmuş, köprülerin altından çok sular akmış ve Bâbil Devleti yıkılıp İran’ın egemenliği altına girmişti.

Mescid-i Aksâ’yı ve Kudüs’ü yakıp yıkan, kadın, erkek, yaşlı ve çocuk demeden binlerce kişiyi acımasızca kılıçtan geçiren ve yetmiş bin kişiyi de esir alıp Bâbil’e götüren Buhtunnasar’a da dünya kalmamış ve o da sonuçta kara toprağa girmişti.

Buhtunnasar’ın ölümünden sonra Bâbil’i ele geçiren İran hükümdarı Şireveyh, Bâbildeki bütün esirleri serbest bıraktı ve topluca Kudüs’e gitmelerine yardımcı oldu. Ayrıca Mescid-i Aksâ’yı ve Kudüs şehrini yeniden inşa etmeleri için gereken her türlü maddî desteği sağladı.

Bu gelişmelerden haberi olmayan Hz. Üzeyr, Kudüs harabelerini dolaşayım derken, eskisinden daha güzel ve daha düzenli yepyeni bir Kudüs’le karşılaşınca şok oldu.

Yepyeni evler, dükkânlar yapılmış, çarşılar, pazarlar kurulmuş ve Mescid-i Aksâ yeniden inşa edilip ibâdete açılmıştı. Erkekler çarşıda, pazarda alış-veriş yaparken, kadınlar da evlerinin önünde oturup el işleri yapıyor ve çocuklar da sokaklarda oynuyordu.

Hz. Üzeyr gördüklerim hayal mi, gerçek mi diye Kudüs sokaklarında dolaşırken, yakınlarını da soruyor ve her birinin ya esarette ya da esaretten sonra öldüğü haberini alıyordu. Sen kimsin? diye soranlara “Ben Üzeyr’im” diyordu ama 25 yaşlarında bir genç olduğundan kimse ona inanmıyordu. Doğup büyüdüğü sokak aralarında dolaşırken, gözleri hiç görmeyen ve ayakları kötürüm olan çok yaşlı bir kadınla karşılaştı ve ona, Üzeyr’in evini biliyor musun diye sordu. Kadın, sesin bana yabancı gelmiyor ama sen kimsin? deyince, ben Üzeyr’im dedi. Kadın çok gençsin deyince, Allah beni öldürdükten yüz yıl sonra tekrar diriltti dedi.

Kadın, Üzeyr Tevrat’ı ezbere biliyordu, eğer sen Üzeyr isen Tevrat’ı oku bakalım dedi. Hz. Üzeyr Tevrat’ı okumaya başlayınca orada bulunanlar, acaba gerçekten Tevrat’ı mı okuyor diye kuşkuya düşünce içlerinden biri, Buhtunnasar, Mescid-i Aksâ ile birlikte bütün Tevratları yakarken, dedem gizlice bir Tevrat’ı alıp filan tepeye gömdüğünü Bâbil esaretinde bana söylemişti. Hemen o tepeye gidip Tevrat’ı bulalım ve Üzeyr’in okudukları ile onu karşılaştıralım dedi.

Derhal o tepeye gittiler ve gömülü olan Tevrat’ı bulup getirdiler. Hz. Üzeyr’in okudukları ile o Tevrat’ın aynı olduğunu görünce, Allah ölümünden yüz yıl sonra bunu dirilttiğine ve gerçekten Tevrat’ı ezbere bildiğine göre, haşâ! (Kesinlikle hayır) bu Allah’ın oğludur dediler.

Yüce Allah buyuruyor:

Yahudiler, Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar da, Mesih (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarında (sakız gibi) geveledikleri sözlerdir. (Gerçekte onlar) daha önce kâfir olanların sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin! (Haktan bâtıla) nasıl döndürülüyorlar. (Tevbe, 30)

Kaynak:
www.ihvanlar.net

Günlük fıkıh ilmi


“Fıkıh kelimesi, Arapçada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, yani dördüncü babdan olunca, bilmek, anlamak demektir. Beşinci babdan olunca, İslâmiyetin hükümlerini bilmek, anlamak demektir. Ahkam-ı islâmiyyeyi, İslâmiyetin hükümlerini bildiren ilme Fıkıh ilmi adı verildi. Fıkıh bilgilerini bilen kimseye Fakîh denir. Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lazım olan işleri bildirir. Hadis-i şerifte;
(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir) buyuruldu.

Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden, hadis-i şeriflerden, icma-ı ümmetten ve kıyâstan meydana gelmektedir. Fıkıh bilgisinin bu dört kaynağına Edille-i şer'iyye denir. Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:
1- İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, cihat yani dinin emir ve yasaklarını yaymak. Her birinin dalları çoktur. Cihada hazırlanmak ibadettir. Peygamber efendimiz din düşmanları ile cihadın iki türlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihada hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farzdır. Bu cihadı devlet yapar. Milletin, devlet kanunlarına, emirlerine uyarak cihada iştirak etmesi farzdır. Zamanımızda ikinci savaş, yani dinsizlerin yazı, film, radyo ve her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihaddır.

2- Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.

3- Mu'âmelât olup, alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras gibi birçok bölümleri vardır.

4- Ukûbât, yani Had denilen cezalar olup, başlıca altı kısma ayrılmaktadır: Kısâs, sarhoşluk, sirkat, zina, kazf, riddet, yani mürted olmak cezalarıdır. Cezalar günahı takip ettiği için Ukûbât denir.”

Sual: Mealden mi yoksa fıkıh kitabından mı dini öğrenmeyi tavsiye edersiniz?
CEVAP
Mealden tefsirden din öğrenilmez. Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
Kur'an-ı kerimdeki Allah’ın ipine sarılın ifadesindeki ipten maksat, cemaattır. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı a'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullah efendimizin ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Kurtuluş, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasındadır. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine uymayan, bid'at ehlidir. (Tahtavi)

Muhammed Hadimi hazretleri buyurdu ki:
(Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, âyet ve hadise uymuyor gibi görünse de, mezhebimizin hükmüne uyulur. Yahut başka bir âyet veya hadisle değişmiştir, yahut tevil edilmesi gerekir. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadis değil, âlimlerin kitaplarını okumak gerekir.) [Berika]

Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
(Bir işte anlaşamazsanız bu işin hükmünü, Allah ve Resulünden anlayın!) [Nisa 59]

Buradaki Anlayın emri müctehid âlimler içindir. Çünkü Allahü teâlâ, âlimlere sorulmasının gerektiğini bildiriyor. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) [Nahl 43]

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]

(Fıkıh öğrenmek her müslümana farzdır. Fıkhı öğrenin ve öğretin, cahil olarak ölmeyin!) [İ. Maverdi]

(İbadetlerin en kıymetlisi, fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr]

(Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.)[Beyheki]

(Âlimlerin en hayırlısı da fakihlerdir.) [İ. Maverdî]

(Allah, iyilik etmek istediği kulunu fakih yapar.) [Buhârî]

(Fıkıh bilmeden ibadet eden, karanlık gecede eksik bina yapıp, düzeltmek için gündüz yıkana benzer.) [Deylemî]

(Hikmetsiz kalb, harap ev gibidir. Şu halde öğrenin, öğretin. Fıkıh öğrenin, cahil olarak ölmeyin. Çünkü Hak teâlâ cahillik için mazeret kabul etmez.) [İ. Sünni]

(Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M. Zühdiyye]

(Az fıkıh, çok ibadetten iyidir. İhlasla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur.) [Taberani]

Hazret-i Ebu Bekir (Ya Resulallah, savaştan başka cihad yolu var mı?) diye sordu. Resul-i ekrem buyurdu ki:
(Evet vardır. Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktır.) [Tibyan]

Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır. Fıkıh âliminin Müslümanlara sağladığı faydanın sevabı, cihad sevabından çoktur. (Redd-ül-muhtar)

Mezhep imamları, (Âlimlerden sorup öğrenin) mealindeki âyet gereğince, Kur'an-ı kerimin manasını, Tabiinden ve Eshab-ı kiramdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır. (Birgivi)

Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh, âyet ve hadislerden çıkarılmıştır. (Hadika)

Fıkıh, salih kimselerin yazdığı ilmihallerden öğrenilir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerinden derlenerek hazırlanan (Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye) kitabı, fıkıh bilgileri öğrenilecek en emin kaynaktır.

En lüzumlu bilgiler
Lüzumlu fıkıh bilgilerini öğrenmek farz-ı ayn iken, bu farzı terk edip, (İmanı araştırıyorum) diyerek ağaçların, çiçeklerin, insan ve hayvanların anatomisini incelemekle meşgul olmak haramdır. İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz. Peygamber efendimiz, (Ahir zamanda, kocakarı gibi itikad edin!) buyurarak, kocakarı gibi iman etmeyi tavsiye etmiştir. (Deylemi)

İspat ile delil ile iman olmaz. İman, görmeden inanmaktır. Kur’an-ı kerimde, salihler övülürken, (O müttekiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar ve kendilerine verdiğimiz mallardan [zekât ve her türlü hayır hasenat için] harcarlar) buyuruluyor. (2/3)

Allah'ın varlığını ispat
Sual: Hazret-i Mevlana’nın (Allah'ın varlığı sabittir, ispata çalışma, sen kulluğunu ispata çalış!) sözüne göre, akılla Allah'ın varlığını ispat etmek veya bu konudaki kelam ilmiyle uğraşmak yanlış mı? Yanlışsa hangi ilimle uğraşmalıdır?
CEVAP
İman bilgilerini anlatan kelam ilmini, akıl ve nakille ispat edecek ve sapıklara, dinsizlere anlatacak kadar bilmek farz-ı ayn olup, bundan fazlasını öğrenmek ancak din âlimlerine gerekir. Başkalarına caiz değildir. Başkaları bu ilimle meşgul olursa, bâtıla kayar, zındık olur. İslam âlimleri buyuruyor ki:
İlm-i kelam ile uğraşıp sapıtmak yanında, büyük günah işlemek hafif kalır. Ehl-i sünnet itikadını iyi öğrenmeden önce, ilm-i kelamla uğraşmanın zararı bilinseydi, bu işle uğraşmaktan, aslandan kaçar gibi kaçınılırdı. (İmam-ı Şâfiî)

Kelam ilmiyle uğraşan hep şüphe içindedir, iflâh olmaz. (İmam-ı Ahmed)

Bid’at ehli ile kelamcıların şahitlikleri kabul değildir. (İmam-ı Mâlik)

Kelam ilmiyle uğraşan imam olamaz, zamanla dinden çıkar. (İmam-ı Ebu Yusuf)

Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır. (İbni Âbidin)

Resulullah, fıkhı teşvik etti, kelamı yasakladı. (Hadîka, Hadis âlimleri)

Kelam ilmiyle uğraşanların çoğu zındık olur. (Fetâvâ-yı Bezzâziyye)

Tasavvuf sayesinde iman sağlamlaşır, şüphe getiren tesirlerle sarsılmaz. Akılla, delil ve ispatla kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. (İmam-ı Rabbânî)

İman bilgilerini, ihtiyaçtan fazla öğrenmek caiz değildir, bid’atlerin yayılmasına sebep olur. (Hindiyye)

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de buyuruyor ki:
İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanmaz. Bir hadis-i şerifte de, (Dini aklıyla ölçen kadar zararlı kimse yoktur)buyurulmaktadır. (Taberânî)

Doğru Müslüman olmak için tasavvuf ilmini, ahlak bilgilerini öğrenmek de şarttır. Fıkıh ilminden habersiz, ahlak ilmini bilmeyen kimse, itikadı da Ehl-i sünnete uygun değilse, sabahtan akşama kadar, (Allah vardır, birdir) diye bağırsa, 99 delille Allah'ın varlığını ispata kalksa, hiç kıymeti olmaz.

