14 Mart 2016 Pazartesi

ZÜLKARNEYN KISSASI


ZÜLKARNEYN KISSASI HAKKINDA TEFSİR ÖZETİ



Zülkarneyn Kıssası, Kehf Suresin de anlatılan son kıssadır. Bu kıssanın iniş sebepleri ile ilgili çeşitli rivayetler vardır ve bazılarına göre müşriklerin, bazılarına göre de Yahudi’lerin Hz. Resulullah'a (sav) yönelttikleri bir kısım sorular üzerine bu Ayet-i Kerime’ler indirilmiştir.(1–10)

”Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: Size ondan bir anı okuyacağım.”(18/Kehf/83)



Zülkarneyn Kimdir?

Günümüze kadar Zülkarneyn’in kimliği veya kim olduğu konusunda çok farklı yorumlar yapılmış olmasına rağmen, Zülkarneyn’in bir peygamber mi, bir veli mi ve hatta bir insan mı yoksa bir melek mi olduğu konusunda dahi fikir birliğine varılamamıştır.(1-3,7,11)

Zülkarneyn, Arapça bir kelimedir ve “Zü” ve “Karneyn” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. “Zü”, bir şeyin sahibi demektir. “Karneyn” ise tekil olan “Karn” kelimesinin çifti yani iki tanesi anlamındadır. “Karn” sözcüğü boynuz, asır, nesil, yüzyıl (1,4,12) bir zamanda beraber yaşamış olan topluluk manalarına gelebildiği gibi insanın tepesine ve özellikle başının yanlarına, yani şakaklarına (hayvanda boynuzunun yeri) ve erkeklerin perçemine, kadınların zülüflerine, güneşin çemberinin kenarına ve bir toplumun başında olan efendisine de karn denilir. (4) Tefsirlerde “Karn” sözcüğünün özellikle boynuz, nesil, devir, çağ ya da yüzyıl gibi anlamları ön plana çıkarılarak, Zülkarneyn tabiri genellikle “İki Boynuzlu Adam”, “İki Çağın veya Devrin Adamı” anlamlarında kullanılmış ve müfessirler bu tanımlamalardan daha çok ilkine yani “İki Boynuzlu Adama” temayül göstermişlerdir.(12) Bu nedenle, Zülkarneyn, genellikle yeryüzünde hâkimiyet ve saltanat sahibi, güçlü bir kral olarak düşünüldüğü için, Aristo’nun öğrencisi Makedonyalı İskender,(1-8,10,13,14) Himyerli Ebu Kabir Şemmar,(6,7,10) Feridun adındaki İran hükümdarı,(3,5,6) Merzuban b. Merduba el-Yunani, Hermes, Ziyeden el-Himyeri, Yemen krallarından Sa’b b. Rayiş, (2,3,5,6) Fars kralı Melik Kurş, (1,7) Kisra (6,15) olduğu söylenmiş ve daha başka isimler de zikredilmiştir.(1,2,16)



Zülkarneyn’in Yolculukları

Tefsir bilginlerine göre Zülkarneyn, ilki batıya, ikincisi doğuya, üçüncüsü ise kuzeye olmak üzere üç yolculuk yapmıştır.

“Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik.” (18/Kehf/84)

Zülkarneyn, yeryüzünde kudret ve kuvvet sahibi olan, istediği her işi yapabilmesi veya her amacına ulaşabilmesi için açıktan veya gizliden ilim, irfan, âlet, araç ve vasıtalar gibi akla gelebilecek bütün maddî ve manevî imkânla donatılmış, Allah’ın (cc) verdiklerini tereddütsüz yine O’nun yolunda ve O’nun rızası için kullanan salih bir kuldu.(1,3-10,12-15,17-20) Bu imkân ve vasıtalarla,

“O da bir yol tuttu.” (18/Kehf/85)

“Güneş’in battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar buldu……….” (18/Kehf/86)

Zülkarneyn, ilk yolculuğunda batıya doğru giderek, nihayet güneşin battığı yere ulaştı (1-10,12-15,18-21) ve güneşi balçıklı veya kızgın bir pınar içinde batıyor buldu. (1,4,7,10,16)

Bu yolculuğun sonunda, Zülkarneyn’in, Tunus, Cezayir veya Fas kıyılarına (14) veya Atlas Okyanusuna, (2,4,9,14,16) bir görüşe göre Kara Denize, (2) bir görüşe göre de Ege Denizi (15) kıyılarına kadar gitmiş olabileceği ifade edilmektedir. Zülkarneyn, burada bir toplumla karşılaşır,

