Allah insanı nasıl korur?

Zünnu-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.

Bu sudan İçmek Müslümana Haram

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı,” bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: - “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!

Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti... Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır

Kuran Sırları

Bilindiği gibi DNA terimi, canlılardaki genetik malzemenin kısaltılmış ifadesidir. Genetik biliminin başlangıç tarihi ise, Mendel isimli bilim adamının 1865 yılında hazırlamış olduğu genetik yasalarına dayanır. Bilim tarihi için bir dönüm noktası oluşturan bu tarihe, Kuran’da 18:65 numaralı Kehf Suresi’nin 65. ayetinde işaret edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Nefsin Mertebeleri

BİRİNCİ DAİRE: Nefs-i Emmare: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir. Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI

Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi.

ARAPÇA ÖĞRENİYORUM

Öncelikle Hafıza tekniği konusunda size olağan üstü bir ip ucu.Sureler kolaydan zora doğru sıralanır. Bir sayfa alınarak 3′e bölünür. Önce ilk 5 satır, daha sonra diğer satırlar 5′er 5′er ezberlenir ve sonrasında birleştirilerek tekrar yapılır.

Günahın Reçetesi

Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp

Ahir Zaman Bu Zaman Mı?

Ahir zamanın kendini hissettirdiği şu günlerde, Rabbimizin ikazlarını neden duymamazlıktan geliyoruz acaba? Nereye gidiyorsunuz? Nerede Muhammed ümmeti?

Şeytan İşi

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Artan pilav

Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız.

Olgun İmana Kavuşma

MESCİD-İ Saadet'te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah'ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu:

Gönül Örtüsü Hayâ

Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir. İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde.

KÂLU BELÂ

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

AY'IN RESÛLULLAH (S.A.V)'A SELAM VERMESİ

Ebû Kubeys dağının altında duruyorduk.Ay doğu tarafından göründü.Yükselerek yukarı çıktı. Nûru bütün âlemi doldurmaya başladı.Göğün ortasında kâmil bir dolunay haline geldi...