İbni Sakka isimli bir âlim, akla çok önem verirdi. Her şeyi akılla ispata kalkardı. Allah’ın varlığını, birliğini 99 delille ispat eder ve hep bu konu üzerinde çalışırdı. Zamanla aklının almadığı konular da çıktı, şüpheleri arttı, bocalamaya başladı. Yusuf-i Hemedanî hazretlerine bir şey sordu. O da, (Otur, senin sözünden küfür kokusu geliyor) buyurdu. İstanbul’a elçi olarak gidince, Hristiyan oldu. Hristiyan olduktan sonra da, 100 delil ile Allah’ın 3 olduğunu ispata kalkıştı. (Fetâvâ-yı hadisiyye)

Bir kocakarıya, (İbni Sakka, Allah'ın varlığını ve birliğini, 99 delille ispat eden büyük bir zattır) denince, (Demek onun 99 şüphesi var ki, şüphelerini gidermeye çalışıyor. Benim hiç şüphem yok ki, ispata kalkışayım) diyor.

Bu konuları akılla ispata kalkmamalı. Bir hadis-i şerif:
(Âhir zamanda, kocakarı gibi inanın!) [Deylemî]

Bu hadis-i şerif, (Körü körüne inanın) demiyor. (Dinimizin bildirdiklerine, akılla ölçmeden, delil aramadan inanın) demektir. Âhiret ve Sırat Köprüsü, akılla, mantıkla ispat edilemez. Mutezile; aklına sığdıramadığı için, Sırat Köprüsü ve Mirac gibi şeyleri inkâr etmiştir. Tahkik eden de, şüpheden kurtulamaz. Mesela, Sırat Köprüsü'nü akılla izah edemez ve inkâr etmek zorunda kalır; Hazret-i Ebu Bekir gibi, (O söylemişse doğrudur) diyemez. Diyebilse tahkike, araştırmaya lüzum görmez. Onun için tahkikçi, büyük tehlike içindedir.

Müşrikler, tahkikçi mantığıyla, Peygamber efendimizin İsra sûresinde bildirilen Miracını inkâr ederken, Hazret-i Ebu Bekir, aklı işe hiç karıştırmadan, (O söylediyse doğrudur) diyerek imanın zirvesine çıkmış, (Sıddık) ismiyle şereflenmiştir. Aklını atıp, Resulullah'ın bir anda Mirac'a gidip geldiğini tasdik etti, imanı güneş gibi parladı. Peygamber efendimiz, (Ebu Bekir’in imanı, bütün insanların imanları toplamıyla tartılsa, onun imanı daha ağır gelir) buyurdu. Bu zirveye çıkış, tahkikle, araştırmakla değil, aksine tahkiki bırakıp tasdikle olmuştur.

İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz. Kur’an-ı kerimde, sâlihler övülürken, (O müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3) [Yani görmeden inanırlar.]

Bir başka husus da, şimdi (Allah’ın varlığını ispat ediyor) denilen kitapların İslam âlimlerinin bildirdiği kelam ilmiyle de hiç ilgisi yoktur. Tamamen aklı esas alarak yazılmıştır. Bu kitapları okuyanlar küfre düşer. Çünkü Ehl-i sünnet kitaplarındaki itikat ve fıkıh bilgilerinden tamamen uzak olduğu için, (Allah'ın düşüncesi, ilahî şuur, ilahî nazariye) gibi küfür sözler yazılıdır. Lüzumlu iman ve fıkıh bilgilerini öğrenmeden bu kitapları okuyan küfre düşer.

Fıkıh ilmi
Kelam ilmiyle uğraşmayı bırakıp, ilmihâl bilgilerini öğrenmeye çalışmalı; zira fıkıh ilmi zaruri lazımdır. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(İmanın sermayesi fıkıhtır.) [Deylemî]

(Fıkıh ilmi her Müslümana farzdır.) [İ. Maverdî]

(Dinin temel direği fıkıhtır.) [Beyhekî]

Fıkıh ilmi, ancak doğru yazılmış bir ilmihâlden öğrenilir. Mesela, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından tercüme edilerek hazırlanmış olan ve içinde yazarına ait şahsi bir düşünce olmayan Tam İlmihâl Seadet-i Ebediyye kitabı okunmalıdır.

Bir Müslümanın, imanını ehl-i sünnet itikadına göre düzelttikten sonra, imanın gereği olan amellerini ilmihale uygun yapması gerekir. Ayrıca imanını tehlikeye düşürecek iş ve sözlerden de uzak durmalıdır. Çünkü iman ne kadar kıymetli ise, zıddı olan küfür de o kadar kötüdür. İmanı kurtarmak için ibadetleri yapmak ve haramlardan kaçmak gerekir. Bilhassa küfre düşürücü söz ve hareketlerden sakınmalıdır. Mesela imanını çok kuvvetli sanan biri, Allah dostlarından birine düşman olsa veya Allah düşmanlarından birini sevse, yahut, (Kuşların uçuşunda ilahi şuuru görüyoruz) veya (Bu iş Allah’ın aklına aykırıdır) dese, yaptığı ibadetler kıymetsiz olur ve Cehenneme gider. Çünkü küfre düşürücü ifade kullananın imanı gider. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Halbuki ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemi]

Şeytanın ağlatıp sızlattıkları
Sual: Tarikata bağlı arkadaşlar şeyhlerinden bahsederken muhabbetlerinden ağlayabiliyorlar, fakat Allahü teâlâdan ve Peygamber efendimizden bahsederken hiç de böyle bir hâl içerisinde olduklarını göremiyoruz. Bu durumda, İslamiyet’in ruhuna aykırı bir durum ortaya çıkmış olmaz mı?
CEVAP
Aykırı olmayabilir. Fakat aykırı olması daha kuvvetlidir. Çünkü şeytan, dinimizi doğru ve tam bilmeyen, (fıkıh bilmeyen) tarikatçıları oynatır, ağlatır, zıplatır, cezbeye sürükler.

Size Seadet-i Ebediyyeden aldığım bir menkıbeyi yazıyorum. Bu haller şeytandan olabilir.

Fârisi Tezkiret-ül-Evliya kitabında diyor ki, İbrahim Ethem hazretlerine, falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibadet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor, dediler. Gencin yanına gidip, üç gün misafir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, hâlsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci, şeytan mı aldatmış, yoksa hâlis ve doğru mu diye anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helalden değildi. Bu hâllerin hep şeytandan olduğunu anlayarak, genci evine davet etti. Ona helalinden bir lokma yedirince, gencin hâli değişip, o aşkı, arzusu ve gayreti kalmadı. Genç, İbrahim’e (Bana ne yaptın?) diye sorunca, (Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken, şeytan da midene giriyordu. O hâller, şeytandan oluyordu. Helal yiyince şeytan giremedi. Asıl, doğru hâlin meydana çıktı) dedi.

Sual: Dinimizi, asıl kaynağından öğrenmek için hangi meali ve tefsiri tavsiye edersiniz?
CEVAP
Kur'an-ı kerimin muhatabı Muhammed aleyhisselamdır. Ona gelmiştir. Manasını yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Kur'an-ı kerimi tefsir eden Odur. Doğru tefsir kitabı da, Onun hadis-i şerifleridir. Din âlimlerimiz, bu hadis-i şerifleri toplayıp, tefsir yazmışlardır.

Âyet-i kerimeler kısa ve tam tercüme edilemediği için, İslam âlimleri, tercüme değil, uzun tefsir ve tevillerini bildirmişlerdir. Resulullahın bildirdiği manalara Tefsir denir. Tefsir, ancak Fahr-i âlem efendimizin mübarek lisanından, Sahabe-i kirama ve onlardan Tabiine ve Tebe-i tabiine ve böylece sağlam, kıymetli insanların söylemesi ile, fıkıh ve kelam âlimlerine gelen haberlerdir. Bundan başka olan bilgilere tefsir denmez. Müfessir, tefsir kitabı yazan demek değildir. Müfessir, kelam-ı ilahiden, murad-ı ilahiyi anlayan derin âlim demektir. Beydavi tefsiri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsir kitaplarını da anlayabilmek için, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek gerekir. Ana ilimlerden biri, tefsir ilmidir. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir.

1986'da İstanbul’da yapılan (Kur'an Tercümeleri Sempozyumu)nda 1500den fazla tercüme incelendiğinde, birbirini tutmayan hükümler görüldü. Herkes anlayışına göre tefsir ettiği için, karşımıza bir korkunç, dehşetli ve vahim manzara çıkmıştır. Halbuki nakle dayanılsaydı böyle olmazdı. Türkiye’de ilk defa Kur'an tercüme işini, Cihan Kitabevi sahibi Misak isimli bir Ermeni başlatmıştır. Maksat dinimizi bozmaktır. Bu oyuna gelinmemeli!