“…..Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.” (18/Kehf/86)

“Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.” (18/Kehf/87)

“Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (18/Kehf/88)

“Sonra yine bir yol tuttu.” (18/Kehf/89)

“Güneş’in doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle Güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.” (18/Kehf/90)



Zülkarneyn her türlü imkâna sahip olarak yeryüzünün batısına yaptığı seferden dönerek, bu defa yeryüzünün doğusuna doğru yolculuğa çıkıyor (9) Tefsirlerde, Zülkarneyn’in bu yolculuğunda, Afrika (2-4,9) veya Asya’nın (2,3,5,9,10,18) doğu kıyılarına kadar gitmiş olabileceği belirtilmektedir. Aslında Kur'an-ı Kerim, Zülkarneyn'in vardığı ve güneşin doğuşunu gördüğü bu yeri belirlemiyor, sadece bu yerin özelliğini ve orada karşılaştığı toplumun durumunu anlatıyor. Güneş’in doğduğu yere varınca güneşi, öyle bir toplumun üzerine doğarken buldu ki, onlarla güneş ışıkları arasında hiçbir engel, hiçbir sütre koymamıştık. Yani dümdüz bir araziye ulaşmıştı. (2,4,9,12) Çölleri ve geniş ovaları andıran bu arazide, güneş ışıklarını engelleyecek veya önleyecek bir tepe veya orman gibi bir şey yoktu.(2-4,9,12) Onlar, üzerine bina yapılamayan öyle bir arazide bulunuyorlardı ki, güneşin ışınlarından korunabilmek için yer altındaki mağaralarda, izbelerde barınıp gölgeleniyorlardı (5,7) veya onlar güneş batıncaya kadar suya giren,(2,7,9,10,14) güneş battıktan sonrada geçimlerini temin etmek için tarlalarına çıkan (5,7) veya elbise giymeyen çıplak vaziyette yaşayan ilkel bir kavimdi.(2,7,9,10,14)

“İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.” (18/Kehf/91)

“Sonra yine bir yol tuttu.” (18/Kehf/92)

“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.” (18/Kehf/93)

Zülkarneyn, muhtemelen kuzeye doğru yaptığı bu son yolculuğunda, iki set veya dağ arasına varmış ve burada bir set inşa etmiştir. (1,3-10,12-15,18-21) Fakat Zülkarneyn'in ne "iki set" arasında vardığı yer hakkında ve ne de bu iki setin nerede olduğu hakkında kesin bir şey söylenemiyor. Ayet-i Kerime’den sadece Zülkarneyn'in aralarında bir boşluk veya geçiş yeri bulunan iki doğal engel ya da sonradan yapılmış iki set arasında bulunan bir bölgeye vardığı anlaşılmaktadır.(1,4,9) Tefsir bilginlerine göre Zülkarneyn üçüncü yolculuğunda;

- Asya’nın kuzey doğu tarafında Türk topraklarının bittiği bir bölgeye gittiği, setinde Çin seti olabileceği (1,2,4,6,7,15,16,20)

-Ermenistan ile Azerbaycan tarafında Türkistan topraklarının bittiği yerde yer alan Kafkas dağlarına kadar gittiği ve setinde Demirkapı adı verilen yerin olabileceği (1-5,7-10, 12,13)

-Setin Hazar denizi­nin balı yakasında yer alan Derbend seti diye bilinen yer olabileceği (1,7,14) veya

-Zülkarneyn’in karşılaştığı iki dağın Hazar Denizi ile Kara Deniz arasında uzanan dağların bir kısmının olabileceği (15) veya

-Setin Sibirya bölgesinde olabileceği (2,4) gibi çeşitli yorumlar yapılmıştır.

“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.” (18/Kehf/93)

Zülkarneyn iki set arasına vardığında orada bir kavimle karşılaştı. Kur'ân-ı Kerim’de bu topluluğun hangi kavim olduğu açıkça anlatılmamıştır. (16,17) Fakat müfessirler, bu kavmin eski İskitler,(3,14) Moğol ve Tatarlar1,12 veya Türklerin (2-4,13) olabileceğini ifade etmişlerdir.