15 Temmuz 2016 Cuma

Hz Şems ve Mevlâna

Hz Şems ve Mevlâna



Hz Mevlâna hayatının ilk döneminde mânâ bilimleri açılmadan evvel ilim, ahlâk, İslâmî ibadetlere saygı zerâfeti bakımından dört dörtlüktü. Maddî hiç bir problemi yoktu. O halinde çok büyük insandı. İbadeti, ahlâkı, ilmi olan insan elbette büyük insandır.
Ama, Allah’ın asıl görmek istediği şey, Hz Mevlâna’nın mânâ sahnesindeki patlamasıdır. Bu mânâ sahnesine adım atabilmesi, velâyetin başlayabilmesi için bir nokta vardı, o noktanın açılması lazımdı. Nedir o nokta?..”Bir insanın maddeden mânâya geçişi nasıl olur?… Hangi hadiselerle olur?… diye soran meraklılara cevap olarak; BUNUN BAŞ FORMÜLÜ NAZAR’DIR. Bir başka velînin Cenab-ı Hakk tarafından tayin edilmiş bir kimseye nazar etmesi, mânâ âlemine geçmesini sağlar…
Hz Şems’in hocası yetiştirdiği her birisi mükemmel mânâ talebesi olan müridlerine “Diyâr-ı Rum’da Celâlettin isminde bir zatın irşad edilmesi murad edildi. “Hanginiz talipsiniz?” dedi… Hz Şems sağ elini kalbinin üzerine koyarak, boynunu sola doğru eğerek sustu, talibim kelimesini bile söylemedi. Hocası, “sen anladın, bu işin sonunda başını vermek var” dedi.
Şems, Hz Mevlâna’nın Şam’da ders verdiğini öğrenerek Şam’a gitti. O sırada da Hz Mevlâna’nın hocası “Senin artık hadis sahasında öğreneceğin hiçbir şey kalmadı” diyordu. Hz Mevlâna atıyla şehrin dışında giderken, başı koyu renk bir örtüyle örtülmüş esmer bir adam Mevlâna’nın önünde durarak, “Sen her şeyi biliyormuşsun, öyle ise benim de kim olduğu bil” dedi ve çekti gitti. Hz Mevlâna dondu kaldı. “Ben, bana öğretilen şeyleri biliyorum, bir insanın kim olduğunu nasıl bilebilirim” diye düşündü.
Hz Şems, ilk mesajını vermişti. “Mânâ âlemine geçersen her şeyi bilirsin” demek istemişti.
İki sene sonra Hz Şems Konya’ya geldi ve artık Hz Mevlâna’yı irşad etmek için fiiliyata başladı. Bu ihda dediğimiz yaratılışın kuvveden fiile çıkma safhasıydI. Hz Şems mükemmel bir mürşiddi, hiç bir hata olmasın istiyordu. Bunu maddî bir ameliyata benzetirsek, nerdeyse iğnenin girdiği yer bile acımasın istiyordu.
Konya’da misafir olduğu handa Hz Mevlâna’yı tanıyanlara, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını sordu. Onlar da “kibar, temiz düzgün giyimli insanlardan hoşlanır” dediler.
Hz Şems en eski elbiselerini giydi, biraz da toza-toprağa bulandı. Ama Hz Şems KONYA’DA MÂNEVÎ BİR HAVA BULAMAMIŞ OLMAKTAN DOLAYI RAHATSIZDI. Konya Selçuklu Devletinin başkenti idi. Hiç kimse ibadetinden sarf-ı nazar değildi, hiç kimse haram işleyemezdi. İslâm disiplini vardı ama ŞEMS’İN ARADIĞI MÂNÂ RAKSI YOKTU.
O sırada dul bir kadın kendisine İNFAK edilen bir ciğeri Şems’in kaldığı hanın yanındaki fırıncıya kızarttırmak istedi. Fırıncı para istedi, kadın ise “param yok, bu ciğer de zaten İNFAK olarak verildi bana, öksüzlerime var onlara götüreceğim” diyerek ciğeri kızartmasını söyledi tekrar.. Fırıncı “ben de odun yakıyorum, para vermeden olmaz” dedi. O zaman Şems hüzünlendi, kadının elinden ciğeri alarak kalbinin üzerine koydu ve cızır cızır dumanları tüttürerek ciğerin iki tarafını da kızarttı. O kızartmadan çıkan bir mânevî rayiha vardı ki KONYA’NIN ATMOSFERİNE MÂNÂ KARIŞMIŞ OLDU. Şems buna çok sevindi.
İşte, mânâ dediğimiz olay, şeriatın aslıdır. KONYA HALKI İBADETİNİ YAPIYOR, NAMAZINI KILIYOR, ZEKATINI VERİYORDU AMA İNFAK YOKTU… ONUN İÇİN O ATMOSFERDE BİR MÂNEVÎ İLKAH YAPILAMIYORDU. MÂNÂNIN ÖZÜNDEKİ HİKMETİN BİRİSİ BUDUR.
Ertesi gün toza toprağa bulanmış kıyafetiyle Hz Mevlâna’nın evine döneceği yola çıktı. Karşılaştıklarında, Hz Mevlâna’nın atının geminden tutarak, Şems bir nazar attı.
Hz Mevlâna o anda bütün dünyasının yeniden yapılandığını hissetti. Şems’in bu bakışı “Ben kimim” dediği zamanki bakışı değildi. Hz Şems’in en büyük hususiyetlerinden birisi nazarının âşikar oluşudur.
Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “söyle bakalım Bâyezid Bestâmi mi daha büyük, Peygamber mi büyük?” diye sordu. Böyle bir soruyu sıradan bir adam soramaz, Bâyezid Bestâmi bir İslam Velîsi, Peygamber ile nasıl kıyas edilir? diyerek, Hz Mevlâna derhal attan indi, ve “elbette bu tartışılmaz. Bâyezid “bana daha çok ver ya Rabbi derken Resulullah ise aman ya Rabbi ben seni hakkıyla bilemedim ben seni anlatamam senin tanıdığın gibi sana hamd ediyorum derdi, tabii Bâyezid bir bardak su gördü, Resulullah deryanın içindeydi” dedi. Bu izah Şems’in çok hoşuna gitti. Ama Hz Mevlâna Bâyezid’i Resulullah’in ayakları dibinde secde ederken gördü ve zaman diliminden atlayarak mânâya geçmekle neler olacağının farkına vardı. Hz Şems’e “misafirim olun” diyerek davet etti. Hz Şems “Sen benim kahrımı çekemezsin” diye cevap verdi. “Olsun elimizden geleni yaparız” diyerek, aldı evinin baş köşesine misafir etti.
Bir gün, Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “bir testi şarap getir” dedi. Hz Mevlâna “hayhay” diyerek bir Rum meyhanesine gitti. Bir testi şarap istedi. Şarabı aldı cübbesinin kollarının arasına koydu, tam çarşının ortasında testi düştü kırıldı.
O an Hz Mevlâna’nın geçirdiği NEFS FIRTINASINI hesap etmek çok güç… Hadis hocası ve rektör olan bir kişinin şarap testisi taşıması anlaşılamaz… Bütün halk koşup geldiğinde yere dökülen şarap gülsuyuna dönüşmüştü. Bütün çarşı gülsuyu kokuyordu… Hz Mevlâna bir şarap daha almak için şarapçıya gittiğinde şarapçı elini ayağını öperek, kelime-i şahadet getirerek, “Sultanım senden sonra dükkanımdaki bütün şarap küpleri gülsuyu oldu” dedi ve müslüman oldu. Hz Mevlâna büyük bir coşkuyla Hz Şems’in yanına gitti.
Velîler Kur’an emirlerinin önceliklerinde veya sırasında bize yardımcı olurlar mı diye sorarsak; diyelim ki bir insan bir velînin yanına gidip namaza dair bir şey sorar, halbuki Velî biliyordur ki henüz iman-ı kemal etmemiş. “Sen şu namaz işini bir kenara bırak da EVVELA İMANINI TAMAMLA” diyebilir. Bu Kur’an emirlerine tekaddüm değildir. İSLÂMİYETİN ÇEKTİĞİ EZİKLİK İMÂNI BIRAKIP DA İBÂDET KALIBINDA KALMASIDIR. Ne İBADET TERKEDİLEBİLİR, NE İMAN TERKEDİLEBİR. HİÇBİR VELÎ İBADETLERDEN TÂVİZ VEREMEZ. Eski bir şairin güzel bir sözü vardır “Şeriattan kim ki bir taş kaldıra başını oraya koya” der. Sen git üç rekat namaz kıl diyemez. Çünkü Velîlik demek Kur’an’a daha çok âşık olmak demektir.
Zahiri görüntülere verilen önem bakımından mânâ ilimleriyle kelam arasında bir yaklaşım tarzı farklılığı olmaması lazım ama yapanlar var. Bazı kimseler tasavvuf biliyoruz diye kelam ilimlerine soğuk bakmışlardır. Bu tamamen cahilliklerindendir. Kelam ilmi olmadan tasavvuf anlaşılamaz. Bugün kendilerini mürşid sayan bazı kişiler Kur’an’ın mânâsını bilmiyor. Tamamını bilmeyebilir ama bir bütün olarak kavramak şarttır. Yoksa nasıl ders verebilir?
Klâsik tarih bilgimiz içinde, Hz Mevlâna ile Hz Şems’in buluşması çok çeşitli şekilde tanımlanmıştır, ama mânâ ilimleri açısından önemi fevkalâde büyüktür. Çünkü, Hz Şems’in mânâya ait bir ışığı, Hz Mevlâna’nın gönlüne yansıtması alenî olmuş bir olaydır.
Tasavvuf tarihinde pek çok velî birbirlerine bu ışığı yansıtmışlardır. Fakat bunları hangi anda nasıl yaptıklarını, hangi imtihan perdeleri içersinde seyrettirdiklerini bilemeyiz. Halbukü Hz Mevlâna ve Şems olayı’nda alenî, herkesin gözü önünde olmuştur. Mânâ ışığı bir insana nasıl yansıtılır ve onun gönlünün önündeki mânâyı gölgeleyen perde, nasıl kalkar? Bu aleni olmuştur. Onun için fevkalâde önemlidir tasavvuf tarihi bakımından.
Aleniyetin özünde yatan hikmet de, İlâhî sırların herhangi bir çevre putu olmamasıdır. Yani diğer insanlar bunun gibi görürse görür, çünkü bu bir İlâhî emirdir.
Mevlâna hazretleri, Hz Şems’e bir gün;
-Sultanım, pek çok yerlere uğradın, orada irşâd edecek insanlar bulamadın mı ki buraya kadar zahmet ettin? mânâsına gelen bir soru sorar. Hz Şems’in o zaman yaptığı espri çok güzeldir. Bu zarif, hikmetli bir tasavvuf esprisidir ve pek çok hakikatı olan bir espridir. Hz Şems;
- GİTTİĞİM YERLERDE HEP HÂŞÂ ALLAH’LIK DÂVÂSINDA OLANLARA RASTLADIM. HİÇ “KUL” OLANA RASTLAMADIM, İLK DEFA KUL’A RASTLIYORUM, O DA SENSİN, demiş.
Bunun anlamı nedir? Herkes tasavvuf yapıyorum, tarikat yapıyorum, yahut dindarım diye kendisini ilâhlaştırmış. Her şeyi ben biliyorum, ben yapıyorum, ben, ben, ben… Hz Şems; BU BENLER VAR YA, İŞTE GÖNLÜN ÖNÜNDE, PARÇALANMASI LAZIM GELEN PUTLARDIR BUNLAR. BUNLARIN AZ SAYIDA OLMASI, ANCAK BİR KULA NASİPTİR Kİ, “SEN BÖYLE BİR KULDUN, ONUN İÇİN SENİ TERCİH ETTİM” diyor. Yine bu meâlde Hz Şems’in çok güzel bir sözü vardır; “Biz kıyamete kadar Mevlâna’nın yüzde biri kadar kabiliyetli bir kul bulursak mutlaka teşrif eder, kendisini irşad ederiz.” diyor…
Onun için ilk buluşmanın hikmeti, sırrı, İlâhi emânetin, gönül cereyanının aktarılması tasarrufudur. Onun içinde çok kıymetlidir. O ânın yaşanması, o ânın içerisinde bulunanlar ve o ânı tekrar tekrar yaşayan pek çok dervişler vardır.
Hz Şems, Mevlâna’yı GERÇEK KULLUĞA GÖTÜRMEK İSTİYORDU. GERÇEK KULLUK KENDİ İFADELERİNDE DE SÖYLEDİKLERİ GİBİ KENDİ GÖNLÜNDE NEFSİN BÜTÜN SİLÜETLERİNİ KALDIRIP CENÂB-I HAKK’A HÂZIR HÂLE GETİRMEKTİR. Bunu gönlü takîy etme, nakîy etme işi diye kabul ediyoruz. İşte bu eğitimi verdi ve Hz Şems’in Mevlâna ile sohbetlerindeki ilk dönem esas nokta bu eğitimi vermesidir.
Bu eğitimi verirken Hz Mevlâna’nın o gün için dünya tutkusu sayılabilecek olan iki önemli hâdise vardı… Bunları kaldırdı… MEVLEVÎ TARİHİ OKUNURKEN BUNLAR GÖZDEN KAÇIYOR. BUNLARDAN BİR TANESİ; MEVLÂNA’NIN HOCALIĞI İDİ. Yani Üniversitede ders verme, bunu da âlemi İslâm adına yapma göreviydi. Ama bu da nefse ait bir tutkuydu aslında. Nefsin tamamen tezkiye olması lazımdı. Birinci perde de onu kaldırdı. Hz Mevlâna’nın etrafında teşekkül eden dünya sınırlarını bir alev makinasıyla yakıyordu Hz Şems…
İKİNCİ ÖNEMLİ HADİSE DE, Hz Mevlâna’nın evinde çok zarif bir havuz ve havuzun başında bir gül bahçesi vardır. Burada da kütüphanesi vardı. Kütüphanesi yarı döner vaziyetteydi. Akşamları odasına doğru, gündüzleri ise bahçeye doğru dönüyordu. Bu kütüphanede, sekiz yüzsene evveline kadar gelmiş geçmiş İslâm dünyasına ait bütün kıymetli eserler vardı. Hz Mevlâna’nın âlim yanını nazara aldığımız zaman, bunların hepsini okumuştu.
Hz Şems, “Sen bunlarla mı meşguldün” diye sorunca “evet” cevabını aldı. Hz Şems kütüphaneyi bir anda eliyle tuttuğu gibi havuza attı. Bu da Mevlâna’nın bir başka dünya tutkusuydu. Onların bir tanesi bile feda edilebilinecek kitaplardan değildi. Hz Mevlâna’ya hafif bir mahzunluk çökünce “Niye üzüldün?..” dedi. “Sizin emirleriniz benim için üzüntü vesilesi olamaz. Feriddüddin’in bana imzaladığı bir kitap da vardı içlerinde” dedi… (Feridüddin Attar’ın çok önemli meşhur bir eseri Pendnâme) “O imzalı olduğu için bir hâtıra kıymeti taşıyordu” dedi Bunun üzerine de “Peki onu verelim o zaman” dedi ve elini havuza atarak PENDNÂME’Yİ çıkardı verdi…
ONDAN SONRA MEVLÂNA HAYRETLE ARTIK MESAJLARIN SATIRLARDA DEĞİL, SADIRLARDA, GÖNÜLLERDE OLDUĞUNU SEZMEYE BAŞLADI…
Çünkü, Mevlâna daha düşünmeden Şems anlatıyordu. Hz Mevlâna, “Acaba şu konuyu bir sohbet konusu yapsak mı?” diye düşündüğü zaman, Şems anlatıyordu ve anlattığını Hz Mevlâna ezberliyordu. Acayip bir şey!.. Çünkü Şems, gönülden gönüle eğitime başlamıştı. Hz Mevlâna bir beytinde, (Mecalis-i Seb’a yahutta Divan-ı Kebir’de olsa gerek) “Hani diyor,”bir gün âlemleri seyretmek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetlerini öğrenmek için, senden niyazda bulunmuştum da birdenbire timsah oluvermiştik. Timsahın gözlerinden deryaları seyrettirmiştin bana. Ben de hayretler içerisinde kalmıştım. Çünkü timsahın gözünde deryanın bir bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum” diyor…
Şimdi bu ne demektir biliyor musunuz?.. Cenâb-ı Hakk’a yakınlık için, Cenâb-ı Hakk’ın her yerde hâzır ve nâzır olan kudretini herhangi bir eşyanın bir noktasından seyredebilmektedir. Bunu da Allah’a yaklaştığımız zaman seyretmek, sezmek zorundasınız. Bu büyük mârifeti öğretiyordu Hz Şems.
Nitekim, aynı sistem içerisinde eğitim devam ederken hiç Üniversiteye gidemediği, kitaplarına da uzak kaldığı sırada, bir gün nasıl olduysa misafirleri okula geldi ziyarete. “Ne oluyor acaba?.. Mevlâna niye yok” diye merak etmişlerdi. Misafirlerle birlikte iken bir konu açıldı ve bir hâdis üzerinde tartışmaya başladılar. (Birisi dedi ki, O hadîs şu cümle ile ifade edilmiş, diğeri, şu hadîs kitabında var ama, ben daha çok başka bir hadîs kitabındaki şu cümlesine daha çok inanırım.) Hz Mevlâna’ya, “Üstad sen ne buyurursun?… Sen hadîs’in ustasısın… Mevlâna daraldı, cevap veremeyecek bir pozisyondaydı. Acaba bu cümlelerin hangisi doğru diye düşünürken, gayr-i ihtiyarî yanında oturan Hz Şems’e baktı. Hz Şems diz çökmüş oturuyordu.
- Bana ne bakıyorsun, git kendisine sor” dedi. Bir anda Asr-ı Saadet açıldı ve orada Efendimizi hadîs-i söylerken seyretti. Daha sonra da dedi ki “Doğrusu budur”. İşte Hz Şems, böyle bir dünyanın eğitimini yaptırıyordu.
Hz Şems ile Mevlâna arasındaki dostluğun, aşk kelimesiyle ifade edilen bir sevdanın boyutlarını, bugünkü insanoğlu, bağırsaklarından kurtulamamış, bağırsaklarını kendi boynuna takıp da kendi kendini idam etmiş olan insanoğlu nasıl anlayacak?… Nasıl bir yaşamdır bu?… ALLAH’ı terennüm eden, ALLAH’ı konuşan, ALLAH’ı yaşayan bir birliği yaşıyorlar. Bunun içersinde şu ders de böyle miydi, şöyle miydi, yahutta niye bu kadar samimi ve dayanılmaz arzu vardı diye aptal aptal bakmak mümkün değil!… ALLAH LEZZETİNİ ALMAMIŞ İNSANLAR NE DÜŞÜNÜRSE DÜŞÜNSÜNLER. O İKİSİ ALLAH SOHBETİNİN LEZZETİNİ ALIYORDU. İNSANLARIN NE DÜŞÜNDÜĞÜ ÖNEMLİ DEĞİL Kİ!…
Hz Şems’in Konya’dan ilk ayrılışındaki hikmetine bakarsak; her ikisinin arasındaki sohbetler, kulluktan İlâhî rakslara geçen o akıl almaz titreşimler meydana gelirken, demek ki Hz Şems’in, Mevlâna’ya, kendi plânında bir istirahat vermesi lâzımdı. Yani bu sevdalaşma operasyonuna gönlünün yahut zihninin İLERDEKİ VAZİFELERİ AÇISINDAN dayanmasında bir zorlama olduğunu sezdi. Hiçbir şey yokken: “BİZE YOL GÖRÜNDÜ, MURÂD-I İLÂHÎ BİZİM ŞAM’A GİTMEMİZİ İSTİYOR” dedi… Şam’a gitti. Hz Mevlâna ağladı, yüreğini parçaladı. Artık dünyaya nasıl dönecek, o insanlarla nasıl görüşecek, Cenâb-ı Hakk’ın bütün boyutlarındaki ışığını seyretmiş bir insan, sıkıştığı zaman Resulullah’ın devrine intikâl edebilen zaman ötesi tasarrufa ermiş bir insan, tekrar insanlarla bir araya gelecek de, “Ahmet şöyle dedi, Mehmet böyle dedi diye bunları nasıl konuşacak”. Hz Mevlâna tahammülü imkânsız öyle bir yalnızlığa itildi ki, bir çok kasidelerinde, rubailerinde o devrin yalnızlığını, isyanlarını, acısını dünyaya nasıl dönüş yapacağının zorluğunu anlatır…
Bu sırada içine bir ferahlık geldi, sanki Hz Şems’in ambargosu kalkmış gibiydi. Gönlünde yeniden gelmesine ait bir ümit ışığı belirdi. Oğlu Sultan Veled’e dedi ki, “git Hz Şems’i getir”..
Çok enteresan bir tablo halinde gelişti Hz Şems’i getirme olayı. Şam ile Konya arası gitmek bir buçuk ay sürüyor. Atına atladı ve Şam’a gitti, Hz Şems’i herkese sordu, böyle bir derviş tanıyor musunuz diye araştırdı… Falan yerdeki kahvede satranç oynar, gidip orada bulabilirsin dediler. Hz Şems’in yanına geldiğinde hasırda oturmuş, bir rahle üzerinde satranç oynuyorlardı. Hasırın kenarına gelince ayakkabılar çıkarılır, hasıra öyle oturulurdu.
Sultan Veled şehzade olduğu için, tıpkı babası Hz Mevlâna gibi çok şık kıyafetlerle kahveye gelmişti. O havanın atmosferinde çok yabancı kaldı. Bir şehzade geliyor, ayakta duruyor, babası gibi elini kalbinin üzerine koyup, başını sol omzuna doğru eğiyor Sultan Veled ve niye geldin sözüne bir cevap olsun diye, Hz Şems’in ayakkabılarını alıyor, Konya’ya doğru çeviriyor. Bu o kadar nazik bir hâdisedir ki… Babam bekliyor diyemiyor… Bu nezaket-i Muhammedî’ye ters düşer, çünkü Şems bir gönül sultanıdır, ona bir şey söylemeye lüzum yoktur, anlamıştır konuyu. Ama bir jest yapması lâzım, bunun için ayakkabılarını alıyor, Konya’ya doğru çeviriyor…
Karşısındakini kumar oynayan, onu sıradan bir adam gibi gören Yahudi şoka giriyor. Çünkü Yahudi’nin en büyük tutkusu servet ve gösteriştir. Bir şehzadenin gelip de Hz Şems’e bu şekilde itibar gösterdiğini görünce çok şaşırıyor. O şokun tesiriyle bir nazar ediyor. Yahudi o anda yere düşüyor, elini ayağını öpüyor, Kelime-i Şehadet getiriyor.
Hz Şems: “Eğer Sultan Veled gelmeseydi, senle daha çok satranç oynardık biz” diyor… “Çünkü kalbindeki put’u yıkmakta zorlanıyordum, ama bir şehzade gelip de bana itibar edince, gönlündeki bütün putlar yıkılıverdi bana karşı” diyor… O geliş anı bile bir başka insanın kurtulması için vesile olarak kullanılmış Hz Şems tarafından…
Hz Mevlâna’nın Hz Şems’in gelişiyle o müthiş olayla ilgili o kadar güzel şiirleri var ki, Şems’in gelişi, başlı başına bir edebiyat, edebiyat değil bir duygu: “O geliyor, o geliyor… Gül kokusu geliyor, bahar geliyor” diye öyle müthiş bir şiiri var ki… Bu sevginin müziğidir… Mevlâna’nın müziğe olan ilgisi, rağbetidir.
Hz Şems’in Konya’ya ikinci gelişinden sonra meydana gelen değişimler daha çok Hz Mevlâna’ya gelecekti Mevlâna’yı hazırlamak devri diye kabul edilir. Yani, Hz Şems’in yaptığı birinci operasyondaki hâdise: bizzat Mevlâna’nın gönlünde aşk ateşini alevlendirmek ve bütün dünyadan tecrit etmek, mekânları, zamanları, zaman ötesini tanıtmak devridir.
İkinci kez geldiği zaman hazırladığı operasyon ise; Hz Mevlâna’yı geleceğin Mevlâna’sı olarak yetiştirmek, yani insanların gönlüne mesajlar verebilen bir Mevlâna yetiştirmektir. Bu sebeple ikini gelişinde sohbetleri daha çok Hz Mevlâna’nın Hz Şems’den sonra yazacağı Divan-ı Kebir, Mecâli- Seb’a, Mesnevi gibi eserlerinin temel hikmetlerini ona lütfetmiştir, daha önemlisi bu devre içerisinde Şems Hazretleri Mevlâna’nın gönlünde yanan o aşk ateşinin ışığı altında mânâ ehli olmanın, hakiki, gerçek mü’min olmanın hikmetlerini anlatmıştır.
Hz Şems’in yemesi, içmesi, oturması, kalkması hayret uyandıran birşeydi. Ne zaman yer, ne zaman içer bilinmezdi. Bir bakarsınız az, bir bakarsınız sırf Hz Mevlâna’nın hatırı için yerdi.
Nihayet bir gün, gül bahçesinde sohbet ederlerken, Hz Mevlâna’nın gönlünde Hz Şems’i Konya’ya bağlamak için, burada evlense kalsa gibi bir temayülün uyandığı sırada, Kimyâ Hâtun’a bakarak teşekkür eder, o anda Kimyâ Hâtun bayılır, içeriye götürürler. Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “İstediği oldu, kızcağızı zorla bize bağladın” der… Madem ki sen bunu böyle istiyorsun, bizim için bir nazar meselesidir bu.
Nitekim, Kimyâ Hâtunla, Hz Şems evlenirler, Kimyâ Hâtun’un, Hz Şems’in ağırlığını kaldıracak bir yapısı olmamakla beraber, daha evvelden bir saray terbiyesiyle yetişmiş Mevlâna’dan eğitim görmüş bir kimse olarak, bir müddet bu yüke dayanır ama, bir seneyi bulmayan bir zaman içerisinde dünyasını değiştirir Kimyâ Hâtun.
Hz Şems, Kimyâ Hâtun’un dünyasını değişme hâdisesiyle Mevlâna’ya, gösterdi ki, “Bizim bir yere bağlılığımız öyle senin düşündüğün gibi hâdiselerle mümkün değildir” şeklinde bir yorumu, reçeteyi de vermiş oldu aynı zamanda.
Bundan sonraki safhada, geçen günler içerisinde, Hz Şems enteresan bir teşebbüse geçer. Mevlâna’ya, “Ben Sultan Veled’i bir tarîkat kurma konusunda eğiteceğim” der ve (Mevlevîlik Tarîkatı aslında Sultan Veled tarafından kurulmuş, Hz Şems dersleridir) Sultan Veled her yatsı namazından sonra gelip, Hz Şems’in huzuruna diz çöktükten sonra, (Hz Şems tenbih etmiştir: Sakın bir şey sorma gönlüne al ne istiyorsan diye) gönlünde hangi bahsi, hangi bölümü murad etmişse, Hz Şems onu bir saat kadar anlatır, sonra da git, istirahat et, derdi. Sonra Mevlâna Hazretleri gelir, sohbetlerine başlarlar… bir tarz MEVLEVÎLİK dediğimiz tasavvuf edebiyatında, ilimlerinde fevkalâde kıymetli olan bir dökümantasyon çıkar meydana.