Din fıkıhtan öğrenilir
Bizim gibilerin, tefsirden din öğrenmesi mümkün değildir. Tefsirden abdestin farzını bile öğrenmemiz mümkün değilken, itikadi konuları öğrenmemiz nasıl mümkün olur? İslam âlimleri yıllarca çalışarak, Kur'an-ı kerimden çıkardıkları hükümleri, kitaplara yazmışlardır. Bir müslüman, hangi mezhepte ise, mezhebine ait kitapları okur, dinini öğrenir. Zaten her müslümanın, bir ilmihal kitabı okumakla, dinine ait lüzumlu bütün bilgileri öğrenmesi mümkündür. Tıp kitabı okuyarak hastalıklara teşhis koymak, tedavi ve ameliyatlara girişmek milyonda bir ihtimal de olsa belki mümkün olabilir, fakat Kur'andan din öğrenmek mümkün olmaz. Her işi ehlinden öğrenmek gerekir. Fıkıh kitaplarını "Tabu" olarak gösterenler, "Dini Kur'andan, tefsirden öğrenin!" diyenler, eğer cahil değilseler, din anarşisi meydana çıkarmak için çalışan hain ve sapık kimselerdir.

Âlimler sapıtınca
İslam âlimleri, fıkıh bilgilerini, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak ehli olan için bile nafile ibadet olur. Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak caiz değildir. Zaten müctehid olmayanların, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana çıkardıkları için sapıttılar. Âlimler sapıtınca, âlim olmayanların tefsir okuması felaket olur. (Hadika)

İlmihal bilgileri
Sual: Fıkıh, yani ilmihal bilgilerinden önce başka kitap okumak uygun mudur?
CEVAP
Asla uygun değildir. Fıkıh ilmi ile uğraşmak, yani farzları ve haramları öğrenmek, her müslümana farz-ı ayndır. Fazlasını öğrenmek de, farz-ı kifaye olup, çok sevaptır. (Hadika)

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Her müslümanın ilmihal öğrenmesinin farz olduğunu fıkıh âlimleri sözbirliği ile bildirdi. Bunun için, karı-kocanın hayz ve nifas bilgilerini öğrenmeleri gerekir. Kocası, hanımına öğretmeli, kendisi bilmiyorsa, bilen kadınlardan öğrenmesi için izin vermelidir. Kocası izin vermeyen kadının, ondan izinsiz gidip öğrenmesi gerekir. (Menhel)

İmam-ı Muhammed’e, mütehassıs olduğu tasavvuf bilgisinde bir kitap yazmadığını sorduklarında, (Zühd ve takva, ancak, bütün işlerde İslamiyete uymakla, bâtıl, fâsid ve mekruh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar da, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alışveriş ve başka sözleşmeleri yapacak kimsenin bunların sahih ve helal olması şartlarını öğrenmesi gerekir. Bunun için, bu işlerin ilmihalini öğrenmek her mükellefe farz-ı ayndır. Bu farzın yerine getirilmesi için, alışveriş kitabını yazdım) buyurdu. (Hadika)

Önce lüzumlu bilgi
Ehl-i sünnet itikadını ve fıkıh bilgilerini öğrenmeden önce, Gülistan ve benzeri kitapları okumamalıdır. Fıkıh kitapları yanında, Gülistan ve benzeri kitaplar lüzumsuzdur. Dinde gerekenleri, önce okumak ve öğrenmek ve öğretmek gerekir. [Din bilgilerini öğrenmeden, başka şeyler öğrenenler ve çocuklarına doğru din bilgisi öğretmeyerek, para kazanmaya uğraşanlar, ne kadar aldanıyor.]

Kur'an-ı kerimin hakiki manasını anlamak isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelam ve fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır. Bu kitapların hepsi, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden alınmış ve yazılmıştır. Kur'an tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksatlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur.

Abdest, gusül, teyemmüm, mest, namaz, oruç, zekât, adak, yemin çeşitleri, hac bilgilerini öğrenmek, fıkıh bilgisi ile mümkündür. Fıkıh bilgisi de ancak doğru yazılmış bir ilmihalden öğrenilir.

Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabında, bir müslümana gereken bütün dini bilgiler vardır. Hepsi de en kıymetli eserlerden derlenmiştir. Bu kitabı baştan sona dikkatlice okuyan biri, dinimizin bütün emir ve yasaklarını öğrenir. Dinimiz hakkında kâfi bilgiye sahip olur. Her müslümanın dinimizi çok iyi bilmesi şarttır. Dinini bilmeyenin dini yoktur. 95. baskısı yapılan, 1248 sayfalık Tam İlmihali, her müslümanın okuyup, çoluk çocuğuna da okutması gerekir.

Mahrem bilgiler
Sual: S. Ebediyye'deki hayz, gusül ve evlilikle ilgili mahrem bilgileri birkaç kişinin birlikte okumaları caiz midir?
CEVAP
Evet, caizdir.

Fıkıh ilmi
Sual: Fıkıh ilminin önemi nedir?
CEVAP
Fıkıh ilmi çok kıymetlidir. Peygamber efendimiz, (Allah bir kimse için hayır murad etmişse, onu dinde fakih yapar) buyuruyor. Kelam âlimlerinden, kendi aklına güvenerek sapıtanlar, yanlış yollara sapanlar çok olmuşsa da, fıkıh âlimlerinden bozuk itikatlı kimse çıkmamıştır.

Tefsir dersleri
Sual: Fıkıh ilmi mi yoksa tefsir ilmi mi önemli? Camideki kursa gidiyorum. Hocamız, lüzumlu iman ve fıkıh bilgisini öğretmeden, (Tefsir dersleri yapacağız) diyor. Bir Müslümanın, önce tefsir mi öğrenmesi lazım?
CEVAP
Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Çünkü dinin temeli fıkıhtır. İbni Abidin hazretleri, (Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır) buyuruyor. (Redd-ül Muhtar)

İmam-ı Gazalî hazretleri, (Fâsık ve bid'at ehli, Kur'anın manasını anlayamaz) buyuruyor. (İhya) [Bid’at ehli, Ehl-i sünnet itikadında olmayan, mezhepsiz olan demektir.]

Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayıp, tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, günümüzde tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmek imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mâna anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğimizi düşünmeliyiz! Doğru yazılmış tefsirleri okuyanlar böyle felakete düşerse, dinde reformcuların tefsirlerini okuyanın hâlinin çok daha kötü olacağı aşikârdır.

O hâlde dinimizi doğru olarak yazılmış ilmihâllerden öğrenmek gerekir.

Sual: Kendilerine tarikat ehli diyen bazı kimseler, fıkıh, ilmihal kitaplarına pek itibar etmiyorlar. Fıkıh, ilmihal bilgileri olmadan evliyalık olur mu?
Cevap: Doğru bir iman yani Ehl-i sünnet itikadı olmaz, İslamiyet’in emirleri yapılıp yasaklarından sakınılmazsa, evliyalık hasıl olamaz. Bu konuda İmam-ı Mâlik hazretleri buyuruyor ki:
“Fıkıh bilgilerini öğrenmeyip tasavvufla uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan da bid'at sahibi, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate varır.”

Fıkıh bilgilerini doğru yazılmış ilmihal kitaplarından öğrenen, bunlarla amel eden ve tasavvufun zevkini alan kimse, kamil, olgun insan olur.

Önce din bilgilerini öğrenmeli
Sual: Bir kimsenin, kendisine lazım olan din, ilmihal bilgilerini öğrenmeden dünya işleri ile meşgul olması, mal, mülk, makam peşinde koşması, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmam-ı Gazâli hazretleri, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Dünyanın nesini seversen sev, hepsine veda edeceksin! Elinden geleni yap! Fakat unutma ki, her yaptığının hesabını vereceksin! Keyfine göre yaşa! Fakat bu yaşaman uzun sürmeyecek, bir gün elbette öleceksin. Gece gündüz düşündüğün, sımsıkı sarıldığın lezzetlerden elbette ayrılacaksın. İman edilecek şeyleri akla uydurmaya, beğendirmeye uğraşmak, dinsizlerle, cahillerle, münakaşa edip, onların bozuk düşünceleri ile uğraşmak ve Kur’ân-ı kerimi öğrenmeden, namazı, abdesti, orucu, farzları, haramları okumadan, bilmeden para kazanmaya kalkışmak, herkesten fazla zengin olmak için lüzumsuz ilimlerle uğraşmak, ömrü boş yere harcamak olur. Allahü teâlâya yemin ederim ki, İsa aleyhisselamın İncilinde okudum; bir kimseyi tabuta koyduktan mezara bırakıncaya kadar; Allahü teâlâ ona kırk sual soracaktır. Birincisi, (Ey kulum! Yaşadığın kadar hep dünya için süslendin, herkesin beğenmesi, hürmet etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emrettiğim şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp, haram ettiklerimden kaçındın mı?)dır. Allahü teâlâ sana her gün soruyor: (Başkaları için neye bu kadar uğraşıyorsun? Görmüyor musun ki, tepeden tırnağa kadar benim iyiliklerim ile, ihsanlarım ile örtülüsün?)Fakat sen bunu duymuyorsun. Çocuk oyuna dalıp etrafını görmediği gibi, dünya zevkleri, nefsin arzuları seni sağır ve kör eylemiş! İlim öğrenip de, bunu kullanmamak deliliktir. İlimsiz amel de yanlış olur, kabul edilmez.”

Tefsir değil, fıkıh kitabı okumalı
Sual: Bir Müslüman, dinin emir ve yasaklarını, tefsir ve hadis kitaplarından mı yoksa fıkıh kitaplarından mı öğrenmelidir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada buyruluyor ki:
“Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek ve kendine lazım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur’ân-ı kerimin tefsirini ve hadis ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyanlar, âyetten ve hadîsten hüküm çıkarmak ihtiyacından kurtulur. Farz-ı kifaye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehab olur. Bunları yapmak nafile ibadet olur. Yalnız, cenaze namazı böyle değildir. Cenaze namazını velisi kılınca, başkalarının tekrar kılması caiz olmaz. Namaz kılacak kadar Kur’ân-ı kerim ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile namaz kılmasından daha çok sevap olur. İbadetlerinde ve günlük işlerinde lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevap olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nafile ibadetlerden daha sevaptır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve hakîmlerin, yani Allahü teâlâya arif olanların sözlerini ve hal tercümelerini öğrenmesi de müstehab olur. Bunları okumak, kalpte ihlası arttırır. Fıkıh bilgilerini, derin âlimler, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir.”

Görülüyor ki, tefsir okumak farz-ı kifayedir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayın olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibi cahillerin, tefsir ve hadis kitaplarından fıkıh bilgisi öğrenmesi imkansızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğimizi düşünmeliyiz! Doğru yazılmış tefsirleri okuyan cahiller, böyle felakete düşerse, Mehmet Abduh, Ömer Rıza ve Seyit Kutup gibi dinde reformcuların tefsir adındaki kitaplarını okuyan acaba ne olur?