Bu kavim, Zülkarneyn’e yurtlarını talan eden, saldıran, bozgunculuk çıkaran ve bozgunculuğun yaygınlaşmasına neden olan Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı, verecekleri bir miktar mal karşılığında bir set yapmasını önerdiler. (9)

“Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?” (18/Kehf/94)

"Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.” (18/Kehf/95)

Ye’cüc ve Me’cüc

Kur’an-ı Kerim’de, Ye'cüc ve Me'cüc’ün kim olduğu, nerede ve ne zaman yaşadıkları hakkında bilgi verilmemiştir. (2) Fakat müfessirler bu konuda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Tefsirlerde Ye'cüc ve Me'cüc’ün, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan gelen iki kabile olabileceği (2,7) veya Ye'cüc'ün Türklerden, Me'cüc'ün Ceyi ve Deylam kabilelerinden olabilecekleri (10) veya bunların Mançurlar ve Moğollar, (6,9,12,16,22,23) Tatarlar, (6,9,12) Kırgızlar, (23) Türkler (6,7,10) veya Çinli’ler olabileceği ifade edilmiştir. (20,22,23)

“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: "Körükleyin!" dedi. Demiri bir ateş haline getirince: "Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!" dedi.” (18/Kehf/96)

Zülkarneyn, bu kavmin kendine sunduğu malı reddetti ve karşılıksız olarak seti yapmaya karar verdi ve bu toplumdan maddi ve bedensel güçleriyle kendisine yardımcı olmalarını istedi. Siz bana beden gücünüzle yardımcı olunuz da onlar ile aranızda aşılmaz bir set çekeyim. Bana demir parçaları getiriniz. Onlar da demir parçalarını toplayıp iki engel arasındaki boşluğa yığdılar. Getirilen demir parçalarının oluşturduğu yığın yanlardaki setlerin tepeleri ile aynı düzeye çıktı. Daha sonra Zülkarneyn, Adamlara `körükleri çalıştırınız' dedi." Demir yığını şiddetli alevin ve kızgınlığın etkisi ile "ateş haline gelince", "Bana biraz erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim dedi." (9)

“Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.” (18/Kehf/97)

“Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.” (18/Kehf/98)

“O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir araya getiririz.” (18/Kehf/99)



“Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık……” (18/Kehf/84)

“Sonra yine bir yol tuttu.” ve ”İki dağ arasına ulaşınca,….” (18/Kehf/92,93) orada bir set inşa etti.

Zülkarneyn Seddi, Dünya’da iki dağ arası veya benzeri bir yerde inşa edilmiştir ve bunun aksini söyleyen ve hatta ima eden bir tefsir âlimi de yoktur. (1-10,12-15,18-21) Fakat bu Ayet-i Kerime’lerin nüzulünden beri 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen ve Dünya bir yana, uzayın en ücra köşelerinin dahi keşfedilmeye başlandığı şu teknoloji çağında, bu set neden hala bulunamamıştır, diyenler veya düşünenler olabilir.

O zaman onlara denilir ki, Cenâb-ı Hak (cc) buyuruyor ki;

“……Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık……” (6/En’am/38)

“Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı?” (4/Nisa/82)

“Andolsun ki, onların kıssalarında üstün akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir……….” (12/Yusuf/111)[1]

Onlara şöyle de denilebilir. Evet, bu Ayet-i Kerime’lerin 1400 yıl önce indirildiği de, bir teknoloji çağında yaşandığı da doğrudur. Fakat bu bilgi ve teknoloji çağında, hem de binlerce üniversite ve bilim adamı varken ve ilmin her alanında da bu kadar ilerlemeler kaydedilmişken, bu Ayet-i Kerime’ler kaç defa bilimsel bir zeminde değerlendirilmiştir? Modern ve çağdaş dediğimiz şu asırda, kaç akıl sahibi, aklını, bu rahmet dolu zahmete sokmuştur?

“Unutulmamalıdır ki, abdestsiz ele alınamayan bu kitap, hiçbir zaman cehalet, gericilik veya bir mücrim kitabı olamayacağı gibi, bilim dışı, akla ve mantığa sığmayan mesnetsiz fantezilerin de kaynağı olamaz.”