Tabii her şeyi anlatmak mümkün değil… Bizim amacımız Hz Mevlâna’yı (bir teşehhüd miktarı derlerdi eskiden) bir görüntü olarak gösterip çekmektir. Çünkü, diğer velîlerimizin de hikmetlerini nakletmek isiyoruz. Bütün teferruatıyla ayrıntılı bilgi vermem çok zor, ancak şunu söyleyeyim ki, bir tarîkatın, bir mânevi yolun temel bir takım “AHLÂK-I MUHAMMEDÎ YOLLARI VARDIR Kİ, BU YOLLAR FEDAKÂRLIK, HOŞGÖRÜ, MERHAMET, SEVGİ, İNFAK GİBİ KAÇINILMAZ, EFENDİMİZ’E (SAV) AİT MEZİYETLERLE DONANMASI GEREKİR.



23 Haziran 2016 Perşembe

Tesettür Bu da Benim Örtünme Hikayem (Neslihan Nur Türk)





Anlatacaklarım, yaşadıklarımdır. Dolayısıyla kimseyi bağlamaz. Birileri mâkul buldu diye, dediklerimle ilgili inancım kuvvetlenmez. Birilerine yanlış geldi diye de, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi çöpe atacak değilim.

Henüz on bir yaşındaydım. Biraz iri yapılı olduğum için, ilk dünürümün bile geldiği, babamın artık başımı örtmemi istediği, “Kocaman kız oldun, ne o öyle saç baş açık!..” dediği vakitlerdi. İkna edici olmaktan ziyâde, dayatmaya benzeyen bu talebi duymazdan geldiğim, ben duymamış gibi yaptıkça babamın yüzünün asıldığı zamanlar yani... “Bak, bizim âilede hep böyle… Bak şunun kızına, bak bununkine!..” diyerek, kendince ikna etmeye çalıştığı, ama benim daha sağlam gerekçeler duymaya ihtiyaç duyduğum bir dönem… (Keşke sevgili babam, bir hadis, bir âyet söylese de, beni de, kendini de zora sokmasaydı. Bilse söylerdi gerçi, belki onun da bildiği sadece bu kadardı…)

Günler sonra, babam mutlu olsun diye başıma bir örtü aldım. Ben böyle örtününce, akrabalarımızın çoğu da “Mâşaallâh, mâşaallâh!” dediler ve iyi bir şey yaptığımı, yaptığımın Allâh’ın da sevdiği bir iş olduğunu buradan anladım.

Acemice örttüğüm eşarp başımda, dışarı ilk çıktığımda, herkes bana bakıyor sandım. Hâlbuki böyle bir şey yoktu. İnsanların kendi dertleri, sevinçleri vardı ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin umurunda değildi. Ama hani, kendimce çok büyük bir değişim yaşıyordum ya, sanki bu durumla ilgili, herkes de aynı duyguyu yaşayacakmış gibi geldi.

Evet, insanlar, yanlarından geçerken bakıyorlardı, ama geçer geçmez kendi dünyalarına dalıp beni unutuyorlardı. Aynısını ben de yapmıyor muydum? Yanımdan geçen yabancı birine sadece bakıyor, sonra arkasından gelen başka bir yabancıya da bakıyor, neredeyse hiçbiri hakkında kalıcı bir his taşımıyordum. Sadece bakmaktı bu... Elbette ilginç tipler görünce, daha büyük bir şaşkınlık yerleşirdi bakışlarıma ama… Hepsi o kadar. Hatta bazen, başımı kaldırıp bakmazdım bile…

Hâsılı, sonunda geleneklere uymuş ve başı örtülü biri olmuştum. Ortaokula devam ettiğim o yıllarda, vaziyetim buydu, fakat hâlâ ne yaptığının farkında olmayan bir çocuktum. Okulda bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenimiz vardı. Derslere, diğer öğretmenlerden farklı olarak başörtülü girerdi. Yüzünde nedense hep keder olurdu. Bunun sebebini bilmezdim. Okuldaki diğer öğretmenlerin onu pek sevmediğini, hep yalnız dolaşmasından çıkartırdım azıcık…

* * *

Şöyle bir düşününce, tâ o zamanlardan varmış bu konu, diyorum… Sene, seksen dört-seksen beş olmalı… Öncesinde ben iyice çocuk olduğumdan, pek bir şeyin farkında değilim. Ama neresinden baksanız, yarım asrı çoktan geçmiş bir mevzu bu “başörtüsü meselesi”… Gerçi, hadisenin geçmişi, Ebû Cehil’lere kadar dayanır ya, o da meselenin bir başka boyutu…

Geçenlerde milletvekillerinden birinin, kürsüye çıkıp, gözlerini pörtlete pörtlete: “Devran döneeerr, devran döneerr!” deyişini duyunca, bu, diye geçti içimden, devrânın hem kaçıncı dönüşü olur… Ne siz tükendiniz, ne de biz… Üstelik, “Allâh’ın nûrunu tamamlayacağı” bir gerçek ve siz, bâtıl tarafta durmakla kalmayıp, akıntıya kürek çekenlersiniz… Dalgalarsa hep, kimi yutmaları gerektiğini bilmişlerdir.

* * *

Aradan aylar geçip, liseye başladığım yıllarda, yine ve tamamıyla “âile geleneği” olması sebebiyle okula başım örtülü gidip geldim. Okul kapısından içeri girerken, âilemin “Kızım, kurallara uy, sorun çıkartma!..” telkininden ötürü, başımı açarak okula girdim, çıkarken de pencereleri ayna edip, iyi-kötü örtündüm. Pek başarılı ve aktif bir öğrenciyken, okul genelinde düzenlenen bir münâzarada, “Kadın, evdeki sorumluluklarını yerine getirdikten sonra çalışmayı düşünmelidir.” dedim diye, öğretmenlerim tarafından “yobaz” bir âilenin çocuğu olmakla suçlandım. Bu ithamla beraber, okuldaki tüm iyi performansıma karşın, neredeyse bütün öğretmenler tarafından yapayalnız bırakıldım ve bu yalnızlıkla birlikte belki de ilk kez “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramaya başladım.

Her şeye rağmen, liseyi iyi bir dereceyle bitirip üniversiteyi kazandığımda, “okulun en popüler öğrencisi olmak ve bütün sosyal aktivitelere katılmak” gibi bir niyetim ve bunu başarabilecek gücüm vardı. Sesim güzeldi, koroda olmalıydım. Resmim iyiydi, sanat faaliyetlere katılmalıydım. Diksiyonum ve kalemim kuvvetliydi, o hâlde programlarda aktif olarak görev almalıydım. Bir gazete de çıkartmalıydım meselâ. Orası bir okuldu ve ben, okulun klasik gereklerini yerine getirmekle kalmayıp, artı faaliyetlerle “etkileyici” bir öğrenci olmalıydım. Beni kim tutardı be! İşte çıkmıştım meydana! İşte, herkesin imrenerek bakıp durduğu bir okulu kazanmıştım! Bu fırsat, kaç kişiye nasip olurdu ki?!

Zaten, âilemden de hep “Kurallara uy kızım!..” telkini geliyordu. Öyle her kurala eyvallah diyen bir tip değilimdir, ama ne hikmetse, okul kuralları karşısında, uslu bir kedi gibiydim. O kadar ki, üniversite birinci sınıf bittiğinde, çevremde birçok arkadaşım vardı. Beni öve öve bitiremeyen profesör hocalarımdan birisi, ara sıra dersi bana anlattıracak kadar, potansiyelime değer verirdi. Tabiî ben de bir yıl boyunca, başörtülü olduğumu kimselere belli etmeden devam etmek başarısı gösterdim. Ne adına? İyi öğrenci olmak adına… Helâl olsun canım, kurallara o kadar iyi uy(u)dum(!)..

* * *

Ben böyle, dışarıda bir türlü, içeride başka türlü gelip giderken, bir gün, okul kapısında karşıma çıkan bir takvim yaprağı, bütün hayatımı değiştiriverdi. Önüme çıkıveren bu küçük kâğıtta, “Dünyası için âhiretini satanları gördün mü?” diye soran bir cümle vardı. Hani, durur durur da birden “Trink!” diye düşer ya jeton, tam da bunun gibi, birden şunu sordum: “İşte, bu sen değil misin?!”

Evet, dünya menfaati için âhiretimi satıyordum. Âhiretimi sattığımı nereden biliyordum? Örtünmek Allâh’ın sevdiği bir şeydi ya, e ben de tâ okulun bahçe kapısındayken örtümü açıyordum ya… İşte bu. Niye açıyordum? Çünkü başka türlü gelsem, beni okula almazlardı. Okula almazlarsa ne olurdu? Diploma alamazdım. Diploma almazsam ne olurdu? İnsanların, bakıp da saygı duyacakları bir etiketim ve elimde bir mesleğim olmazdı. Bunlar olmasa ne olurdu? Şeyy, bilmiyordum ki, sahi ne olurdu? Ne olacak, bir kere annem-babam:

“-Onca yıldır emek veriyoruz, bunu mu yapacaktın bize!” diyebilirlerdi. Komşular, benim gibi çalışkan bir kızın, üniversite bitiremeyişini yadırgar:

“-Vah yazık, senden de hiç beklemezdik ayol!..” derlerdi.

Hem canım, günâhı vebâli, o yasakçıların boynunaydı, bize neydi!? Köprüden geçene kadar, ayılara dayı denirdi… Hatta eğer ben diploma alabilmek uğruna başımı açmasam, belki memleket kurtulmazdı. Çünkü Allah için hizmet etmek, bazı fedakârlıklara göğüs germekle olurdu. Tabiî ya, kim demiş, “âhiretini satmak” diye, okulu bitirene kadar başını açmak, üstelik fedâkârlıktı. Tâviz mi!? O da ne canım?! Yok yok, bu bir fedâkârlıktı… Falandı, filândı, feşmekândı…

Bir anda, kalın bir perde âniden aralanıp, güneş göründü sanki… Yukarıda sıraladığım ve birilerinin her zaman söyleme ihtimali bulunan o cümleleri, vicdanım kabul etmedi. Vicdanım, diyorum, zira ondan başka bir mihengim neredeyse yoktu. Karar verdim: “Bu, âhiretimi satmamdır, başka bir şey değil! Hele fedâkârlık, hiç değil!”

O günden sonra, başka hiçbir etki olmaksızın, derslere başörtülü girmeye başladım. Zira okul ille de bitecekse, bu şartlar altında bitmeliydi. Benim için geçerli olan, vicdanımın kurallarıydı ve o uslu kedi ilk defa o günlerde, sessizce kükreyen bir aslana dönüştü. Zaten, ne olduysa, ondan sonra oldu.

O beni yere göğe sığdıramayan profesör ve doçent hocalarım, yeni kılığımı hiç beğenmediler ve birden bire azılı birer düşman kesildiler. Onlar sorguladıkça, onlar düşmanlık ettikçe, kendimi keşif gücüm arttı. Sırf bana kimliğimi fark ettirdiği için, onların düşmanlığını sevdim.

Bu arada, üzerimde tesettüre dair biricik unsur, aynı ortaokul yıllarında olduğu gibi, sadece bir başörtüsünden ibaret kalmaya devam ediyordu. Başta örtü, etekte yırtmaç… Altı kaval, üstü şişhâne derler ya hani... Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler ya, o hesap. Yani onca düşmanı, daha bu kadarcık bir örtünmeyle kazanmıştım. Şaşkındım. Şuursuzluk acı bir şey. Nedenini, niçinini bilmezlik acı… Hani kendimi az biraz fark etmiştim ya… Hani ben Müslüman’dım ve bu bana karşı çıkanların derdi, başımın örtüsüydü ya, şöyle bir karar almıştım: “O kadar zarif ve hoş bir tesettürüm olmalı ki, başkaları da bana bakıp, örtünmeli. Hatta şu düşmanlık edenler, bu vesileyle sıcak birer dosta dönüşmeli…”

Bu amaçla, pek zarif ve şık giyinen bir genç kız oldum. Öğrenci yurdunda adım “bayan zerâfet”e çıktığında pek mutluydum. Hâlbuki durumum, şer’î ölçülere uygunluk arz etmiyordu. Sadece, başımda bir örtü vardı ve çok şıktım, o kadar…

Bir gün, okuldan yurda dönerken, bir kız lâf attı:

“-Şuna da bak! Başını sımsıkı kapatmış, ama eteğinde kocaman bir yırtmaç var!”

Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi olmuş, ama kimseye belli etmemiştim. Kız haklıydı… (Haklı olduğunu, aynı şeye babam da kızardı, oradan biliyordum. Ama başka bir bilinç taşımıyordum.)

Bir başka gün (ki, artık “tesettürle ilgili bir âyet olduğunu yeni duyduğum zamanlar” ) yine okul-yurt arasındaki yolda, bir adam edepsizce bana doğru uzandı. Kendimi çok korumasız ve kötü hissederken, bir yandan da şunu sordum o anda: Hani tesettürlü hanımlar rahat edecekti, hani onları herkes namuslu bilecekti? Evet, âyette böyle buyrulmuştu. Ama ben, işte, hiç de rahat değildim. Birileri bana elini uzatacak kadar densizleşiyor ve tesettür beni korumuyordu. Bu soruların cevabı, bir süre sonra içimde şöylece yankılandı:

“Allah yalan söylemez. O hâlde kendine tekrar bak, sen tesettürlü değilsin!..”

İşte o andan itibaren, eksiklerimi sorgulamaya başladım. Acaba, “Çok şık olayım da, bana bakıp başörtüsünü sevsinler.” diye düşünmem hata mıydı? Her gittiği yerde göze çarpan ilk insan olmak, caddede, durakta, mağazada, gözlerin hemen üzerine çevrilmesi, iyi bir şey miydi?

Babam, birkaç sene evvel, yine geleneksel gerekçelerle pardesü giymemi istediğinde, kabul etmemiştim. Sırf bana hoş görünsün de alışayım diye, leylak rengi ipek bir pardesü almıştı. Bu yaşadıklarımın ardından, onu kullanmaya başladım. Hiç değilse yırtık bir etekten daha iyi örterdi. Fakat incecik, leylak rengi bir ipekli kumaştan pardesü mü olur hiç? Zaten çok geçmeden, duyduğumda şok olduğum, burada anlatmaktan hayâ edeceğim, buna karşın beni kesinlikle geliştiren ve yabancı bazı adamların laf atmasından ibaret olan yeni bir ders neticesinde anladım ki, bu da tesettür değil… Ardından, evde dolap bekleyen, bir akrabamızdan yâdigâr deri pardesüyü denedim. Onunla da huzur bulamadım.

Sonunda, büyük bir muhtaçlık hissiyle, kimselerin dikkatini çekmeyecek bir dış kıyafetin peşine düştüğümde, üniversite üçüncü sınıftaydım ve çok züğürttüm. Yeni pardesümün ilk taksidini arkadaşım Ülkü ödemeseydi, işim çok zor olacaktı. Onu üzerime giydiğimde, ne kadar da rahat hissetmiştim. Lacivert ve bol bir kıyafetti. İşte o gün, ilk kez örtündüğümü hissettim. Üzerime giydiğim şey beni kapatıyordu ve rahat yürüyordum. Bu da yetmeyip renkli eşarpları elden çıkardığım, büyük siyah eşarplar kullandığım, eldivenim ve güneş gözlüğüm olmadan dışarı çıkmadığım, bir peçeyle yüzümü de kapatmaya başladığım zamanlarda, üniversite dördüncü sınıftaydım.

Sadece benden değil, başında ufacık bir eşarp bulunan herkesten savunma istenirdi. Başımızı örtmek gibi bir suç (!) dolayısıyla, defalarca savunma verdik. Derslerden çıkarılıyor, yoklamalarda “yok” sayılıyor, açıkça, “psikolojik bir savaşta karşılıklı cepheler” oluyorduk. Bu, ciddi bir yorgunluktur ve ders çalışamayacak hâle getirir insanı… Okul bu mudur? Bu mu olmalıdır?

Bu arada, tüm aykırı duruşuma karşın, benden hâlâ ümidini kesmeyen bir hocam soruyordu:

“-Hele de sen! Hele de sen! Anlamıyorum, senin gibi aydınlık bir beyin, nasıl böyle giyinir?!”

Kendisine:

“-Bu kıyafetimi, o aydınlık beynime borçluyum.” diyerek cevap verdiğim yaşlı hocam, bana ve aynı safta durduğumuz arkadaşlarıma:

“-Ben sizi bu kılıkta öğretmen yapmam!” diyerek, neredeyse kendi çapında bir dâvâ andı içmişti. Çok şükür ki, birinin öğretmen olması, başka birinin değil, Allâh’ın dilemesiyledir. Herkes bildiğinin öğretmenidir ve okul, öğretmenlik yaptığınız her yerdir…


Sadece okulla kalsa mesele, belki de çekilir. Fakat hayır, böyle olmadı. Okuldaki öğretim görevlilerinin yanı sıra, sırf bu yeni örtünme şeklim sebebiyle, yakınlarım da beni dışladı.

Genç bir kızdım. Koca bir şehirde yalnızdım ve başıma tatsız olaylar gelmişti. İnsanlar terbiyesiz, ahlâksız ve fütursuzdu. Yaşadıklarım beni, daha fazla gizlenmem gerektiğine inandırdı.

Biricik amacım, başıma gelenlerden daha beter bir durum yaşamamak ve birilerinin, benden ötürü günaha girmesine mâni olmaktı. Oysa sırf bu tercihim sebebiyle, annemden bile olmadık laflar işittim.

Canlarım benim... İnanabilselerdi iyi niyetime, böyle yaparlar mıydı hiç? Ben onların bir tanecik kızıydım. Babam çok edepli ve temiz bir adamdı ve birilerinin kızına ya da hanımına, ömrü boyunca tek bir laf atmışlığı yoktu. Bu sebeple, başıma gelenleri anlayamadı. Annem gençliğinde hiç, benim yaşadığım tarzda imtihanlar yaşamamıştı ve:

“–Bana niye kimse bakmadı, bana niye kimse lâf atmadı!..” diyerek, hâlimi anlamadığına dâir işâretler verdi.

“Dul kadın gibi giyinmek”le, “bir öcüye benzemek”le ve daha birçok tuhaflıkla itham edildim. Okuldakiler ve evdekiler beni, alışveriş yaparken karşılaştığım o çocuk kadar tebessümle karşılayabilselerdi, her şey bambaşka olurdu:

Küçük çocuk bana bakıp:

“–Niye yüzünü örtüyorsun?” diye sormuştu. Ona:

“–Çünkü böyle daha mutlu hissediyorum.” dediğimde:

“–Yaa, tamam o zaman!..” diyerek, tatlı bir gülücükle karşılamıştı.

Evet, mesele buydu aslında… Bu benim tercihimdi ve böyle mutluydum. Kimseye karşı değildim. Bu tavrım, inat da değildi. Sadece kendimden yanaydım ve ayıp bir şey de yapmıyordum.

İnsan, diyorum, iyi niyetinden ötürü bunca asılıp kesilirse, acep, kusurundan ötürü ne edilir ki?

Hayır, hayır, sordum; ama, merak etmiyorum aslında… Öylesine sordum. Zîrâ, yarın bir gün:

“–İşte biz kusurundan ötürü insanı böyle ederiz!” demesini istemem Rabbimin… Kusurlarımı bugüne kadar yaptığı gibi, bu günden sonra da örtmesini dilerim.

Bu durumda, yani kendi âileme dahî anlatamamışken bir zamanlar derdimi, şimdi, birileri başımdaki örtünün sebebini kavrayamamış; mânâsından geçtim, daha ismini bile öğrenememişlerse, inanın çok fazla yadırgamıyorum.

Bu arada, nedir örtümün adı: Başörtüsü!.. Türban değil…

* * *

Okuldan mezun olduğumda, “Allah kurtardı.” dedim ve üniversiteye devam etmekte olan bütün tesettürlü genç kızlar için, yıllarca aynı duâda bulundum:

“–Allah kurtarsın!..”

Açıkçası, şimdiki duâm daha farklı:

“–Allah düşürmesin!”

Çünkü bugünkü hâliyle üniversiteye girmek, bir nevî “iki araya, bir dereye” düşmektir. Sadece bundan on beş yıl önce, kendi okuduğum üniversitenin bahçe manzaralarını hatırladığımda bile, haklı olduğumu derinden hissediyorum. Tarih hocamız, o manzarayı bir gün derste şöylece özetlemiş ve beni çok şaşırtmıştı: “Nisan-Mayıs ayları, gevşer gönül yayları, bahçeler bağlar bekler, bayanlarla bayları…”

Hemen şimdi aklıma; “Bir hilâl uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor.” mısrası geliverdi. Yalnız ufacık bir farkla; “Etiket uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor!”

İlâhî, aklım da pek bir âlem…

* * *

Döneyim kendime… Yeni kılığımla, yani, sadece alnımın bir kısmı ve buruncuğum ortadayken, rahat ettim mi? Hayır. Bir gün, böyle örtünmüş okula giderken, yanımdan geçen iki adamın terbiyesizce:

“–Kim bilir içinde neler var?!” diyerek lâf attığını duyduğumda, elbette târifsiz bir rahatsızlık kapladı her yanımı… O vakit:

“–Yâ Rabbi, ben daha ne kadar örtünebilirim? Bunlar hasta… Sen bu hasta kullarına şifa ver.” diyebilmiştim.

Birkaç sene sonra, onların merakını bu derece güçlendirecek bir örtünmenin de çok doğru olmadığına yattı gönlüm.

Demem o ki, tesettürün gerekliliğini ve ne şekilde olması gerektiğini, âyet ya da hadislerle emredildiğini daha bilmezken, Allah bana, çevremdeki yabancı insanların lâfları ve edepsizlikleriyle anlattı. O an ağır, yıpratıcı ve küçük düşürücü gelmiş de olsa, netice itibarıyla yaşadıklarım beni olgunlaştırmıştır. Bilmeden beni eğiten o yabancıları da, sırf bundan ötürü severim. Umarım, her biri, hayırlar içinde bulunuyorlardır.

Çok değil, iki yıl kadar sonra, öğretmenlik mesleğine böyle pür tesettür başladığımda, pek idealisttim. Aldığım paranın hakkını verecektim. Deli gibi çalıştım. İkinci yıl geldiğinde, bir gözlük bahâne oldu, peçemi açtım. Ardından, beyaz önlükle derslere girmeye başladım. Müfettişler geldiğinde âdî bir suçlu gibi yemekhâneye kaçıştım. Üniversitede verdiğimiz saçma sapan savunmalar yetmemiş gibi, bir de öğretmenlik yaparken, bunları yaşamak çok ağır geldi. Bir yandan, borçlarımız vardı ve paraya da ne çok muhtaçtım?!

Sırf kendim olarak kalabilmek ve inançlarımı huzur içinde yaşayabilmek adına istifa ettiğimde, kırık, yorgun ve sinirleri bozuk biriydim. Üstelik artık, önceki iyi niyetimi kaybetmiş, aldığım paranın hakkını vermek şöyle dursun, “Zaten ne alıyorum ki?” der olmuştum. Kabuğum da, özüm de zaafa uğramış, ibadetlerim iyice aksar hâle gelmişti.

Bu hâldeyken istifamı vermek sûretiyle, kendi çapımda öğretmenlikten ev hanımlığına hicret ettim. Durum bu minvaldeyken dahî, başını açarak devam etmeyi fedâkârlık değil, “tâviz” olarak görüyorum. Her tâviz, yeni bir tâvizin dâvetçisi… Bunun da ötesinde, insanın vicdânını ve kalbini yaralayan bir bıçak gibi… İnsan, kendine ters düşerek nasıl hizmet edebilir? Bizim dönemimizde, tıp fakültesinde okumakta olan bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum şimdi. Nasılsınız diye sorduğumda:

“–Geleceğimizi hazırlıyoruz işte... Geleceğimiz kaldıysa tabiî!..”diyerek, pek kederli bir yüzle cevap vermişlerdi.

Tâviz, gücünü alır insanın... Fedâkârlık ise, gücüne güç katar. Dünyanın bir sahibi var. Ve benden istediği, dünyaya değil, kendisine kul olmam… Dünyayı kurtaracak olan da, batıracak olan da O… O hâlde ben, üzerime düşeni yapmalı ve emre mutî olmaya çalışmalıydım. Ne zaman ki, her ay almakta olduğum öğretmen maaşını bir kenara itip istifa etmek nasip oldu, rızık kapılarım da, huzur kapılarım da, hizmet kapılarım da ondan sonra açıldı. Allah, bütün kapıları elinde bulundurandır. Sanki şunu duydum: “Sen bir emrim için bir kapıdan geçtin ya, işte al kulum, dilediğinden gir, işte sana bin kapı…”

Bugün, yıllardır başını örten, fakat şuurlu olarak örtünmeye başlaması üniversite yıllarında nasip olan, biriyim. Şuurlandıktan sonra dayatmayla iş yapmadım. Zaten, başımı örtmemle ilgili babacığımın iyi niyetli çıkışları dışında bir zorlamayla ömrümce hiç karşılaşmadım. Biricik dayatma, inançlarıma karşı çıkan, görüntümü ve dünya görüşümü hazmedemeyen, dar görüşlü birtakım insanlardan geldi. İşin tuhaf tarafı, o zavallıcıklar dahî, sanırım kendilerince iyi niyetliler ki, yaptıklarının adını “aydınlığa çıkarmak” koyuyorlar. Yani onlara göre, bir kadın başını açarsa, tüm prangalardan kurtulur.