Fıkh âlimleri yedi tabakadır
Sual: Müctehidlerin, fıkıh âlimlerinin hepsi aynı derecede midir yoksa bunların da kendi aralarında dereceleri var mıdır?
Cevap: Fıkıh âlimleri yedi tabakadır. Kemal Paşazâde Ahmed bin Süleyman Efendi, Vakfunniyyât kitâbında bu yedi dereceyi şöyle anlatıyor:
1- İslâmiyette mutlak müctehid olan âlimlerdir. Bunlar Edille-i erbe'adan, dört kaynaktan hüküm çıkarmak için, üsul ve kaideler kurmuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkam, hüküm çıkarmışlardır. Dört mezhep imamı bunlardandır.

2- Mezhebde müctehidlerdir. Bunlar, mezhep imamının koyduğu kaidelere uyarak, dört delilden ahkam, hüküm çıkaran imam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed ve benzerleridir.

3- Meselelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezhep imamının bildirmediği meseleler için, mezhebin usul ve kaidelerine göre ahkam, hüküm çıkarırlarsa da, mezheb imamına uygun çıkarmaları şarttır. Tahâvî, Hassâf Ahmed bin Ömer, Abdullah bin Hüseyin Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şemsül-eimme Serahsî, Fahrül islâm Alî bin Muhammed Pezdevî, Kâdîhân Hasen bin Mensûr Fergânî ve benzerleri gibi.

4- Eshab-ı tahric, ictihad derecesinde olmayıp, müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Ahmed bin Alî bin Ebî Bekr Râzî bunlardandır.

5- Erbab-ı tercih, müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih ederler. Ebülhasen Kudûrî, Hidâye sahibi Burhâneddîn Alî Mergınânî gibi.

6- Mukallitler olup, bir mesele hakkında gelen çeşitli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitaplarında reddedilen rivayetler yoktur. Kenz-üd-dekâık sahibi Ebülberekât Abdullah bin Ahmed Nesefî ve Muhtâr sahibi Abdullah bin Mahmut Mûsulî, Vikâye sahibi Burhânüşşerî'a Mahmûd bin Sadrüşşerî'a Ubeydüllah ve Mecma'ul-bahreyn sahibi İbnüssâ'âtî Ahmed bin Alî Bağdâdî bunlardandır.

7- Zayıf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramayan mukallitlerdir. Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlamayan mukallitlere açıkladıkları için, fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.

Dinin temel direği, fıkıhtır
Sual: Dinimizi doğru öğrenebilmek için, İslâmi ilimler içinde, bir Müslüman için en kıymetli ve en lüzumlu ilim hangisidir?
Cevap: Tefsir, hadis ve kelam ilimlerinden sonra, en şerefli ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nafile namaz kılmaktan daha sevaptır. Alimlerden okumak da, yalnız okumaktan daha sevaptır. Fıkıh ilminin şerefini bildiren hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakih yapar.)

(Bir kimse fakih olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.)

(Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakih olan kimsedir.) İmâm-ı a'zam Ebû Hanife hazretlerinin üstünlüğünü göstermeye, yalnız bu hadîs-i şerif yetişir.

(Şeytana karşı bir fakih, bin âbidden, ibadet çok yapandan daha kuvvetlidir.)

(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.)

(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.)

İmam-ı Mâlik hazretleri buyuruyor ki:
“Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, Zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan Bidat sahibi yani sapık olur. Her ikisini edinen, hakikate varır.”

Fıkıh alimlerinin dereceleri
Sual: Kur’an-ı kerimden hüküm çıkaran müctehid alimlerin hepsi aynı mıdır yoksa bunların da belli dereceleri var mıdır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn, Mecmû'a-i Zühdiyye ve Vakfunniyyât kitaplarında buyuruluyor ki:
“Fıkıh alimleri yedi tabaka, yedi derecedir. En yüksek derecesi, ahkam-ı islâmiyede müctehid olanlardır. Bunlara mutlak müctehid denir. Dört mezhep imamları böyledir.

İkinci tabaka, mezhepte müctehid denilen büyük alimlerdir. İmam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed Şeybani ve imam-ı a'zam hazretlerinin diğer talebeleri böyledir. Bunlar, imam-ı a'zam Ebu Hanife hazretlerinin koymuş olduğu usul ve kaidelere uyarak, delillerden hüküm çıkarırlar.

Üçüncü tabaka, meselelerde müctehid olan alimlerdir. Bunlar, ortaya yeni çıkan meselelerin hükümlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükümlerin ilk iki tabakanın hükümlerine uygun olmaları lazımdır. Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şems-ül-eimme Serahsî, Pezdevî, Kâdîhân ve benzerleri olan derin alimler, üçüncü tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlimler müctehid değildir. Mukalliddirler.

Dördüncü tabakadaki, Eshâb-ı tahrîc denilen alimler, ictihad yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak, bir manasını seçen Ebû Bekir Ahmed Râzî bunlardandır.

Fıkıh alimlerinin beşinci tabakası, Eshâb-ı tercîhdir. Kendilerine gelmiş olan, çeşitli haberler arasından sahih, evla olanları seçerler. Kudûrî ve Hidâye sahibi Burhâneddîn Mergınânî bunlardandır.

Altıncı tabaka, Eshâb-ı temyîz olup, sağlam hükümleri zayıf olanlardan, zahir haberleri, nadir haberlerden ayıran mukallid alimlerdir. Kenz, Muhtâr, İhtiyâr, Vikâye ve Mecma'ul-bahreyn kitaplarının sahipleri bunlardandır. Bunların kitaplarında zayıf rivayetler yoktur.

Yedinci tabaka, yukarıda bildirilen hizmetleri yapamayan, ancak önceki tabakaların kitaplarından doğru olarak nakil yapabilen, onları bildiren mukallidlerdir. Tahtâvî, İbni Âbidînin ve Dürr-ül-muhtâr sahibinin bunlardan olduğu, Mecmû'a-i Zühdiyyede yazılıdır.

Altıncı tabakadan alimler kıyamete kadar bulunacaklar, hakkı batıldan ayıracaklardır. (Ümmetimden hak üzere olan alimler, Kıyamete kadar bulunacaktır) hadîs-i şerifi, bunu haber vermektedir.”


Kaynaklar:

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Risale-i Nur Külliyatından Alıntı etkili notlar



Not 1:(Sözler) -Mâdem Allah seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor; sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir.Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister.Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi’rac var. O mi’rac ise, dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yüz on dört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına (başlarına)  ve umum mübârek işlerin mebde’lerine(kaynağına) bak.


Not 2:(Sözler) -Rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-i Alelıtlakın(Her cihetle ve hiçbir kayda, şarta bağlı olmaksızın zengin olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah) ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve Ona dost yapar ve Ona muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nur buluyor.  O hazîneyi bulmanın çaresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-âlemîn ünvânıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebâiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salâvâttır. 
Evet, salâvâtın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duâsı olan salâvât ise, o Rahmeten li’l-âlemînin vüsûlüne vesîledir. Öyle ise, sen, salâvâtı kendine o Rahmeten li’l-âlemîne ulaşmak için vesîle yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmâna vesîle ittihaz et.


1 Allah’ım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırları hürmetine, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve onun bütün âl ve asâbına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır şekilde salât ve selâm eyle. Bize de, Senden başka, hiçbir mahlûkunun merhametine ihtiyaç bırakmayacak bir şefkat ve rahmetle merhamet eyle. Amin.
2 Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.) 


19 Aralık 2018 Çarşamba

Her müslümanın bilmesi gereken 32 farz




İşte İslam Alimleri tarafından akıllarda kolayca tutulabilmesi için kategorilendirilmiş 32 farz ve kısaca açıklamaları...

İmanın Şartları 6 tanedir:

1- Allah’ın birliğine inanmak
2- Meleklere inanmak
3- Kitaplara inanmak
4- Peygamberlere inanmak
5- Ahiret hayatına inanmak
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak


İslamın Şartları 5 tanedir:

1- Kelime-i Şehadet getirmek
2- Namaz kılmak
3- Oruç tutmak
4- Zekat vermek
5- Hacca gitmek


Namazın Dışındaki Farzları 6 tanedir:

1- Hadesten tahâret
2- Necâsetten tahâret
3- Setr-i avret
4- İstikbâl-i kıble
5- Vakit
6- Niyet


Namazın İçindeki Farzları 6 tanedir:

1- İftitah tekbiri
2- Kıyam
3- Kıraat
4- Rükû
5- Secde
6- Ka’de-i ahîre


Abdestin Fazları 4 tanedir:

1- Yüzünü yıkamak
2- Ellerini dirsekleriyle beraber yıkamak
3- Başının dörtte birini meshetmek
4- Ayaklarını topuklarıyla beraber yıkamak


Guslün Fazları 3 tanedir:

1- Ağzına su vermek
2- Burnuna su vermek
3- Bütün bedenini yıkamak


Teyemmümün Fazları 2 tanedir:

1- Niyet etmek
2- İki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh etmek. Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu mesh etmek.


TOPLAM 32

İMANIN ŞARTI ALTIDIR:

Altı tane olup Cibril hadisinde şöyle ifade edilmiştir: “İmân; Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmaktır” (Buhârî, İmân, 37; Müslim, İmân, I)

1. Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak: Allah, bütün varlıkları yoktan var eden, yöneten, başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz güce sahip yüce yaratıcıdır. “De ki, göklerin ve yerin rabbi kimdir? De ki Allah’tır” (Ra’d Suresi 16).

2. Allah’ın meleklerine inanmak: Melekler; Cenab-ı Hakk’ın nuranî, latîf yaratılışlı, güçlü bir takım kulları olup; istedikleri şekle girebilen, yorulmaz, usanmaz, üremez, daima Allah’a itaat üzere bulunan varlıklardır. “Üzerinizde zaptedici melekler vardır. Onlar şerefli kâtiplerdir. İşlediklerinizi bilirler”(İnfitâr Suresi 10-12)

3. Allah’ın kitaplarına inanmak: Allah, peygamberleri vasıtasıyla insanlığa kitaplar göndermiş; emir, yasak, va’d, mükâfat ve ceza hükümlerini onlara ulaştırmıştır. İlk peygamberlere sayfalar, Musâ, Dâvud, İsa ve Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e kitap halinde vahyini duyurmuştur. “Allah bir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur, yahut bir elçi (melek) gönderip izniyle dilediğini vahyeder” (Şurâ Suresi 51).