Peki, yaratılmış olanı Yaratandan başka kim daha iyi bilebilir? Ya O’nun (cc) yaratmadığını kim nasıl keşfedebilir? Dolayısıyla dünyada veya kâinatta her ne icat edilmiş, her ne keşfedilmiş ve her ne bulunmuş olursa olsun, O’nun (cc) izniyle yapılan bu icraatlar ancak Yüce Yaratıcının Hâlıkiyet ismine ve saltanatına şahit olmaktan başka bir şey değildir.

“Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) dır. Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır.” (22/Hacc/70)

Ve yapılmış veya yapılacak olan bütün icatlar, bütün keşifler ve bütün ilimler ister inançlı, ister inançsız olsun, bütün insanları aslında Malik'ül Mülk'e (cc) götürür. Fakat

“……Onların kalpleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duymazlar……” (7/Araf/179)

Zülkarneyn, Dünya’da, iki dağ veya benzeri bir yerde bir set inşa etmiştir. Hem de temeli veya iskeleti demirden bir set inşa etmiştir. Eğer Allah (cc) böyle dilemiş ve bu setin bu şekilde inşa edildiğini, kullarına ve kâinatına ilan etmiş ve duyurmuşsa, o zaman bu setin temeli ne taş, ne toprak, ne alçı, ne tahta, ne toz, ne de buluttur, bu setin temeli mutlaka O’nun (cc) dilediği ve yarattığı gibi demirdendir.

Demir ismi, Latince demir anlamına gelen ferrumdan gelmektedir. Simgesi Fe, atom numarası 26, kütle numarası 55,847, erime noktası 1535 0C, kaynama noktası 2750 0C, yoğunluğu 7.86 g/cm3 olan bir elementtir. (55-57) Demir, gümüş parlaklığında gri renkli, dökülebilen orta sertlikte bir metaldir. Bakır kadar olmasa da iyi bir ısı ve elektrik iletkeni olduğu söylenebilir.(57)

Demir, manyetizmanın[2]bütün özelliklerini en iyi şekilde gösteren ve yeryüzünde bu özelliklere sahip en fazla bulunan maddedir.(57,58) Bu nedenle bu özelliklere sahip olan, nikel, kobalt gibi maddelerin hepsine ferromanyetik maddeler adı verilmektedir.(59-64) Bu metal genellikle yerkabuğunda diğer elementlerle birlikte bileşik halinde bulunmaktadır.(57,58) Ayrıca dünyanın çekirdeğinin de demirden olduğu belirtilmektedir.

Demir, aynı zamanda uzayda da oldukça bol miktarda bulunan bir maddedir. Uzayda ki mevcut bütün demirin, milyarlarca yıl önce süpernova adı verilen, yıldızların patlamasıyla oluştuğu ileri sürülmektedir. Bu yıldızlar bilinen en büyük yıldızlardır ve bunların güneşten en az 50 kat daha büyük olduğu ifade edilmektedir. Bütün yıldızlar gibi bu yıldızlarda temel enerji kaynağını, nükleer[3]veya füzyon[4](çekirdek birleşmesi) reaksiyonlarından sağlamaktadırlar. Bir başka değişle, bütün yıldızlar enerjilerini, helyum ve hidrojen gibi hafif elementleri yakarak sağlarlar. Bu reaksiyonların sonucunda daha ağır elementler oluşmaya başlar. Dolayısıyla tükenen her yakıtın ardından daha ağır bir atom yakıt olarak kullanılır ve bu işlem en kararlı element olan demir oluşuncaya kadar devam eder. Bu nükleer reaksiyonlar süresince oluşan demirin kütlesi de giderek artar. Fakat bir süre sonra bu büyüme de sona erer. Bu safha yıldızın ömrünün sona ereceğini gösteren son noktadır.(65) Bundan sonra, yani, demirin üretim fabrikaları olarak kabul edilen bu yıldızlar, enerji sağlayabilecekleri bütün elementleri tükettikten sonra, demiri yakıt olarak kullanılmaya çalışırlar. Fakat demir çok ağır ve sert bir yapıya sahip olduğu için, bu reaksiyon yıldızın patlamasına neden olur. Süpernova patlaması ismi verilen bu patlama ile yıldızın bünyesindeki bütün elementler uzaya yayılır ve böylece nebula[5], gaz ve toz bulutları meydana gelir. Bunlar da yeni gezegenlerin ve yıldızların oluşumuna neden olurlar.(57,66,67) Söz konusu bu nükleer reaksiyonlar sonucunda güneş gibi küçük yıldızlar ancak hafif elementleri oluşturabilirken, demir ve benzeri ağır elementler, güneşten çok daha büyük yıldızlar tarafından oluşturabilir.(57,66,67) Bu nedenle güneş sisteminde ki mevcut demirin dış uzaydan geldiğine inanılmaktadır.