Yaşadıklarımla, bir hanım için örtünmekten daha hayırlı bir tercihin olamayacağını kavramış bulunuyorum. Üstelik zaman içerisinde, bu hususta âyetle sâbit bir emir bulunduğunu, hadîslerin de âyetle paralel mesajlar verdiğini, yani inanan bir Müslüman hanımın, örtünmeyi Allâh’ın bir emri olarak kabul edip uymaya çalışması gerektiğini öğrendim. Dolayısıyla, “Atın başınızdaki örtüleri!” diye feryat-figan dolananların hâlini tuhaf buluyor ve umursamıyorum.

Sadece bedenimi örtebildiğim, sadece bu hususta vicdanım rahat olduğu için, “sütten çıkmış bir ak kaşık” mıyım, hayır, değilim. Toparlamam, düzeltmem, tevbe etmem gereken nice hâllerim var. İnsanım. Ve bu “Namuslu, iffetli, zararsız, emre mutî bir kul olmaya çalışıyorum.” demektir.

Başımdaki örtüyle uğraşmaktan bıkmamış olanlara diyecek sözüm şudur: “Evet, o bir bez parçası olmanın ötesindedir. Evet, o bir simgedir! Her âyeti tastamam yaşayamasam da, tesettürle ilgili emri dikkate aldığımın bir simgesidir! Nefsimle her hususta savaşmakta olup, bazen zaferler, bazen yenilgiler yaşasam da, bu bez parçası benim, Allâh’ın rızası yolunda yürüyen bir karınca olduğumu haykırmamdır! Tam teslîm, sekînete ermiş biri değilsem de, hâl diliyle, «Ben Müslüman bir hanım olmaya çalışıyorum.» deyişimin simgesidir!

Evet! Var mı îtirazı olan!? Başörtüm bir simgedir! Ama birilerinin sandığı gibi bir çıkarın, bir dünyalığın, bir kavganın değil; bir inancın, bir tercihin, bir vicdanın simgesidir! Beğenin veya beğenmeyin, kendi öz tercihimdir, başımdadır ve Allah ayırmasın, hep başımda taç olarak kalacaktır!”

Başlarını açanlara diyecek bir sözüm yok… Zîrâ onlar arasında, hâlleri, ibâdetleri, güzel gönülleri ile beni beşe katlayacaklar çoktur. Lâkin her hayra muhtaç olduğumuz bir zamanda, hangi emrin bir ucuna tutunup da itaatkâr olabiliyorsak, o kadar iyidir. Dilerim, onların görünen eksiklerini, benim de görünmeyen eksiklerimi, Rabbim katından bir lutufla tamama erdirsin.

Artık, dışarı çıktığımda, herkesin bana baktığını sanmıyorum. İnsanların hâlâ kendi dertleri, sevinçleri var ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin hayatını etkilemiyor.

“Başörtülerinizi açın, özgürleşin!” safsatalarıyla çocuk kandırmaya çalışan birkaç kişi, varlığımı hazmedememişse, bu da onların kendi meselesi... Yine de bir Müslüman olarak, bundan kayıtsız kalmıyor, onların “kabızlıkları” için, Hak katından âcil şifalar diliyorum…

Vesselâm…

Neslihan Nur Türk
Şebnem Dergisi, Sayı 37 -38

22 Haziran 2016 Çarşamba

Cep Telefonuyla Baş örtüsü cevabı



Bir kızla babası arasında geçen diyalog bu şekilde;
Bir kız telefon almıştı.
Babası ona sordu:
Cep telefonunu alınca yaptığın ilk iş ne oldu?
Kız dedi: Cep telefonunun ekranına, çizilmeye karşı ekran koruyucu yapıştırdım, telefonun kendisi için de bir kılıf aldım.
Babası yine sordu: Bunu yapmaya seni biri mi zorladı?
Kız, hayır diye cevap verdi.
Babası yine sordu: Sence, bu yaptığın iş, cep telefonunu üreten firmaya saygısızlık olmadı mı?
Kız cevap verdi: Yok babacığım ; bilakis, firmanın cep telefonunun yanında verdiği kullanma kılavuzunda yazdığı üzere, cep telefonunun, kılıf ve ekran koruyucu ile muhafaza edilmesi tavsiye edilmektedir.
Babası yine sordu: Cep telefonun, kötü ve değersiz miydi ki koruma altına aldın?
Kız cevap verdi: Hayır, aksine, onun zarar görmesini ve değersizleşmesini istemediğim için bunu yaptım.
Babası sordu: Cep telefonunu kılıf ve ekran koruyucu ile örttükten sonra çirkin olmadı mı?
Buna cevaben kız: "Bence çirkin olmadı. Ancak çirkin olsaydıda korumaya değer." dedi.
Baba, muhabbetle kızının yüzüne baktı ve yalnız bunu dedi: "İşte örtünmede" aynı öyledir yani değerli olanı korumaktır dedi.

14 Mart 2016 Pazartesi

ZÜLKARNEYN KISSASI


ZÜLKARNEYN KISSASI HAKKINDA TEFSİR ÖZETİ



Zülkarneyn Kıssası, Kehf Suresin de anlatılan son kıssadır. Bu kıssanın iniş sebepleri ile ilgili çeşitli rivayetler vardır ve bazılarına göre müşriklerin, bazılarına göre de Yahudi’lerin Hz. Resulullah'a (sav) yönelttikleri bir kısım sorular üzerine bu Ayet-i Kerime’ler indirilmiştir.(1–10)

”Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: Size ondan bir anı okuyacağım.”(18/Kehf/83)



Zülkarneyn Kimdir?

Günümüze kadar Zülkarneyn’in kimliği veya kim olduğu konusunda çok farklı yorumlar yapılmış olmasına rağmen, Zülkarneyn’in bir peygamber mi, bir veli mi ve hatta bir insan mı yoksa bir melek mi olduğu konusunda dahi fikir birliğine varılamamıştır.(1-3,7,11)

Zülkarneyn, Arapça bir kelimedir ve “Zü” ve “Karneyn” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. “Zü”, bir şeyin sahibi demektir. “Karneyn” ise tekil olan “Karn” kelimesinin çifti yani iki tanesi anlamındadır. “Karn” sözcüğü boynuz, asır, nesil, yüzyıl (1,4,12) bir zamanda beraber yaşamış olan topluluk manalarına gelebildiği gibi insanın tepesine ve özellikle başının yanlarına, yani şakaklarına (hayvanda boynuzunun yeri) ve erkeklerin perçemine, kadınların zülüflerine, güneşin çemberinin kenarına ve bir toplumun başında olan efendisine de karn denilir. (4) Tefsirlerde “Karn” sözcüğünün özellikle boynuz, nesil, devir, çağ ya da yüzyıl gibi anlamları ön plana çıkarılarak, Zülkarneyn tabiri genellikle “İki Boynuzlu Adam”, “İki Çağın veya Devrin Adamı” anlamlarında kullanılmış ve müfessirler bu tanımlamalardan daha çok ilkine yani “İki Boynuzlu Adama” temayül göstermişlerdir.(12) Bu nedenle, Zülkarneyn, genellikle yeryüzünde hâkimiyet ve saltanat sahibi, güçlü bir kral olarak düşünüldüğü için, Aristo’nun öğrencisi Makedonyalı İskender,(1-8,10,13,14) Himyerli Ebu Kabir Şemmar,(6,7,10) Feridun adındaki İran hükümdarı,(3,5,6) Merzuban b. Merduba el-Yunani, Hermes, Ziyeden el-Himyeri, Yemen krallarından Sa’b b. Rayiş, (2,3,5,6) Fars kralı Melik Kurş, (1,7) Kisra (6,15) olduğu söylenmiş ve daha başka isimler de zikredilmiştir.(1,2,16)



Zülkarneyn’in Yolculukları

Tefsir bilginlerine göre Zülkarneyn, ilki batıya, ikincisi doğuya, üçüncüsü ise kuzeye olmak üzere üç yolculuk yapmıştır.

“Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik.” (18/Kehf/84)

Zülkarneyn, yeryüzünde kudret ve kuvvet sahibi olan, istediği her işi yapabilmesi veya her amacına ulaşabilmesi için açıktan veya gizliden ilim, irfan, âlet, araç ve vasıtalar gibi akla gelebilecek bütün maddî ve manevî imkânla donatılmış, Allah’ın (cc) verdiklerini tereddütsüz yine O’nun yolunda ve O’nun rızası için kullanan salih bir kuldu.(1,3-10,12-15,17-20) Bu imkân ve vasıtalarla,

“O da bir yol tuttu.” (18/Kehf/85)

“Güneş’in battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar buldu……….” (18/Kehf/86)

Zülkarneyn, ilk yolculuğunda batıya doğru giderek, nihayet güneşin battığı yere ulaştı (1-10,12-15,18-21) ve güneşi balçıklı veya kızgın bir pınar içinde batıyor buldu. (1,4,7,10,16)

Bu yolculuğun sonunda, Zülkarneyn’in, Tunus, Cezayir veya Fas kıyılarına (14) veya Atlas Okyanusuna, (2,4,9,14,16) bir görüşe göre Kara Denize, (2) bir görüşe göre de Ege Denizi (15) kıyılarına kadar gitmiş olabileceği ifade edilmektedir. Zülkarneyn, burada bir toplumla karşılaşır,

“…..Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.” (18/Kehf/86)

“Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.” (18/Kehf/87)

“Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (18/Kehf/88)

“Sonra yine bir yol tuttu.” (18/Kehf/89)

“Güneş’in doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle Güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.” (18/Kehf/90)



Zülkarneyn her türlü imkâna sahip olarak yeryüzünün batısına yaptığı seferden dönerek, bu defa yeryüzünün doğusuna doğru yolculuğa çıkıyor (9) Tefsirlerde, Zülkarneyn’in bu yolculuğunda, Afrika (2-4,9) veya Asya’nın (2,3,5,9,10,18) doğu kıyılarına kadar gitmiş olabileceği belirtilmektedir. Aslında Kur'an-ı Kerim, Zülkarneyn'in vardığı ve güneşin doğuşunu gördüğü bu yeri belirlemiyor, sadece bu yerin özelliğini ve orada karşılaştığı toplumun durumunu anlatıyor. Güneş’in doğduğu yere varınca güneşi, öyle bir toplumun üzerine doğarken buldu ki, onlarla güneş ışıkları arasında hiçbir engel, hiçbir sütre koymamıştık. Yani dümdüz bir araziye ulaşmıştı. (2,4,9,12) Çölleri ve geniş ovaları andıran bu arazide, güneş ışıklarını engelleyecek veya önleyecek bir tepe veya orman gibi bir şey yoktu.(2-4,9,12) Onlar, üzerine bina yapılamayan öyle bir arazide bulunuyorlardı ki, güneşin ışınlarından korunabilmek için yer altındaki mağaralarda, izbelerde barınıp gölgeleniyorlardı (5,7) veya onlar güneş batıncaya kadar suya giren,(2,7,9,10,14) güneş battıktan sonrada geçimlerini temin etmek için tarlalarına çıkan (5,7) veya elbise giymeyen çıplak vaziyette yaşayan ilkel bir kavimdi.(2,7,9,10,14)

“İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.” (18/Kehf/91)

“Sonra yine bir yol tuttu.” (18/Kehf/92)

“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.” (18/Kehf/93)

Zülkarneyn, muhtemelen kuzeye doğru yaptığı bu son yolculuğunda, iki set veya dağ arasına varmış ve burada bir set inşa etmiştir. (1,3-10,12-15,18-21) Fakat Zülkarneyn'in ne "iki set" arasında vardığı yer hakkında ve ne de bu iki setin nerede olduğu hakkında kesin bir şey söylenemiyor. Ayet-i Kerime’den sadece Zülkarneyn'in aralarında bir boşluk veya geçiş yeri bulunan iki doğal engel ya da sonradan yapılmış iki set arasında bulunan bir bölgeye vardığı anlaşılmaktadır.(1,4,9) Tefsir bilginlerine göre Zülkarneyn üçüncü yolculuğunda;

- Asya’nın kuzey doğu tarafında Türk topraklarının bittiği bir bölgeye gittiği, setinde Çin seti olabileceği (1,2,4,6,7,15,16,20)

-Ermenistan ile Azerbaycan tarafında Türkistan topraklarının bittiği yerde yer alan Kafkas dağlarına kadar gittiği ve setinde Demirkapı adı verilen yerin olabileceği (1-5,7-10, 12,13)

-Setin Hazar denizi­nin balı yakasında yer alan Derbend seti diye bilinen yer olabileceği (1,7,14) veya

-Zülkarneyn’in karşılaştığı iki dağın Hazar Denizi ile Kara Deniz arasında uzanan dağların bir kısmının olabileceği (15) veya

-Setin Sibirya bölgesinde olabileceği (2,4) gibi çeşitli yorumlar yapılmıştır.

“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.” (18/Kehf/93)

Zülkarneyn iki set arasına vardığında orada bir kavimle karşılaştı. Kur'ân-ı Kerim’de bu topluluğun hangi kavim olduğu açıkça anlatılmamıştır. (16,17) Fakat müfessirler, bu kavmin eski İskitler,(3,14) Moğol ve Tatarlar1,12 veya Türklerin (2-4,13) olabileceğini ifade etmişlerdir.