4. Allah’ın peygamberlerine inanmak: Allah, insanlardan bazılarını elçi olarak görevlendirmiş, emir ve yasaklarını insanlara onlar vasıtasıyla ulaştırmıştır. “Şüphesiz biz, her millet içinde; Allah’a kulluk edin, şeytandan kaçının diye bir elçi gönderdik” (Nahl Suresi 36); “Peygamberlerden kimini daha önce sana anlattık; kimini de anlatmadık”(Nisâ Suresi 164).

5. Ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak: İnsan, bedeni varlığı ölünce kabir hayatına geçer; kıyamet kopunca da insanoğlu kabirlerden kalkacak ve böylelikle ahiret hayatı başlayacaktır. Orada insan, dünyada yaptığı işlerin durumuna göre, Cennet veya Cehennemdeki yerini alır, sonsuz ve yeni bir yaşamın içine girer. Kur’an-ı Kerim’de ahiretten söz eden pek çok ayet vardır: Yüce Rabbimiz takva sahiplerinin niteliklerini belirtirken; “Onlar ahirete kesin bir kanaatle inanırlar” (Bakara Suresi 214) buyurur.

6. Kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak: Cenab-ı Hakk’ın, insanın ileride yapacağı iyi ve kötü şeyleri ezelde bilip yazmasına “kader”; zamanı gelince ezelî ilmine uygun olarak o eşyayı veya olayları yaratmasına da “kaza” denir. Kader, Allah’ın ilim sıfatının ürünüdür. Ayette şöyle buyurulur: “Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştur” (Talâk Suresi 3). Hz. Peygamber; “Sizden hiçbir kimse yoktur ki, Allah onun cennetteki veya cehennemdeki yerini yazmış olmasın…” (Buhârî, Cenâiz, 83; Tefsîru Sure, XCII/6).

İSLÂM’IN ŞARTI BEŞTİR:

Beş tane olup, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadiste şöyle ifade etmiştir: “İslâm beş şey üzerinde kuruldu: Allah’tan başka ilâh olmadığına, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek; namaz kılmak; zekât vermek; Ka’beyi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak” (Buhârî, İmân, I, II; Müslim, İmân, 19-22).

1. Kelime-i şehadet getirmek: Allaha ve peygamberine iman etmek ve bu imanı açıklamak. Yani kelime-i şahadet getirmek. Ayette şöyle buyurulur: “Allaha iman edin. Allah’a ve sözlerine iman eden, okuyup yazması olmayan, Allah’ın elçisi Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-e de iman ediniz” (A’râf Suresi 158).


2. Günde beş vakit namaz kılmak: Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde; “Namazı kılınız, zekâtı veriniz”bir ayette de; Bütün namazları ve orta namazı (ikindiyi) muhâfaza ediniz” (Bakara Suresi 238) buyurulur.


3. Ramazan orucu tutmak: Ergin, akıllı her müslümanın üzerine Ramazan orucu farzdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! sizden önceki ümmetlere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı” (Bakara Suresi 183).


4. Zenginlerin her yıl malının kırkta birini zekât olarak vermesi: Kur’an-ı Kerim’de “Zekâtı veriniz” (Bakara Suresi 43); “Onların mallarında dilencinin ve yoksulun bir payı vardır” (Meâric Suresi 25) buyurulur.

5. Gücü yetenlerin ömürde bir kere hacca gitmesi: Müslüman, ergin, akıllı, hür, yeterli vakte sahip, sağlıklı, gidiş-geliş süresi içinde yol masrafı ile kendisinin, eş ve çocuklarının geçimi temin edilen kimselere, ömründe bir defa hac farzdır. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev’e hac etmesi Allah’ın bir hakkıdır” (Âl-i İmrân Suresi 97).

ABDESTİN FARZI DÖRTTÜR:


Kur’an-ı Kerim’e el sürmek, namaz kılmak ve Ka’be’yi tavaf etmek için abdestli bulunmak şarttır.

1. Ellerimizi, yüzümüzü yıkamak: Tüy bitimi ile çene altı ve iki kulak arasında kalan yüzü bir defa yıkamak farzdır.
2. Kollarımızı, dirseklerimizle beraber yıkamak: Tüy bitimi ile çene altı ve iki kulak arasında kalan yüzü bir defa yıkamak farzdır.
3. Başımızın dörtte birini mesh etmek: Başın dörtte birini meshetmek gerekir.
4. Ayaklarımızı topukları ile beraber yıkamak: Topuklarla birlikte iki ayağı yıkamak gerekir.

GUSLÜN (BOY ABDESTİNİN) FARZI ÜÇTÜR:


Cünübün, hayız ve nifası kesilenin boy abdesti alması farzdır. Guslün farzları üçtür. Ayette şöyle buyurulur: “Eğer siz cünüp iseniz, tertemiz yıkanınız ”(Mâide Suresi 6).

1. Mazmaza: Ağzımızı üç kere yıkamak.

2. İstinşak: Burnumuzu üç kere yıkamak.

3. Bütün bedenimizi tepeden tırnağa kadar yıkamak: Vücud hiç bir yeri kuru kalmayacak şekilde yıkanmalıdır. Saç diplerine suyun ulaşması yeterli olup, kadınların uzun olan saç örgülerini çözmeleri gerekmez.

TEYEMMÜMÜN FARZI İKİDİR:

Su bulunmadığı veya bulunup da kullanma imkânı olmadığı zaman temiz toprak veya kum ve kerpiç gibi toprak cinsinden bir şeye ellerini sürüp yüzü ve kolları meshetmeğe teyemmüm denir. Teyemmüm abdest ve gusül yerine geşer. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Su bulamadığınız taktirde temiz toprağa teyemmüm ediniz” (Mâide Suresi 6). Teyemmümün farzı ikidir.

1. Niyet etmek

2. Ellerimizi iki defa temiz toprağa vurup, önce yüzümüzü sonra da kollarımızı mesh etmek

NAMAZIN FARZI ON İKİDİR. 6’SI İÇİNDE 6’SI DIŞINDADIR.


A. Dışındaki Farzları (Namazın şartları):

Namazın dışında kalan, fakat namaz kılabilmek işin mutlaka yapılması gereken şeye “şart” denir. Namazın şartları altı tanedir.

1. Hadesten Taharet: Gusül, abdest veya teyemmüm almak. Abdestsizlik, cünüplük, âdet veya lohusa hâlinde bulunmaya “hades” denir. Abdest veya boy abdesti almak suretiyle hadesten temizlenme meydana gelmiş olur (bk. Mâide Suresi 6)

2. Necasetten Taharet: Bedenimizi, elbisemizi ve namaz kılacağımız yeri temizlemek. Vücutta, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği (necâseti) temizlemek gerekir. Bu, namaz kılabilmek için bir ön şarttır (Müddessir Suresi 4; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1985, I, 871).

3. Setr-i Avret: Bakılması haram olan yerleri örtmek demektir. Avret yerleri, erkekte göbekten diz kapağına kadar (diz kapağı dahil); kadınlarda el, yüz, ayakları hariç bütün vücuttur. Ayette şöyle buyurulur: “Ey Ademoğulları, her mescide çıkışınızda en güzel elbiselerinizi giyiniz” (A’râf Suresi 31). Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah hayız görecek yaştaki kadının namazını baş örtüsüz kabul etmez” (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 2/67); “Ey Esmâ, kadın hayız görecek çağa gelince onun şu şu yerleri dışındaki vücudunun görülmesi uygun olmaz. Hz. Peygamber, yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti” (ez-Zeylaî, Nashu’r-Râye, I, 299).

4. Vakit: Vakit girmeden namaz farz olmaz. Bu bakımdan namaz vakitlerinin belirlenmesi önemlidir. Farz namazların vakitleri bir hadiste Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle ifade etmişlerdir: “Sabah namazının vakti, ufukta güneşin kenarının belirmesinden hemen öncesine kadardır; öğlen namazının vakti, güneşin, gökyüzünün ortasından sağa kaymasından itibaren başlar; ikindi oluncaya kadar sürer. İkindinin vakti, güneş sararıp çemberi tamamen ufukta görünmez oluncaya kadardır. Akşamın vakti, güneşin batmasından, şafak’ın kaybolmasına kadar sürer. Yatsının vakti de gece yarısına başka bir rivayette tan yeri ağarıncaya kadardır” (Müslim, Mesâcid, 31). Vitir namazı da yatsı namazının vakti içinde ve bu namazdan sonra kılınır (İbn Hanbel, Müsned, VI, 7).

5. Kıble: Namazda kıbleye yönelmek demektir. Kur’an-ı Kerim’de; “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde yüzünüzü onun tarafına döndürünüz” (Bakara Suresi 144) buyurulur.

6. Niyet: İbadeti diğer alışkanlıklardan ayırmak ve namazı Allah rızası için kılmak üzere kalp ve düşüncenin yönelişine niyet denir. Namaz vakitleri içinde aynı cins ibadet birden çok yapılabildiği için, kılınacak namaz çeşidi belirlenerek niyet etmek şarttır. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Onlar, dini sadece Allah’a tahsis ederek, hakka eğilerek, ancak Allah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur” (Beyyine Suresi 5). Hz. Ömer’in naklettiği şu hadis, niyet konusundaki genel prensibi oluşturur: “Ameller niyetlere göredir. Herkes niyet ettiği şeyi görecektir” (Buhârî, Bedül-Vahy,I; Müslim, İmâre,155; Ebû Dâvud, Talâk, 11). Başka bir hadis de şöyledir: “Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat sizin kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, Birr, 32).

B.İçindeki Farzları (Namazın Rükünleri):

Namazın sıhhatli olması için yapılması gereken ve namazı oluşturan ana unsurlara “rükün” denir. Namazın rükünleri altıdır.

1. İftitah Tekbiri: Namaza başlama tekbiri almak demektir. Namaza başlama tekbiri olup, buna “tahrime” de denir. Yemek, içmek, konuşmak gibi namaz dışında yapılması mübah olan şeyleri bu tekbir yasakladığı işin “tahrime” adını almıştır. Tekbirin “Allah her şeyden yücedir” anlamına gelen “Allahu ekber”veya bu anlamda bir zikir olması gerekir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Rabbinin adını anıp namaz kılan, arınan, kurtuluşa ermiştir” (A’lâ Suresi 15); “Kalk insanları uyar, Rabbini yücelt!” (Müddessir Suresi 2,3). Hadis-i şeriflerde Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Namazın anahtarı temizlik, başlaması tekbir ve bitmesi selâm iledir” (Tirmizî, Tahâre, III, Mevâkît, 62); “Allah, bir kimsenin namazını, abdesti yerli yerince almadıkça, kıbleye yönelmedikçe ve sonra Allâhu Ekber demedikçe kabul etmez ” (Buhârî, Hıyel, II; Tirmizî, Tahâre, 56;). Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre namazda iftitah tekbiri rükün değil bir şarttır.