Bu kavim, Zülkarneyn’e yurtlarını talan eden, saldıran, bozgunculuk çıkaran ve bozgunculuğun yaygınlaşmasına neden olan Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı, verecekleri bir miktar mal karşılığında bir set yapmasını önerdiler. (9)

“Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?” (18/Kehf/94)

"Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.” (18/Kehf/95)

Ye’cüc ve Me’cüc

Kur’an-ı Kerim’de, Ye'cüc ve Me'cüc’ün kim olduğu, nerede ve ne zaman yaşadıkları hakkında bilgi verilmemiştir. (2) Fakat müfessirler bu konuda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Tefsirlerde Ye'cüc ve Me'cüc’ün, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan gelen iki kabile olabileceği (2,7) veya Ye'cüc'ün Türklerden, Me'cüc'ün Ceyi ve Deylam kabilelerinden olabilecekleri (10) veya bunların Mançurlar ve Moğollar, (6,9,12,16,22,23) Tatarlar, (6,9,12) Kırgızlar, (23) Türkler (6,7,10) veya Çinli’ler olabileceği ifade edilmiştir. (20,22,23)

“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: "Körükleyin!" dedi. Demiri bir ateş haline getirince: "Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!" dedi.” (18/Kehf/96)

Zülkarneyn, bu kavmin kendine sunduğu malı reddetti ve karşılıksız olarak seti yapmaya karar verdi ve bu toplumdan maddi ve bedensel güçleriyle kendisine yardımcı olmalarını istedi. Siz bana beden gücünüzle yardımcı olunuz da onlar ile aranızda aşılmaz bir set çekeyim. Bana demir parçaları getiriniz. Onlar da demir parçalarını toplayıp iki engel arasındaki boşluğa yığdılar. Getirilen demir parçalarının oluşturduğu yığın yanlardaki setlerin tepeleri ile aynı düzeye çıktı. Daha sonra Zülkarneyn, Adamlara `körükleri çalıştırınız' dedi." Demir yığını şiddetli alevin ve kızgınlığın etkisi ile "ateş haline gelince", "Bana biraz erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim dedi." (9)

“Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.” (18/Kehf/97)

“Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.” (18/Kehf/98)

“O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir araya getiririz.” (18/Kehf/99)



“Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık……” (18/Kehf/84)

“Sonra yine bir yol tuttu.” ve ”İki dağ arasına ulaşınca,….” (18/Kehf/92,93) orada bir set inşa etti.

Zülkarneyn Seddi, Dünya’da iki dağ arası veya benzeri bir yerde inşa edilmiştir ve bunun aksini söyleyen ve hatta ima eden bir tefsir âlimi de yoktur. (1-10,12-15,18-21) Fakat bu Ayet-i Kerime’lerin nüzulünden beri 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen ve Dünya bir yana, uzayın en ücra köşelerinin dahi keşfedilmeye başlandığı şu teknoloji çağında, bu set neden hala bulunamamıştır, diyenler veya düşünenler olabilir.

O zaman onlara denilir ki, Cenâb-ı Hak (cc) buyuruyor ki;

“……Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık……” (6/En’am/38)

“Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı?” (4/Nisa/82)

“Andolsun ki, onların kıssalarında üstün akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir……….” (12/Yusuf/111)[1]

Onlara şöyle de denilebilir. Evet, bu Ayet-i Kerime’lerin 1400 yıl önce indirildiği de, bir teknoloji çağında yaşandığı da doğrudur. Fakat bu bilgi ve teknoloji çağında, hem de binlerce üniversite ve bilim adamı varken ve ilmin her alanında da bu kadar ilerlemeler kaydedilmişken, bu Ayet-i Kerime’ler kaç defa bilimsel bir zeminde değerlendirilmiştir? Modern ve çağdaş dediğimiz şu asırda, kaç akıl sahibi, aklını, bu rahmet dolu zahmete sokmuştur?

“Unutulmamalıdır ki, abdestsiz ele alınamayan bu kitap, hiçbir zaman cehalet, gericilik veya bir mücrim kitabı olamayacağı gibi, bilim dışı, akla ve mantığa sığmayan mesnetsiz fantezilerin de kaynağı olamaz.”

Peki, yaratılmış olanı Yaratandan başka kim daha iyi bilebilir? Ya O’nun (cc) yaratmadığını kim nasıl keşfedebilir? Dolayısıyla dünyada veya kâinatta her ne icat edilmiş, her ne keşfedilmiş ve her ne bulunmuş olursa olsun, O’nun (cc) izniyle yapılan bu icraatlar ancak Yüce Yaratıcının Hâlıkiyet ismine ve saltanatına şahit olmaktan başka bir şey değildir.

“Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) dır. Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır.” (22/Hacc/70)

Ve yapılmış veya yapılacak olan bütün icatlar, bütün keşifler ve bütün ilimler ister inançlı, ister inançsız olsun, bütün insanları aslında Malik'ül Mülk'e (cc) götürür. Fakat

“……Onların kalpleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duymazlar……” (7/Araf/179)

Zülkarneyn, Dünya’da, iki dağ veya benzeri bir yerde bir set inşa etmiştir. Hem de temeli veya iskeleti demirden bir set inşa etmiştir. Eğer Allah (cc) böyle dilemiş ve bu setin bu şekilde inşa edildiğini, kullarına ve kâinatına ilan etmiş ve duyurmuşsa, o zaman bu setin temeli ne taş, ne toprak, ne alçı, ne tahta, ne toz, ne de buluttur, bu setin temeli mutlaka O’nun (cc) dilediği ve yarattığı gibi demirdendir.

Demir ismi, Latince demir anlamına gelen ferrumdan gelmektedir. Simgesi Fe, atom numarası 26, kütle numarası 55,847, erime noktası 1535 0C, kaynama noktası 2750 0C, yoğunluğu 7.86 g/cm3 olan bir elementtir. (55-57) Demir, gümüş parlaklığında gri renkli, dökülebilen orta sertlikte bir metaldir. Bakır kadar olmasa da iyi bir ısı ve elektrik iletkeni olduğu söylenebilir.(57)

Demir, manyetizmanın[2]bütün özelliklerini en iyi şekilde gösteren ve yeryüzünde bu özelliklere sahip en fazla bulunan maddedir.(57,58) Bu nedenle bu özelliklere sahip olan, nikel, kobalt gibi maddelerin hepsine ferromanyetik maddeler adı verilmektedir.(59-64) Bu metal genellikle yerkabuğunda diğer elementlerle birlikte bileşik halinde bulunmaktadır.(57,58) Ayrıca dünyanın çekirdeğinin de demirden olduğu belirtilmektedir.

Demir, aynı zamanda uzayda da oldukça bol miktarda bulunan bir maddedir. Uzayda ki mevcut bütün demirin, milyarlarca yıl önce süpernova adı verilen, yıldızların patlamasıyla oluştuğu ileri sürülmektedir. Bu yıldızlar bilinen en büyük yıldızlardır ve bunların güneşten en az 50 kat daha büyük olduğu ifade edilmektedir. Bütün yıldızlar gibi bu yıldızlarda temel enerji kaynağını, nükleer[3]veya füzyon[4](çekirdek birleşmesi) reaksiyonlarından sağlamaktadırlar. Bir başka değişle, bütün yıldızlar enerjilerini, helyum ve hidrojen gibi hafif elementleri yakarak sağlarlar. Bu reaksiyonların sonucunda daha ağır elementler oluşmaya başlar. Dolayısıyla tükenen her yakıtın ardından daha ağır bir atom yakıt olarak kullanılır ve bu işlem en kararlı element olan demir oluşuncaya kadar devam eder. Bu nükleer reaksiyonlar süresince oluşan demirin kütlesi de giderek artar. Fakat bir süre sonra bu büyüme de sona erer. Bu safha yıldızın ömrünün sona ereceğini gösteren son noktadır.(65) Bundan sonra, yani, demirin üretim fabrikaları olarak kabul edilen bu yıldızlar, enerji sağlayabilecekleri bütün elementleri tükettikten sonra, demiri yakıt olarak kullanılmaya çalışırlar. Fakat demir çok ağır ve sert bir yapıya sahip olduğu için, bu reaksiyon yıldızın patlamasına neden olur. Süpernova patlaması ismi verilen bu patlama ile yıldızın bünyesindeki bütün elementler uzaya yayılır ve böylece nebula[5], gaz ve toz bulutları meydana gelir. Bunlar da yeni gezegenlerin ve yıldızların oluşumuna neden olurlar.(57,66,67) Söz konusu bu nükleer reaksiyonlar sonucunda güneş gibi küçük yıldızlar ancak hafif elementleri oluşturabilirken, demir ve benzeri ağır elementler, güneşten çok daha büyük yıldızlar tarafından oluşturabilir.(57,66,67) Bu nedenle güneş sisteminde ki mevcut demirin dış uzaydan geldiğine inanılmaktadır.

Demir, tarih boyunca da büyük öneme sahip olmuş ve bir çağa adını vermiş bir metaldir. Tarihte ilk işlenen ve kullanılan metallerden birisi olması nedeniyle, demirin medeniyetlerin ilerlemesi veya gelişmesinde çok önemli bir etkisi veya rolü olmuştur.(57,58) Geçmişte olduğu gibi bugünde uygarlığın vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilen demir,(58) günümüzde özellikle inşaatlarda; beton kolon, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde, çelik sanayinde ana hammadde olarak,(55-57) makine, otomobil, gemi gövdesi, köprü,(57) lokomotif, demir yolları (58) vs ve çeşitli aletlerin yapımında kullanılmaktadır.(57)

Demir, aynı zamanda, bütün canlılar içinde hayati öneme sahip bir mineraldir. Vücut tarafından üretilemediği için dışarıdan besinlerle alınması gerekir. Erişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 3,5 gr demir vardır. Bunun yaklaşık 2/3’ü kırmızı kan hücrelerinde hemoglobin adı verilen proteinlerde bulunur ve oksijenin dokulara taşınmasında önemli bir rolü vardır. Bu nedenle demir eksikliği olan vakalarda anemi (kansızlık), zayıflama ve çabuk yorulma gibi çok ciddi sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır.(58)

Ve Cenâb-ı Hak (cc) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor ”…Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik...” (57/Hadid/25)

Sunulan bilimsel çalışmalarla uyumlu olarak, demirin en önemli özelliklerini, yani demirin ne kadar faydalı bir element olduğunu, yaratılışını ve yeryüzüne indirilişini izah eden bu Ayet-i Kerime, aynı zamanda Zülkarneyn Seddi’nin yapımında kullanılan demirin kaynağı da açıklar niteliktedir.

Bununla birlikte bu kadar faydalı ve yararlı bir madde olmasına karşılık, demir, çevresel faktörlere son derece duyarlı, oksijenle kolayca reaksiyona girerek okside olan, paslanan ve korozyona uğrayan bir metaldir.(68) Demir, nemli hava veya oksijenden zengin suyla temas ettiği zaman çürümeye başlar. Üzerinde önce ince bir oksit tabakası oluşur. Bu oksitlenme kendini renk değişikliğiyle gösterir. Bir süre sonra demirin üzerinde girintiler ve delikler oluşur. Böylece yavaş yavaş tahrip olmaya başlayan bu metal sonuçta kolayca kırılabilecek ve hatta parçalanabilecek kadar zayıflar. Bu nedenle demirin nem ve diğer dış etkenlerden korunabilmesi için koruyucu farlı bir tabakayla kaplanması gerekir.(58)

Bu bilgiler doğrultusunda, Zülkarneyn Seddi’de aynı amaçla, bakır, katran veya diğer malzemelerin herhangi birisiyle kaplanarak inşa edilen demirden bir yapı veya bina olarak düşünülebilir. Fakat tefsir ve meallerde setin ana yapısının demirden olduğu açıkça izah edilmiş olmasına rağmen,(1-10,12-15,18-21,26-30,33-52) bu yapı üzerine eritilerek dökülen madde konusunda tam bir fikir birliği yoktur. Bazı kaynaklarda bu maddenin bakır (2,5,6,12,18,19,26-30,34-49) bazılarında ise demir, (3) kurşun, (3,34) tunç, (13) pirinç (50,51) veya katran (1,7,43,52) olabileceği belirtilmektedir.

Demir, bakır ve kurşun farklı farklı özelliklere sahip birer metal; tunç ve pirinç bakırın kalay ve çinkoyla yapmış olduğu birer alaşım; katran ise oldukça farklı özelliklere sahip bir maddedir. Bu nedenle, öncelikle demir iskelet üzerine bunlardan hangisinin eritilerek dökülmüş olabileceği tespit edilmelidir.

Daha öncede ifade edildiği gibi, demir çevresel faktörlerden kolayca etkilenen ve korozyona karşı oldukça hassas bir metaldir. Fakat demir dışında, diğer maddelerin korozyona karşı oldukça dayanıklı bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir. (68) Korozyon, kısaca metalik bir malzemenin özellikleri bozulacak şekilde çevresiyle reaksiyona girmesi olarak tanımlanabilir. (55,68,69) Kuru atmosferde korozyon oluşmaz, ancak rutubet ve rutubetli ortamlar korozyon oluşması için uygun bir zemin oluşturur. Bu nedenle tanklar, depolar, direkler, beton içerisinde bulunan betonarme demir, gemiler, iskeleler her zaman korozyonla karşı karşıyadır.(56)

Korozyon, ancak korozyona neden olan reaksiyonun önlenmesi veya koruyucu tabakalar oluşturularak reaksiyona maruz kalan kısımların ayrılmasıyla yavaşlatılabilir veya ortadan kaldırılabilir. (68,69) Mühendislikte, bu amaçla demir ve benzeri metalleri korozyondan koruyabilmek için; metalik kaplama, termik püskürtme, boyama gibi çok farklı yöntemler uygulanmaktadır.(56,68)

Bu çerçevede, söz konusu maddeler ve setin mimari özellikleri eğer korozyon açısından değerlendirilecek olursa; bu malzemelerden bakır, pirinç, kurşun ve bronz (tunç) gibi metal ve metalik malzemeler daha çok metalik kaplamayı; katran, boyama yöntemini; setin yapım tekniği ise daha çok metalik kaplama yöntemlerinden birisi olan sıcak daldırma yöntemini çağrıştırmaktadır.