2. Kıyam: Namazda ayakta durmak demektir. Farz ve vacib namazlarda ayakta durmak farzdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: Namazlara ve orta namaza devam edin. Gönülden boyun eğerek Allah’ın huzurunda ayakta durun” (el-Bakara, 2/382). Hadiste; “Namazı ayakta kıl” (Buhârî, Taksîr, 19; Tirmizî, Mevâkît, 157; Ebû Dâvud, Salât, 175; İbn Mâce, İkâme, 139) buyurulur.

3. Kıraat: Namazda Kur’an okumak demektir. Farz namazların iki rek’atinde, vitir ve nâfile namazların bütün rek’atlarında bir ayet olsun Kur’an okumak farzdır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre farz olan, uzun bir ayet veya kısa üç ayet okumaktır. Kur’an’da; “O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil Suresi 20) buyurulur. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz namazını yanlış kılan bir sahabiye namazı tarif ederken; “Sonra Kur’an-ı Kerim’den kolayına gelen yeri oku” buyurmuştur (Buhârî, Ezân, 95,122). Hanefiler bu delillere dayanarak Fâtiha Süresi veya başka ayet okumanın yeterli olduğunu, ancak Fâtiha’yı tercih etmenin farz değil, vâcib hükmünde olduğunu söylerler. Çünkü Ebû Hureyre (r.a)’den rivayete göre Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim, kendisinde Fâtihayı (ümmül-kitab) okumadığı bir namaz kılarsa bu namaz eksiktir” (Müslim, Salât, 38, 41). Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise bu son delile dayanarak namazda Fâtiha okumayı farz olarak kabul ederler (İbnü’l-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 193, 205, 322 vd.; el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, I,110; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 645 vd.).

4. Rükû: Namazda eğilmek, rükü etmek, boyun eğmek demektir. Terim olarak, namazda ellerin diz kapaklarına ermesiyle, sırt ve baş aynı seviyede olacak şekilde eğilmektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin” (Hac Suresi 77);“Rukû edenlerle beraber rükû ediniz” (Bakara Suresi 43; Bkz. el-Bakara Suresi 125; Âl-i İmrân Suresi 43; Mâide Suresi 55; Hac Suresi 26; Sâd Suresi 24; Tevbe Suresi 112).

Namazını eksik kılan kimseye Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz namazı tarif ederken; “… Sonra vücûdun sükunet (itmi’nân) bulacak şekilde rükû yap” (Buhârî, Ezân, 95, 122, İsti’zân, 18, Eymân, 15). Ebû Hanîfe ve Muhammed’e göre rükû ile ilgili ayetlerde itmi’nân’dan söz edilmemesi ve bu konudaki hadislerin de haber-i vahid kabilinden olması nedeniyle, rükûda itmi’nân (tama’nîne) farz değil, vacibtir. Diğer mezhep müctehidleri ise bunu farı olarak kabul etmişlerdir (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, II, 268; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 193; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 655 vd).

5. Sücûd: Namazda secde etmek; boyun eğmek, alçak gönüllülük göstermek demektir. Terim olarak, namaz kılanın en az alnının bir kısmını ve ayaklarını toprak veya başka bir şey üzerine, yere koymasıdır. Tam secde; ellerin, dizlerin, ayakların ve burunla birlikte alnın yere konulmasıyla gerçekleşir. Kur’an’da; “Ey iman edenler, rükû edin ve secde edin ” (Hac Suresi 77) buyurulur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de namazını eksik kılan kimseye namazı anlatırken;“… Sonra vücûdun sükûnet (itmi’nân) bulacak şekilde secde et” (Buhârî, Ezân, 95, 122; İsti’zân, 18) buyurmuştur.

6. Kade-i ahir: Namazda son oturuş demektir. Namazların sonunda “Tahiyyât”ı okuyacak (teşehhüd) kadar oturmak da namazın bir farzı, bir rüknüdür. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a oturarak ibadetten söz eden genel anlamlı ayetler vardır. “Onlar, ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmrâ Suresi 191). Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah b. Mes’ûd (r.a)’a namazı tarif ederken; “Sen tahıyyâtı okuduğun veya oturuşu yaptığın zaman namazın tamam olmuştur” (eş-Şevkânî, a.g.e., II, 298; ez-Zeylaî, Nasbu’r-Râye, I, 424). Burada Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, namazın tamam olmasını fiile bağlamıştır. O da oturmaktır. Tahıyyâtın okunması Hanefilere göre farz değil vacibtir.




Kaynaklar:

18 Aralık 2018 Salı

Müslümanın Öğrenmesi Gereken İlimler


Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah Azze ve Celle, dünya işlerinin alimi, Ahiret işlerinin cahili olan kimseye buğz eder” 


[İbni Hibban(1/273); Mevariduz Zaman(1975); Beyhaki(10/194); Feyzul Kadir(2/285); Deylemi(558); Camius Sağir(1856); Tergib(1/252); Hatib(4/426); Elbani, Sahiha(195) hasendir.]

Şunu esefle belirtelim ki; Müslümanlar kendilerine farz olan ilimleri öğrenmek için hiçbir gayret göstermedikleri halde, İslami ilimlerin verildiği medreseler Müslümanlar tarafından öksüz bırakıldığı halde nafile ilimler için okul öncesi eğitiminden yüksek okuluna kadar her türlü masraf ve çabaya katlanmaktadırlar.

Medreselerin kapanmasının vebalini sadece zalimlere mal etmek yanlış olur. Bunun hesabı maalesef biz Müslümanlara hesap gününde sorulacaktır. Allah’a iman ettiğini iddia eden bazıları Allah’ın kaderine iman etmemiş kafirler gibi, iş, aş, eş, prestij gibi menfaatlerin temini için dinden taviz vererek -buna bir de “İslam’a hizmet için okuyoruz” kılıfını uydurarak- farz ilimleri terk etmişlerdir. Bu samimiyetsizliklerin neticesi olarak imam hatip okulları kapandı, kızların tesettürlü olarak okuma hakları ellerinden alındı.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma diyor ki;


“…Kur’an, Allah adıyla başlaması ve gelen ilk vahyin de insana “Rabbinin adıyla oku” diye hitap etmesi çok anlamlıdır. Ne var ki bu, en çok istismar edilen, Allah’ın davası dışındaki gayelere zaman zaman alet edilen bir husustur. Millete okuma mı öğretilecek; hemen siyah çerçeve gözlüklü bir profesör televizyon ekranlarına çıkartılır ve şöyle konuşturulur;


“Sayın dinleyicilerim, gerici olmayın; kız çocuklarınızı da okullara gönderin..başlarını açsınlar medeni olsunlar..Onun için okuma yazma seferberliği başlattık. Zaten Allah’ın ilk emri de, “oku” değil midir?... okumayı öğrenin..gazete, dergi okuyun da kültürünüz artsın!.. Kur’an kurslarına gidip gerici olmayın.. Medeni ve çağdaş insanlar olun!..”


Diyelim ki; bunlar güzel şeyler de, bunun Allah’ın emriyle alakası yok! Allah, “Rabbinin adıyla oku!” diye emrediyor.. Rabbin adıyla okumak, Onun emrettiği şekilde okumak, Onun emrettiği şekilde de yaşamaktır. Kur’an’ın ilk emri olan “oku”, dergi, gazete, magazin okumak değil, Rabbin kanunu olan Kur’anı okumak ve Onun istediği gibi yaşamaktır. Bir taraftan, yazdığımız bir kitabın başına Allah’ın adını, Besmeleyi koymayı yasaklayacaksınız, diğer yandan da, hangi kültüre hizmet ettiği bilinmeyen kitabınızı okutmak için Allah’ın “Oku!” emrini hatırlatacaksınız. Bu göz göre göre ayetin, Kur’anın sömürüsüdür, nmünafıklıktır. Allah’a savaş açmış bir zihniyet, bu zihniyeti işlediği kitabı satmak ve okutmak için Allah’ın emri olan “Oku”yu hatırlatıyor! Ve onların öyle yapabilmeleri, Müslümanların gerçek dinlerini bilmemelerinden, dinlerini, bu gibi Allah düşmanlarının yazmış oldukları “din kitapları”ndan öğrenmelerinden kaynaklanıyor…


“İnsan, kendisini zengin olmuş görünce muhakkak azar.”
(Alak; 6-7) ayetinde geçen “gına”, sadece zenginlik değil, aynı zamanda makamdır; ve Allah, beşeri makamların tehlikesine işaret ediyor ve diyor ki; “insan makamlara gelince, baği olur, yani sapıtır. O makama oturduktan sonra, sadece kendisini ve makamının devamını düşünür..

Günde beş defa namaz kılıyorsa da kıldığı o namaz, onu Allah’ın rızası dahilinde değil, makamının rızası dahilinde, düşünmeye, hareket etmeye sevk ve idareye götürür. Burada şu inceliği kaybetmemek lazım; insan ve insanın sahip olduğu bütün dünyevi makamlar Allah içindir, öyle olmak lazım… Çünkü hüküm, sadece O’na aittir. İnil hükmü illa lillah! İşte bu incelik unutulduğundan, bazı dünyevi makamlara gelen Müslümanlar; “Efendim, gerçi ben falan dinsizin emrine göre hareket ediyorum amma; beş vakit namazımı kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidebiliyorum. Mühim olan, Müslüman’ın bu makamlara gelebilmesidir. Beynamaz birisi bu makama gelse, daha mı iyi olur?”


Ona diyoruz ki; namaz kılan bir Müslüman’ın, dinsiz bir amirin emirlerine göre oturup, kalkması elbette binamazın böyle hareket etmesinden daha büyük bir cinayettir! Namaz kılıyorsun amma amirinin emriyle Müslümanlar aleyhinde soruşturmalar açıyor, Müslüman üniversiteli kızların başörtülerini açıyor, Müslüman gençlerin sakalını kestiriyor, İslam’ı tebliğ etmek isteyen elemanına yasaklar koyabiliyorsan, kıldığın namaz, seni hiçbir şekilde yönetmiyor demektir. Sen, Allah’ın, tehlikesine işaret ettiği makamın cazibesine kapılmış, Allah’ın değil, dinsiz amirinin hoşnutluğunu, rızasını gözetir olmuşsun!..”[İhsan Süreyya Sırma, Mekke Dönemi ve İşkence(s.28-30)]



Yüksek öğrenim yapmak kişiye ancak üzerine farz olan ilimleri öğrendikten sonra mümkün olur. Demek istediğimiz budur.