Sıcak daldırma yöntemi; korozyondan korunacak olan metalin, eriyik farklı bir metal havuzuna daldırılmasıyla yüzeyinin korozyona dirençli farklı bir madde ile kaplanması, (56,70,71) boyama yöntemi ise, korozyona karşı korunacak olan metalin su ve neme karşı dayanıklı boya, katran veya benzeri maddelerle boyanarak korunması işlemidir.(68)


   Zülkarneyn Seddi’nin yapım tekniği her ne kadar bir korozyondan korunma yöntemini çağrıştırsa da, yapılan işlemlerin çok farklı bir amaçla da yapılmış olabileceği ve setin yapımında eritilerek kullanılan ikinci maddenin katran, kurşun, pirinç veya bronzdan ziyade demir veya bakır olabileceği söylenilebilir. Dolayısıyla Zülkarneyn Seddi, özü demir, sıvası ise bakır veya yine demirden olan devasa bir eser olarak düşünülebilir.

Peki, yeryüzünde bu özelliklere sahip bir eser var mıdır? Eğer varsa bu muazzam eser nerededir? Ve neden hala bulunamamıştır?

Amaç sadece setin azametini, büyüklüğünü ve gücünü izah etmekse, iki dağ arasında bir set yapılmış olması insanlara yetmez miydi? Peki, Kur’an-ı Kerim’de neden bu şekilde metalik bir set izah edilmiştir?

Set inşa edilirken, demir niçin tamamen eritilmemişte kor oluncaya kadar ısıtılmıştır?

Neden ısıtılan demir üzerine eritilmiş bakır veya demir dökülmüştür?

Demir bir yapı üzerine, yine demirin eritilerek dökülmesinin nasıl bir etki oluşturacağı konusunda şu anda bir şey söylemek pek mümkün görülmüyor. Fakat bakırın eritilerek demir üzerine dökülmesi veya demirin bakırla sıvanması şu şekilde de yorumlanabilir. Ve ister dağlar kadar büyük bir set, ister küçük bir çubuk veya çekirdek olsun, eğer bir demir parçasına bakır tel sarılır ve bu sarımdan da akım geçirilecek olursa bir elektromıknatıs elde edilmiş olunur. Aslında sadece bakır bir sarım veya bobinin üzerinden akım geçirilmesi, manyetik alan oluşması için yeterlidir. Fakat bu sarımın içerisine bir demir parçasının yerleştirilmesi, daha güçlü bir elektromıknatıs, dolayısıyla daha güçlü bir manyetik alan elde edilmesine neden olur.(59,60,78,96-100) Çünkü demir manyetik bir metaldir ve bakır bobinin oluşturacağı manyetik alanın etkisiyle bir süre sonra kendiside bir mıknatıs gibi davranmaya başlar. Sonuçta bakır bobinin oluşturacağı manyetik alana, içerisine yerleştirilen demirin manyetik etkisi de eklenecek olursa, çok daha güçlü bir elektromıknatıs ve dolayısıyla daha güçlü bir manyetik alan elde edilmiş olunur.(59,60,78,96-103) Ayrıca, böyle bir düzenekte, bakır tellerden geçen akım veya bakır telin sarım sayısının arttırılmasıyla da daha kuvveti bir elektromıknatıs elde edilebilir.(59,60,78,96,97,101) Fakat akımın artırılması aşırı ısınma ve enerji sarfiyatına neden olacağı için, bakır telin sarım sayısının artırılması veya içerisine demir gibi manyetik bir maddenin yerleştirilmesi çok daha avantajlı bir yöntemdir.(59,60,78,96-98,102)

Diğer taraftan, daha öncede ifade edildiği gibi, demir, nikel, kobalt gibi manyetik özellikleri olan materyallere ferromanyetik maddeler adı verilmektedir.(59,61-64,78) Ferromanyetik maddeler ısıya karşı farklı fiziksel özellikler gösterirler ve belli bir dereceye kadar ısıtıldıkları zaman manyetik özelliklerini tamamen kaybederler. Her ferromanyetik madde için farklı olan bu sıcaklığa Curie sıcaklığı adı verilir. Demirin Curie ısısı 770 0C’dir ve bu ısının üzerinde demir manyetik özelliklerini tamamen kaybeder. Isı tekrar Curie sıcaklığının altına düştüğünde ise diğer ferromanyetik maddeler gibi demirde bu özelliğini tekrar kazanmaya başlar.(61,100,104,105) Demirin bu özelliklerinden faydalanılarak, yani “demirin kor haline gelinceye kadar ısıtılmasıyla mıknatıs elde edilebileceği”, ilk defa 11. yüzyılda Çinliler tarafından keşfedilmiş ve bu yöntem uzun yıllar boyunca kalıcı mıknatıs yapımında kullanmıştır.(61) Ayrıca diğer ferromanyetik maddeler gibi demirde bir manyetik alanın etkisinde bırakıldığında, bir süre sonra bir mıknatıs gibi davranmaya başlar. İzah edilen her iki yöntemle de oluşan mıknatıslanmalara kalıcı mıknatıslanma adı verilmektedir.59,61-64,100,104,106 Fakat “sıcaklığa bağlı mıknatıslanmaların” diğerlerine nazaran daha dayanıklı ve daha sürekli olduğu belirtilmektedir.(61,100,105)

Bu bilgiler doğrultusunda, Zülkarneyn Seddi, ısıtılarak kalıcı manyetik özellik kazanan demir iskeleti ve bakır bobine benzeyen sıvasıyla çok güçlü ve devasa boyutlarda bir elektromıknatısa benzetilebilir. Fakat böyle bir yapıdan da bahsedilebilmesi için, en azından ısıtılan demir ve üzerine eritilerek dökülen bakırın soğuyarak solid bir yapı oluşturması gerekirdi ki henüz yeryüzünde böyle bir yapının da varlığı tanımlanamamıştır.

O zaman Zülkarneyn Seddi’nde ki demir iskelet farklı bir amaçla ısıtılmış olabilir mi?

Demir ve benzeri maddelerin ısınmaya karşı verdikleri bir diğer önemli reaksiyon da siyah cisim ışımasıdır. Bu maddeler ısıtıldıkları zaman, ısının artmasıyla birlikte renkleri de değişmeye başlar ve bir süre sonra cismin kendisi ışın saçmaya başlar. Bu özelliğe sahip maddelere siyah cisim (black body), yaptıkları ışımaya da siyah cisim ışıması (black body radiation) veya termal radyasyon (thermal radiation) adı verilir. Bu radyasyonun özellikleri, ısıtılan cismin sıcaklığına ve özelliğine bağlıdır. Düşük sıcaklıklarda termik radyasyonun dalga boyları kızılötesi bölgede olduğu için gözle görülemez.(107-112) Bu özelliğe sahip bir cismin sıcaklığı arttıkça kızarmaya başlar ve daha sonra akkor hale gelir ve yeteri kadar yüksek sıcaklıklarda cisim bir ampulün sıcak tungsten filamanının parıldaması gibi beyaz renkte görülür.(112)

Siyah cisimler, genel olarak ~480–530 0C ısıtıldıklarında kızarmaya başlarlar, ~700–900 0C’de akkor hale gelirler, ~930–1230 0C’de sarı, ~1150–1530 0C’de beyaz, ~1630 0C’de ise parlak ve göz kamaştırıcı beyaz bir renkte görülürler.(113) Aynı şekilde bir demir parçası da birkaç yüz derece ısıtılırsa rengi kızarmaya başlar, 1000 0C’de akkor hale gelir, daha fazla ısıtılması durumunda ise turuncu, sarı ve nihayet beyaz renkte görülür. Daha yüksek ısılarda ise demir erimeye başlar.(73-75)

Daha önce de belirtildiği gibi, Zülkarneyn Seddi’nin inşasında demir iskelet üzerine eritilerek dökülebilecek en uygun madde demir veya bakırdır. Fakat demir-demir kombinasyonuyla ilgili çok fazla bilimsel veri veya bilgiye ulaşılamadığı için, konu daha ziyade demir-bakır ikilisi üzerinde yoğunlaşmış ve yapılan değerlendirmeler sonucunda Zülkarneyn Seddi’nin, demir çekirdeği ve bakır sıvasıyla muazzam büyüklükte bir elektromıknatıs olabileceği düşünülmüştür. Evet, Zülkarneyn Seddi’nde ki demir iskelet eğer ısıtıldıktan sonra soğuyarak kalıcı mıknatıs özelliği kazanmışsa, yani bu yapı daha sonra soğumuşsa, bu durumda bu set gerçekten muazzam büyüklükte güçlü bir elektromıknatısa benzetilebilir. Fakat ya bu set hala aynı şekilde muhafaza ediliyorsa, yani set inşa edilirken kor haline getirilen demir hala kor, üzerine eritilerek dökülen madde ise hala eriyik halde ise, o zaman ne olur?

Bu soru karşısında, sadece fizik kuralları değil, bütün bilim ve bilim adamları kıyama kalkarak önce “günümüz teknolojisiyle dahi böyle bir mimari eserin değil yapımı, hayal edilmesi bile imkânsızdır” ederler. Fakat sonra mütevazı bir şekilde inzivaya çekilerek, O Yüce Yaratıcının (cc) O Muhteşem Kudreti karşısında ki acizliklerini tekrar hissedip ve O’nun (cc) Yüceliğini tasdik ederek binlerce şükür ile secdeye kapanırlar.

Evet, Zülkarneyn Seddi inşa edilirken kor haline getirilen demir hala kor halindeyse, o zaman söz konusu demir temel veya çekirdeğin manyetik özelliklerinden bahsedilmesi mümkün değildir. Çünkü demir ferromanyetik bir maddedir ve diğer ferromanyetik maddeler gibi, setin inşasında kullanılan demirin de manyetik özellik göstermesi mümkün değildir.(114) Dolaysıyla bu kadar yüksek bir ısıda demirin manyetik özelliklerden ziyade, siyah cisim ışıması veya termal radyasyondan bahsedilebilir.

Diğer taraftan, çok iyi bir elektrik iletkeni olan bakırın, sıcaklığın artmasıyla birlikte iletkenliğinin azaldığı,(60,78) eritildiğinde ise yoğunluk, viskozite, absorbsiyon, elektrik direnci gibi fiziksel özelliklerinde ani değişiklikler meydana geldiği bilinmesine rağmen (114) eriyik bakırın, böyle bir sistemde nasıl bir etki oluşturabileceği konusunda şu anda bir şey söylemek pek mümkün görülmüyor.

Görüldüğü gibi, Zülkarneyn Seddi’nin tanımlanması veya bulunması amacıyla çıkılan bu yolda, tarih, coğrafya, mühendislik gibi birçok bilim dalından sonra, Curie ısısı, elektromanyetizma, kalıcı manyetizma gibi modern fiziğin en önemli dönüm noktaları tek tek geçilerek, modern fiziğin miladı, Kuantum fiziğinin doğuşu ve fizikte bir devrim olarak kabul edilen, fakat Zülkarneyn Seddi için sadece bir geçit noktası olan siyah cisim ışımasına (108,115) kadar gelinmiştir. Fakat yüzlerce ödüle layık görülen ve medeniyetlerin seyrini değiştiren bu keşifler dahi maalesef Zülkarneyn Seddi’nin izahı için yeterli olmamıştır.

Zülkarneyn Seddi o kadar muazzam ve mucizevî bir set ki, izahı için fizik kuralları işleyecek fakat bir yerde tıkanacak veya yetersiz kalacak ve hatta bütün kuralları alt üst edecek. Ve izah edildiği anda da bütün bilimleri ve bilim adamlarını, inançsızları ve inkârcıları dize getirerek ve “İlmin O Yüce Kaynağına” ve “Yüce Yaratıcıya” binlerce şükür ile secde ettirecek. Ve daha da önemlisi Allah (cc) adına her iş yapana”Rabbimin bana verdiği daha hayırlıdır.” (18/Kehf/95)dedirttirecek.

Evet, Zülkarneyn Seddi, hala aynı şekilde muhafaza ediliyorsa, yani set inşa edilirken kor haline getirilen demir hala kor, üzerine eritilerek dökülen madde ise hala eriyik halde ise… O zaman Zülkarneyn Seddi, eriyik demir veya bakır sıvalı kor gibi yanan demir iskeletten müteşekkil bir yapıya sahip olabilir ki, Ayet-i Kerime’lerden de bu şekilde anlaşılmasını engelleyecek bir durum söz konusu değildir.

“İki dağ arasına ulaşınca,…..” (18/Kehf/93)

“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: "Körükleyin!" dedi. Demiri bir ateş haline getirince: "Getirin bana üzerine erimiş bakır/demir dökeyim!" dedi.” (18/Kehf/96)

Bu set, iki dağ, iki set veya benzeri bir yapı veya oluşumun arasında inşa edilmiştir. Tefsirlerde, bu iki dağ veya setin, iki yüksek kara parçası, iki deniz ve hatta iki kıta olabileceği de belirtilmektedir.(4,24) Bu nedenle, Zülkarneyn Seddi:

-“İki dağ arasında yer alan eriyik bakır veya demirden oluşan metalik bir göl ve bu göl içerisinde kor gibi yanan demirden bir fırın” veya

-“İki deniz veya iki kıta arasında yer alan eriyik bakır veya demirden müteşekkil bir deniz veya okyanus ve bu deniz veya okyanus içerisinde yer alan kor halinde demirden bir dağ, bir kara parçası veya kıtadan oluşan bir yapıya benzetilebilir.”

Peki, iki dağ, iki yüksek kara parçası, iki okyanus veya iki kıta arasında bulunan bu muhteşem eser Dünya’nın neresindedir? Eğer Dünya’da bu şekilde bir yapı olsaydı bunun da şimdiye kadar keşfedilmiş olması gerekmez miydi? Tabi ki bu soruların cevaplanabilmesi veya Zülkarneyn Seddi’nin tanımlanabilmesi, izah edilebilmesi veya bulunabilmesi için yeryüzü kadar Dünya’nın yapısının da gözden geçirilmesi faydalı olacaktır.




Dünya’nın Yapısı

Dünya’nın yapısıyla ilgili bilimsel kaynaklardan derlenen bilgiler sunulmadan önce, Hz. Resulullah’dan (sav) rivayet edildiği ifade edilen şu Hadis-i Şerif’e, konuya çok farklı bir boyut ve bakış açısı kazandıracağı düşüncesiyle öncelik verilmesi yerinde bir davranış olacaktır.

Resulullah (sav) buyuruyor ki: ”.…….denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.” 11

Yerin yapısıyla ilgili yapılan binlerce ve hatta on binlerce bilimsel çalışmanın bir neticesi ve özeti mahiyetinde olan bu mübarek cümle zikir edildiği zaman, ne konuyla ilgili bir bilimsel kaynak, ne bu bilgilerin bir cüzünü dahi izah edebilecek bir bilgi, ne araç, gereç ve ne teknoloji…., fakat Obir peygamber, O bir Nebi, O Muhammedül-Emin, O İki Cihan Serveri Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa (sav), O (sav) bütün kainatın yaratıcısı ve sahibi olan Yüce Allah’ın (cc) en sevgili kulu,… Ve O (sav), sadece “ol” emriyle yaratılanı, kendisine bildirileni ve sadece bildirmekle mükellef olduğunu insanlara sunuyor ve tebliğ ediyor.

Ve bugün, yapılan araştırmalarda, Hz. Peygamber’in (sav) buyurduğu gibi ”…denizin altında ateş, ateşin altında da deniz…..”(11) hem de Dünya’nın en büyük denizinin veya okyanusunun bulunduğunu(116-123) ve yerkürenin yüzeyden merkeze doğru kabuk, manto ve çekirdek olmak üzere üç farklı katmandan oluştuğunu göstermektedir.(30,124-128)

Tabi ki bu ilahi bilgilerin daha iyi kavranabilmesi, kıymetinin anlaşılabilmesi veya bu bilgilere paha biçilebilmesi için, ilahi kelamda kemal bulan bütün bilimsel icatların, nihai şekillerini alıncaya kadar hangi tarihsel süzgeçten geçtiğinin de bilinmesi gerekir. Konuların bu şekilde analiz edilmesi, hem iman ve hem de tevekkül noktasında insanlara çok önemli katkılar sağlayacaktır. Çünkü bu ilahi bilgiler ve hakikatler 1400 yıl öncesinden bildirilmiş olmasına rağmen, bunlar, bazen yanlış inanışlar, bazen inançsızlık, bazen ön yargı ve bazen de bilinçsizliğin etkisiyle göz ardı edilmiş ve sonuçta hem bilim, hem insanlık adına ve daha da önemlisi zayi olan imanlar adına çok büyük kayıplara neden olmuştur. Ki konuyla alakalı olarak, hezeyanlarla dolu jeoloji tarihi okunduğu zaman bunun önemi daha iyi anlaşılacak (129) ve 1400 yıl önce sunulan bu ulvi bilgilerin ihmal edilmesinin nelere mal olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

“Jeoloji, bilindiği gibi yerin yapımı, bileşimi, yeryüzü ve yerkabuğunun oluşumundan bu güne kadar geçirdiği ve halende geçirmekte olduğu fiziksel, kimyasal ve biyolojik evreleri araştıran bir bilim dalıdır. Jeoloji tüm yer küresiyle değil sadece katı halde bulunan dış kısmı ile ilgilenir. Yerin içyapısıyla ilgili bilgiler ise ancak son dönem bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde genellikle jeofizik ve sismik çalışmalardan elde edilebilmektedir.”(125)




“Hacc veya umre veya Allah yolunda cihad maksatları dışında gemiye binme. Zira denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.” (Ebu Davud, Cihad 9) Hadis bilginleri bu Hadis-i Şerif’in zaafına dikkat çekmekle birlikte, fukaha’nın bu Hadis-i Şeriften bazı hükümler çıkardığını söylerler. Ayrıca “denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır” sözü Resulullah’ın (sav) mucizevî ihbarlarından biridir ve bugünkü bilimsel bilgilerle de oldukça uyumludur11




Jeofizik: Yerküre ve atmosferinin, gezegenlerin, uyduların ve güneşin fiziksel ve yapısal özelliklerini fizik ve matematik yöntemler kullanarak inceleyen bilim dalı
Sismik: Depremle ilgili
Yazır EMH. Hak Dini Kur’an Dili
Manyetizma: Mıknatıs özelliklerinin bütünü
Nükleer reaksiyon: Atom çekirdeğinde meydana gelen tepkimedir ve bu tepkimeler sonucu ortaya büyük bir enerjinin ortaya çıkması
Füzyon:Atom çekirdeklerinin birleşmesi
Nebula: Uzayda bulunan gaz bulutsularına verilen isim
Alaşım: İki veya daha fazla elementin karışımı
Kızılötesi bölge: Işık tayfında kırmızı alanın ötesindeki alanda yayılmış ısı ışınlarından oluşan, gözle görülmeyen ışınım
Viskozite: Aışkanlığa karşı gösterilen direnç
Absorbsiyon: Işınların, madde üzerinde tutularak ısıya dönüşmesi olayı
Elektrik drenci: Eektrik akımına karşı gösterilen zorluk
Kuantum fiziği: Basitçe, fiziksel olayları parçacık düzeyinde ele alan fiziğe verilen ad


24 Şubat 2016 Çarşamba

Miftahul Cennet duası (en güçlü ve en büyük dilek duasıdır)

Miftahul  Cennet duası, en güçlü ve en büyük dilek duasıdır.  Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v.) bir gün ashabıyla mescitte bulunurken, Cebrail a.s. yanına gelerek, "Ya Muhammed!  Hak Teala sana selam gönderdi. Bu duayı sadece sana gönderdi. Senden önce hiç bir peygambere bu dua verilmedi. Ey Muhammed! Bu duayı her kim okursa kıyamet günü geldiğinde yerinden kalkacak, burağa binecek (burak peygamberimizin (s.a.v.) Miraç'ta bindiği binektir.) mahşer halkı "Bu hangi peygamber?" diyerek hayrete düşecekler. O anda nida edilene göre; "Bu bir peygamber değildir, sadece dünyada Miftahul cennet duasını okumuştur.
Hak Teala kendisine bunu bahşetti. Rıdvan cennetlerinin kapısını ona açtı." Bu duayı okuyan herkes nurdan tahtların üzerinde oturur, akrabalarına şefaat eder. Üzerinde taşıyanlar borçluysa gayb kapıları açılır, hastaysa şifa bulur, her türlü kazadan ve eladan korunur. Bu duayı okuyanın dilekleri kabul olur, halkın yanında aziz olur.  


Miftahul Cennet duası
  • "Bismillahirrahmanirrahim
  • Ve ilahüküm ilahün vahıd la ilahe illa hüver rahmanür rahiym.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Ve kul Rabbi euzü bike minhemezatiş şeyatiyni ve euzü bike rabbi en yahdurun.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Kul rabbi enzilni münzelen mübareken ve ente hayrul münzilin.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbic'alni mükıymes salati ve min zürriyeti Rabbena ve tekabbel düa.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbena tekabbel minna inneke entes semiy'ul alim.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbena heb lena min ezvacina ve zürriyyatina kurrate a'yünin vec'alna lil müttekıyne imama.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbişrah li sadri ve yessir li emri vahlül ukdeten min lisani yefkahü kavli.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfir lena ve terhamna le nekunenne minel hasirin.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbena etmim lena nurana vağfir lena inneke ala külli şey'in kadir.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbena efrığ Aleyna hayran ve teveffena müslimin.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbenağfir lena zünubena ve keffir anna seyyiatina ve teveffena meal ebrar.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbi la tezerni ferden ve ente hayrül varisin.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbenağfir lena ve li ıhvaninellezine sebekuna bil iman.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Rabbenasrif anna azabe cehenneme inne azabeha kane ğarama.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Ve kul rabbirhamhüma kema rabbeyani sağıyra.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Fe se yakfikelhümüllahü ve hüves semiy'ul alim.
  • Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
  • Ya Hayyü Ya Kayyumü Ya Zel celali vel ikram
  • Bi rahmetike Ya Erhame'r rahimiyn."
DUA’NIN ANLAMI
Sizin ilahınız, tek bir ilahtır. O’ndan başka gerçek ilah yoktur. O dünyada herkese, ahirette sadece mü’minlere rahmet eden tek Allah’tır. BAKARA 163
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
De ki: ‘Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım. Mü’minun 97
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Rabbim! Beni mübarek bir yere indir. Sen indirenlerin en iyisisin” de. Mü’minun 29
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!İbrahim 40
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
‘Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve soylarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl!’ derler. Furkan 74
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Ey Rabbim! Benim göğsümü geniş let. işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.Taha 25-28
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizleri affetmezsen ve bizlere acımazsan hüsrana uğrayanlardan oluruz A’raf, 123
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Ey Rabbimiz. Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.araf126
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Ya Rabbi! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür. Al-i İmran, 193
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
“Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın
Enbiya 89
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
. “Ey Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzaklaştır; çünkü onun azabı gerçekten pek korkunç ve süreklidir!” derler. Furkan 65
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
“Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı. İsra 24
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Allah yeter ve o, her şeyi duyandır, bilendir. Bakara 137
Allahım bizi cennetine koy. Allah’tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resulüdür
Ey daima diri (Hayy) olan ve her şeyin varlığı elinde olan (Kayyum) olan Allahım!
Ey azamet ve ikram sahbi olan Allahım!
Bize merhamet et,Ey merhametlilerin en merhametlisi!



Arapçası


6 Şubat 2016 Cumartesi

Behlül Dana’dan Güzel ve Kısa Bir Hikaye




   Behlül Dana birgün Harun Reşid’den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: “Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?”Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, “Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?” dedi.

Behlül açıkladı:

– Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.

Hz. Musa (a.s.) Ve Üç Kişi




Hazreti Allah (C.C.) Musa Aleyhisselâm’a:

— Ya Musa sana acaibattan bir sır bildireyim mi? buyurdu. Musa Kelimullah:

— Göster ya Rabbi! diye iltica etti. Allah tarafından:

— Ya Musa! Git filân yerdeki çeşmenin başına, kimse görmeyecek şekilde bir yere gizlen ve bekle!, emri geldi.

Musa Aleyhisselâm gitti, tarif edilen çeşmeyi buldu ve beklemeye başladı.

Biraz sonra atlı bir adam geldi, atından indi, kendisi su içip atını suladı ve zarurî ihtiyaçlarını tamamlayıp atına bindi gitti. Fakat giderken para kesesini çeşmenin başında unutup da gitti. Çok geçmeden bir çocuk geldi, o da su içti ve yolcunun unuttuğu altın kesesi bağlı olan kemeri alıp gitti. Aradan çok zaman geçmeden bu sefer bir âmâ geldi, abdest aldı ve bir kenara çekilip ibadete başladı. Hazreti Musa gizlendiği yerden manzarayı buraya kadar takip etti.

Biraz sonra altın keseli kemeri unutan atlı adam geri geldi. Kemerini çıkarıp bıraktığı yere baktı ki, orada yok. Doğru âmânın yanına vardı ve ona kemerini unuttuğunu, bulduysa vermesini söyledi.

Âmâ:

— Görüyorsun ki, iki gözüm de görmüyor. Hem ben keseyi almış olsam yanımda olması lâzım. Bende böyle bir şey olmadığına göre almış olmam imkânsız, diyerek adamı iknaya çalıştı ise de, adam bir türlü inanmadı ve:

— Bu altını sen aldın, vermiyorsun, diyerek âmâyı vurup öldürdü. Adam keseyi bulamamıştı ama, âmâyı da öldürmüştü.

Hazreti Musa, sırrına vakıf olamadığı bu hâdisenin mahiyetini öğrenmek için Cenab-ı Hakka ilticada bulundu. Allah-ü Teâlâ meseleyi şöyle izah buyurdu:

— Ey kelimim Musa! Kemeri alan çocuğun babası daha evvel o atlı ağanın hizmetinde çalıştı ve ağa da onun hakkını vermemişti. Şimdi hakkını almış oldu.

Âmâ ise, daha evvel o ağanın babasını öldürmüştü. Sonra gözleri kör olduğu için onu tanıyan çıkmadı ve unutuldu gitti idi. Ama ben unutmadım ve âmânın ölümünü o adam vasıtasiyle yaparak kısası yerine getirmiş oldum.

Bu hâdise karşısında Musa Aleyhisselâm secde-i Rahman’a vardı ve Allah’a şükürler etti.

Hz. Musa (a.s.)’ın Cennetteki Komşusu







Hazreti Musa:


— Ya Rabbi! Bana Cennetteki komşumu bildir, diye ilticada bulunmuştu.


Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâma:


— Falan yere git! Senin komşun falan yerdeki kasaptır, diye talimatta bulundu.


Hazreti Musa tarif edilen yere gitti, kasabı buldu ve evine misafir oldu.


Kasap akşam eve gelirken yanında bir miktar et getirmişti. Eve geldikleri zaman misafirden izin istedi ve onları pişirdi, bir zembil içinde tavanda asılı olan annesini indirdi, altını kuruladı ve eti parçalara bölerek onun ağzına vermeye başladı. Musa Aleyhisselâm Cennet komşusunun kim olduğunu öğrenmeye başlamıştı, sinek vızıltısı gibi bir sesin geldiğini farkedip:


— Ne diyor? diye sordu.


Kasap annesini yerine astıktan sonra misafire:


— Bu benim annemdir. Ben bunu senelerden beri bu şekilde yedirir, içirir ve bütün ihtiyaçlarını temin ederim. O da bana her zaman: «Oğlum Allah seni Cennette Musa (a.s.)’ya komşu eylesin», diye duâ eder, dedi.


O zamana kadar kendisinin kim olduğunu gizleyen Musa Peygamber, kendisinin Musa (a.s.) olduğunu söyledi ve Cennet komşusunu müjdeledi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...