İmam Şafii der ki;


“Kur’an öğrenenin kadri yüce, hadisle uğraşanın delilleri kuvvetli, hesab bilenin görüşü keskin, Arapça ilimler öğrenenin tabiatı ince ve duygulu olur. Nefsini şehevi arzulardan men etmeyenin ise işleri boşa gider.” [Ebul Hasen el Maverdi, Edebid Dünya Ved Din(s.117)]


İbni Ömer(ra) der ki;


“İlim üçtür; şeriatı anlatan Kitab (Kur’an), Sünnet, bir de “bilmiyorum” demek” [hasendir. Taberani, Evsat(1/299); Hatib(4/24); Mecma(1/172); İbni Abdilberr, Cami(2/24); İbn Hazm, İhkam(8/1072); İbni Adiy(1/175); Temhid(4/266); Zehebi, Siyeri A’lamin Nübela(15/61); Cerh ve Ta’dil(6/128); Kayserani, Tezkira(3/808); Feyzul Kadir(4/387); Suyuti, Miftah(s.154); Camiüs Sağir(5710); el Fakih vel Mütefekkıh(2/172); Iraki, el Muğni(162)]



En büyük ilim Allah'ın varlığını ve birliğini bilmektir. Bu konuda imanını arttıracak ilimleri okuması gerekir. Ayrıca farz olan ibadetleri yerine getirecek kadar ilim öğrenmek de farzdır.

İnsanlığa faydalı olan mesleklerde ilim tahsil etmek de farzı kifaye nevindendir. Bu bakımdan kişi kendi mesleği ile ilgili ilimleri öğrenmesi gerekir.

İlim tahsil etmek Allah'ın kesin emridir. O halde ilim öğrenmek farzdır. İlim tahsil etme yükümlülüğü (farz oluşu) aynî farz ve kifayî farz olmak üzere ikiye ayrılır.

Aynî farz olan ilim; Müslümanların her biri tarafından öğrenilmesi istenilen ilimdir. Kişi; itikat, ibadet ve ahlâkî görevlerini en güzel bir şekilde ifa edebilmesi için gereken bilgileri elde etmek ile yükümlüdür. Herkesin temel ilmihal bilgilerini öğrenmesi farzı ayındır.

Kifayî farz olan ilim; toplumun her ferdi tarafından değil de bazı fertleri tarafından, toplumun ihtiyacı nispetinde elde edilmesi ile sorumluluğun diğerlerinden düştüğü ilimdir.

Matematik, fizik, kimya, astronomi vb. insanların yararına olan ilimler bu gruptandır. Bu gibi ilimler, toplumun yararını esas alan bilimler olduğundan, toplumun ihtiyaç hissettiği her ilim ve sanatı (ihtiyaç nispetinde) toplumun bazı fertleri tarafından öğrenilmesi gereken ilimlerdir. Meselâ; bir kentte hastaları tedavi edecek doktor yoksa, o toplumun bazı fertlerinin tıp ilmini tahsil etmesi kaçınılmaz olur. Aksi halde tıp ilmini tahsil edebilecek durumda olan herkesi sorumlu kılmaktadır.

- Hangi bilim dallarını tahsil etmek farzdır? Sadece dini ilimleri mi?

Önce şunu hatırlatalım ki, "dinî ilimler" denilince, sadece fıkıh, tefsir ve hadis hatıra gelmemelidir. Allah ve Rasûlü'nün isteği ve rızası doğrultusunda insanların yararına tahsil edilen matematik, fizik, kimya, astronomi vb. ilimler de dinidir. Dinimiz bu ilimleri teşvik etmiştir. Örneğin;

* İslâm, insanın ibadet hayatında bir çok vecibeleri vakit kavramıyla irtibatlandırmıştır. (Oruç, hac, zekâtın yılda bir verilmesi, imsak, iftar, bayram, cuma, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı gibi vakitleri). Vakitle irtibatlı olan vecibeleri ifa vakitlerinin bilinmesi; ancak ay, güneş gibi gezegenlerin sayı, hareket ve özellikleriyle ilgili bilgilere sahip olmakla olur. Yani astronomi ve matematik dallarını tahsil etmek veya bu dalda ihtisas görenlerden istifade etmekle olur. Böylece dinimizde astronomi âlimine ihtiyaç kaçınılmazdır.

* Kur'an-i Kerim yeryüzünün; insanların faydalanmalarına hazır ve uygun bir durumda yaratıldığını ifade etmiş,


"...yeryüzünde dolaşın ve Allah'ın rızkından yeyin..."(Mülk, 67/15)

emrini vermiştir. Bu da ancak ziraat vb. ilimlerde ihtisas görmekle olur. Öyle ise ziraat ilmini tahsil etmek de dini ilimdir.

*Cenâb- Hak düşmana üstünlük sağlayacak her çeşit kuvveti hazırlamamızı emretmektedir. (Enfal, 8/60) Bu kuvveti hazırlamak ancak iktisad, fizik, matematik, kimya gibi ilimleri iyi bilmekle mümkündür.

Bu örneklerden anlaşıldığına göre dinimiz, insanların yararına olan bütün ilimleri teşvik etmiş ve öğrenilmesini farz kılmıştır.



İmam Gazali, Kur'an'da bütün ilimlerin var olduğunu kabul eden, ilmi tefsir anlayışını benimseyenlerin başında gelir. üstelik bu ilimleri örenmenin farz-ı kifaye olduğun söyler.

İşte Gazali'nin bazı ifadeleri:

Farz-ı Kifaye Olan İlmin Beyanı:

İlimler; şeri ve şeri olmayanlar olmak üzere iki kısımdır. Şeri ilimlerden maksadımız, aklın tek başına kavrayamayacağı, ancak peygamberlerden öğrenilebilen bilgilerdir. Şeri olmayan ilimler de üç kısımdır:

1. övgüye layık olanlar, Yergiye layık olanlar, Mubah olanlar.

2. övgüye layık olan ilimlerden bazıları farz-ı kifayedir: Bunlar, Tıp, Hesap ilmi gibi dünya işlerinde gerekli olan ilimlerdir. Evet, tıp ilmi insan bedeninin varlığının devam etmesi için gerekli olduğu gibi, Hesap/Matematik ilmi de sosyal hayattaki muamelelerde zorunlu olan bir ilimdir. Yanlış anlaşılmasın, farz-ı kifaye olan ilimler yalnız Tıp ve Hesap ilmi değildir. Denizcilik, çiftçilik, Terzilik, İdarecilik gibi daha pek çok sanatın esaslarını ders veren ilimler de farz-ı kifayedir. Hatta küçük bir (sağlık memurunun yapabileceği bir tedavi şekli olan) Hacamat da farz-ı kifayedir. çünkü hastalığı veren Allah, onun ilacını yaratmış ve insanlara o yolu göstermiştir. Ondan istifade etmeyip hastayı ölüme terk etmek caiz değildir.

3. övgüye layık olup da farz-ı kifaye olmayan, ancak öğrenilmesi yine de faziletli olan ilimler ise, her zaman lazım olmayan Tıp ve Hesap/matematik ilminin incelikleri ve derin meseleleri gibi (akademik ağırlığı olan) hususlardır. İlgili bölümlerin uzmanı olanlar, elbette konuyu her yönüyle bilmeleri gerekir.

4. Yergiye layık olan ilimler ise, sihir/büyü, gibi aldatan ve göz boyayan sanatlardır. Ancak, insanları bunların zararından korumak için öğrenmek haram olmaz.

5. Şiir , Edebiyat, Tarih gibi ilimler ise mubahtır.

Şu var ki, hiçbir ilim özü itibariyle "yerilen" diye nitelenmeğe layık değildir. Bazı ilimlerin bu şekilde nitelendirilmesi ya sahibine veya başkalarına zararlı olması, ya da hiç bir faydasının olmaması yönüyledir. Gazali, bu sonuncuya örnek olarak, sıradan insanların metafizik sırları araştırmasını zikretmektedir. (bk. İhyau ulumiddin, 1/23).

çok kısa ve özet halinde sunduğumuz bu bilgiler, İmam Gazali'ye ümmetin niçin “Huccetu'l-İslam” unvanını verdiğinin de bir göstergesidir.

Tıbbi ilimleri öğrenen bir kişinin tıb ilmini öğrenmesi farzdır. Doktor olacak bir kişinin tıb bilgisi alması, öğrenmesi farzken mühendislik ilmini öğrenmesi farz değildir.

Yine Mühendis birinin mühendislik ilmini alması farzken, tıb ilmini alması farz değildir.

Ayrıca fenni ilimleri alması konusunda son yüzyıllarda ehli küfrün bilimle ve fenle Müslümanlara galebe çalmasından ötürü Müslümanların da bu ilimleri almasının çok önemli olduğunu vurgulamamızda da fayda vardır.

Fenni ilimlerle dini ilimler birlikte okutulmalıdır. Zira sadece fenni ilimler okutulursa dinsizlik, sadece dini ilimler okutulursa taassup doğar; iki tarzın buluşması ile hakikat tecelli eder, öğrenci iki kanatlı kuş gibi yükselir.


Kaynaklar:

3 Aralık 2017 Pazar

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Sofra Adabı



Sofrada bulunmanın ve yemek yemenin adabı nedir? Hz. Peygamber (sav) efendimiz nasıl yemek yerdi?

Bu soruların hadisler aracılığıyla cevaplarını sizler için derledik...

Hurmayı ayıklayarak yemek

“Peygamber Efendimiz’e (asm) eski hurma getirildi. İçindeki böceklerin çıkmaması için onu iyice ayıklamaya koyuldu.” (Ebu Davud


Yemeği yer sofrasında yemek

Kalade (ra) Peygamber Efendimiz (asm) hakkında:
“Onun sükrucce denilen tahta sofra üstünde yemek yediğini hiç görmedim.” buyurdu...

Kalade’ye (ra):
“Peki, ne üzerinde yemek yerdi.” diye sordular:
“Sofra üzerinde yerdi.” diye cevap verdi. (Buhari)


Birlikte yemek

Peygamber’in (asm) Ashabı (ra) dediler ki:
“Ey Allah’ın Resulü! Yemek yiyoruz ama doymuyoruz.” Şöyle buyurdu: ...

“Herhalde siz ayrı ayrı yiyorsunuz.”
“Evet” dediler.
“Birlikte yiyin ve Allah’ın adını anın (Besmele çekin) ki yemeğiniz bereketlensin.”

Az yemek

“Ademoğlu karnından daha kötü bir kabı doldurmamıştır. Ademoğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeter...

Mutlaka bundan fazla yemesi icap ederse, midesini üçe bölsün:
“Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefesine ayırsın.” (Tirmiri)


Ayakta bir şey yiyip içmemek

“Peygamber Efendimiz (asm) ayakta su içmekten ve yemek yemekten nehy etmiştir.” (Bezzar, Ebu Ya’la)


Tabakta kalan yemeği sünnetlemek

“Kim bir tabakta yemek yiyip de sonra o tabağı yalarsa, o tabak onun için Allah’tan mağfiret diler.” (Tirmizi)


Kapların üzerini örtmek

“Kapılarınızı örtün, tulumlarınızı bağlayın, kaplarınızın ağzını kapayın, örtülmesi gerekenleri örtün, kandilleri söndürün, çünkü şeytan kapalıyı açamaz, kırbanın bağını çözemez, kapların örtülerini açamaz...


Çünkü fare kandillerin içindeki yağı ve fitili yemek ister. Böylece ev halkının başına evlerini yakabilir.” (Müslim, İbn Mace)

Yiyeceğin içine sinek düşerse...

“Birinizin tabağına sinek düşerse onu içine batırın. Çünkü kanatlarının birinde hastalık, öbüründe şifa vardır. O, kendisinde hastalık bulunun kanadını öne sürerek kendisini korur. Bu nedenle tamamını batırın.” (Buhari, Ebu Davud)


Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak

“Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktır.” (Ebu Davud)


Yemeğe tuz ile başlamak-tuz ile bitirmek

Yemeğe tuz ile başlamak ve bitirmek yetmiş derde devadır.” (Riyaz’ün Nasihin

Akşam yemeğini ihmal etmemek

“Bir miktar hurma bile olsa akşam yemeğini yiyiniz, çünkü akşam yemeğini kaldırmak ihtiyarlık ve güçsüzlüğe sebep olur.” (Tirmizi)

Yemeğe kusur bulmamak
Ebu Hureyre (ra):

“Peygamber Efendimiz (asm) hiçbir yemeğe kusur bulmazdı, canı çekerse yerdi, çekmezse bırakırdı.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)

Yere düşeni yemek

“Birinizin lokması düştüğü zaman onu yerden alsın, bulaşan kısmını silip yesin. Şeytana bırakmasın.” (Müslim, Tirmizi)

Eti dişleriyle ısırarak yemek

“Eti dişlerinizle ısıra ısıra yiyiniz. Çünkü bu şekil yemek daha lezzetli ve daha hoştur.” (İbn Mace, Ebu Davud)

Ortasından yememek

“Bereket yemeğin ortasına iner dolayısıyla siz yemeği ortasından değil kenarlarından yiyin.” (Ebu Davud)

Besmele ile başlamak

“Biriniz yemek yerken “Bismillah” desin; başta söylemeyi unutursa sonunda “Bismillahi fi evvelini ve ahirihi “Başında da sonunda da Bismillah” desin.” (Ebu Davud, Tirmizi)


Yemeği sıcak yememek

“Yemeği soğutun! Zira sıcak yemek, bereketsiz olur.” (Taberani)


Yiyecek ve içeceklerin içine üfürmemek

“Peygamber Efendimiz (asm), yiyeceklerin, içeceklerin ve hurmanın içine üfürülmesini yasakladı.”

Çömelerek oturmak

Hz. Peygamber (asm) yemek yerken çömelerek oturur, hiç bir şeye dayanmaz ümmetine de bunu tavsiye ederdi:
“Bir yere dayanarak yemek yemeyiniz.” (Buhari)

Yere düşeni yemek

“Biriniz bir şey yerken bir parçası yere düşerse, onu alıp üzerindeki bulaşanı giderip yesin. Şeytana bırakmasın.” (İbn Mace)

Yemeğin sonunda hamdetmek

“Allah, bir şey yiyip içtikten sonra kendisine hamdeden kimseden razı olur.” (Müslim, İbn-i Mace)

Yemeğe otururken yerleşmemek

“Bana gelince ben, katiyen iyice yerleşip oturarak yemek yemem.” (Buhari)

Sağ el ile yemek

Allah Resulü (asm) buyurdu:
“Biriniz sol el ile ne yemek yesin ve ne de su içsin. Çünkü şeytan sol eliyle yer ve içer.”


Yemek yerken fazla vakit kaybetmemek

“Ben bir yere dayanarak rahat bir şekilde yemek yemem. Yani yemek için fazla zaman ayırıp vaktimi orada geçirmem.” (Ebu Davud, Darimi)

24 Kasım 2017 Cuma

Nufüs Sayımındaki Mucize



وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ ﴿١١﴾

Allah, sizi önce topraktan, sonra da az bir sudan (meniden) yarattı. Sonra sizi (erkekli dişili) eşler yaptı. Allah’ın ilmine dayanmadan hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur. Herhangi bir kimseye uzun ömür verilmez, yahut ömrü kısaltılmaz ki bu bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a kolaydır.

FATIR Suresi 11. ayet




خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنْ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ ﴿٦﴾


O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?


ZUMER Suresi 6. ayet




أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ ﴿٥٠﴾

Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.

ŞURA Suresi 50. ayet






يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ ﴿١٣﴾



Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.


HUCURAT Suresi 13. ayet






İllere Göre Türkiye Nüfusu
YılİlToplam   Erkek  Kadın                                     nufusNüfus Yüzd
2016İstanbul14.804.1167.424.3907.379.726% 18,55
2016Ankara5.346.5182.653.4312.693.087% 6,70
2016İzmir4.223.5452.104.6322.118.913% 5,29
2016Bursa2.901.3961.454.0591.447.337% 3,64
2016Antalya2.328.5551.174.9361.153.619% 2,92
2016Adana2.201.6701.101.3401.100.330% 2,76
2016Konya2.161.3031.073.6311.087.672% 2,71
2016Gaziantep1.974.244998.926975.318% 2,47
2016Şanlıurfa1.940.627976.938963.689% 2,43
2016Kocaeli1.830.772927.157903.615% 2,29
2016Mersin1.773.852885.583888.269% 2,22
2016Diyarbakır1.673.119844.011829.108% 2,10
2016Hatay1.555.165780.854774.311% 1,95
2016Manisa1.396.945701.094695.851% 1,75
2016Kayseri1.358.980681.269677.711% 1,70
2016Samsun1.295.927640.699655.228% 1,62
2016Balıkesir1.196.176596.896599.280% 1,50
2016Kahramanmaraş1.112.634565.816546.818% 1,39
2016Van1.100.190561.592538.598% 1,38
2016Aydın1.068.260533.004535.256% 1,34
2016Denizli1.005.687500.398505.289% 1,26
2016Sakarya976.948490.935486.013% 1,22
2016Tekirdağ972.875499.819473.056% 1,22
2016Muğla923.773470.404453.369% 1,16
2016Eskişehir844.842421.580423.262% 1,06
2016Mardin796.237400.475395.762% 1,00
2016Malatya781.305389.572391.733% 0,98
2016Trabzon779.379385.009394.370% 0,98
2016Erzurum762.021381.138380.883% 0,95
2016Ordu750.588376.243374.345% 0,94
2016Afyonkarahisar714.523354.458360.065% 0,90
2016Sivas621.224309.364311.860% 0,78
2016Adıyaman610.484307.662302.822% 0,76
2016Tokat602.662299.262303.400% 0,76
2016Zonguldak597.524295.033302.491% 0,75
2016Elazığ578.789287.991290.798% 0,73
2016Batman576.899290.479286.420% 0,72
2016Kütahya573.642283.955289.687% 0,72
2016Ağrı542.255281.389260.866% 0,68
2016Çorum527.863261.606266.257% 0,66
2016Osmaniye522.175264.257257.918% 0,65
2016Çanakkale519.793262.288257.505% 0,65
2016Şırnak483.788251.392232.396% 0,61
2016Giresun444.467220.414224.053% 0,56
2016Isparta427.324212.720214.604% 0,54
2016Yozgat421.041210.600210.441% 0,53
2016Muş406.501207.190199.311% 0,51
2016Edirne401.701203.738197.963% 0,50
2016Aksaray396.673197.362199.311% 0,50
2016Kastamonu376.945188.039188.906% 0,47
2016Düzce370.371185.775184.596% 0,46
2016Uşak358.736179.259179.477% 0,45
2016Kırklareli351.684179.122172.562% 0,44
2016Niğde351.468175.571175.897% 0,44
2016Bitlis341.225177.088164.137% 0,43
2016Rize331.048164.727166.321% 0,41
2016Amasya326.351161.555164.796% 0,41
2016Siirt322.664166.463156.201% 0,40
2016Bolu299.896148.481151.415% 0,38
2016Nevşehir290.895143.698147.197% 0,36
2016Kars289.786150.515139.271% 0,36
2016Kırıkkale277.984140.085137.899% 0,35
2016Bingöl269.560137.588131.972% 0,34
2016Hakkari267.813142.486125.327% 0,34
2016Burdur261.401130.082131.319% 0,33
2016Karaman245.610122.153123.457% 0,31
2016Karabük242.347122.106120.241% 0,30
2016Yalova241.665120.605121.060% 0,30
2016Kırşehir229.975114.815115.160% 0,29
2016Erzincan226.032114.075111.957% 0,28
2016Bilecik218.297114.189104.108% 0,27
2016Sinop205.478101.909103.569% 0,26
2016Iğdır192.78599.05793.728% 0,24
2016Bartın192.38995.13197.258% 0,24
2016Çankırı183.88091.87492.006% 0,23
2016Gümüşhane172.03487.56484.470% 0,22
2016Artvin168.06884.59783.471% 0,21
2016Kilis130.82565.82465.001% 0,16
2016Ardahan98.33550.88447.451% 0,12
2016Bayburt90.15446.18243.972% 0,11
2016Tunceli82.19345.16037.033% 0,10
Dünya nüfusu




Kainattaki dişi ve erkek dengesi.Nüfus artış oranlarının nasıl bir dengede gittiğini görüyoruz .Bu hayvanlar alemi aynı zamanda bitki aleminde bilmediğimiz diğer cisim ve lementlerlede denge olduğunu görüyoruz.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...