Demir, tarih boyunca da büyük öneme sahip olmuş ve bir çağa adını vermiş bir metaldir. Tarihte ilk işlenen ve kullanılan metallerden birisi olması nedeniyle, demirin medeniyetlerin ilerlemesi veya gelişmesinde çok önemli bir etkisi veya rolü olmuştur.(57,58) Geçmişte olduğu gibi bugünde uygarlığın vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilen demir,(58) günümüzde özellikle inşaatlarda; beton kolon, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde, çelik sanayinde ana hammadde olarak,(55-57) makine, otomobil, gemi gövdesi, köprü,(57) lokomotif, demir yolları (58) vs ve çeşitli aletlerin yapımında kullanılmaktadır.(57)

Demir, aynı zamanda, bütün canlılar içinde hayati öneme sahip bir mineraldir. Vücut tarafından üretilemediği için dışarıdan besinlerle alınması gerekir. Erişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 3,5 gr demir vardır. Bunun yaklaşık 2/3’ü kırmızı kan hücrelerinde hemoglobin adı verilen proteinlerde bulunur ve oksijenin dokulara taşınmasında önemli bir rolü vardır. Bu nedenle demir eksikliği olan vakalarda anemi (kansızlık), zayıflama ve çabuk yorulma gibi çok ciddi sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır.(58)

Ve Cenâb-ı Hak (cc) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor ”…Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik...” (57/Hadid/25)

Sunulan bilimsel çalışmalarla uyumlu olarak, demirin en önemli özelliklerini, yani demirin ne kadar faydalı bir element olduğunu, yaratılışını ve yeryüzüne indirilişini izah eden bu Ayet-i Kerime, aynı zamanda Zülkarneyn Seddi’nin yapımında kullanılan demirin kaynağı da açıklar niteliktedir.

Bununla birlikte bu kadar faydalı ve yararlı bir madde olmasına karşılık, demir, çevresel faktörlere son derece duyarlı, oksijenle kolayca reaksiyona girerek okside olan, paslanan ve korozyona uğrayan bir metaldir.(68) Demir, nemli hava veya oksijenden zengin suyla temas ettiği zaman çürümeye başlar. Üzerinde önce ince bir oksit tabakası oluşur. Bu oksitlenme kendini renk değişikliğiyle gösterir. Bir süre sonra demirin üzerinde girintiler ve delikler oluşur. Böylece yavaş yavaş tahrip olmaya başlayan bu metal sonuçta kolayca kırılabilecek ve hatta parçalanabilecek kadar zayıflar. Bu nedenle demirin nem ve diğer dış etkenlerden korunabilmesi için koruyucu farlı bir tabakayla kaplanması gerekir.(58)

Bu bilgiler doğrultusunda, Zülkarneyn Seddi’de aynı amaçla, bakır, katran veya diğer malzemelerin herhangi birisiyle kaplanarak inşa edilen demirden bir yapı veya bina olarak düşünülebilir. Fakat tefsir ve meallerde setin ana yapısının demirden olduğu açıkça izah edilmiş olmasına rağmen,(1-10,12-15,18-21,26-30,33-52) bu yapı üzerine eritilerek dökülen madde konusunda tam bir fikir birliği yoktur. Bazı kaynaklarda bu maddenin bakır (2,5,6,12,18,19,26-30,34-49) bazılarında ise demir, (3) kurşun, (3,34) tunç, (13) pirinç (50,51) veya katran (1,7,43,52) olabileceği belirtilmektedir.

Demir, bakır ve kurşun farklı farklı özelliklere sahip birer metal; tunç ve pirinç bakırın kalay ve çinkoyla yapmış olduğu birer alaşım; katran ise oldukça farklı özelliklere sahip bir maddedir. Bu nedenle, öncelikle demir iskelet üzerine bunlardan hangisinin eritilerek dökülmüş olabileceği tespit edilmelidir.

Daha öncede ifade edildiği gibi, demir çevresel faktörlerden kolayca etkilenen ve korozyona karşı oldukça hassas bir metaldir. Fakat demir dışında, diğer maddelerin korozyona karşı oldukça dayanıklı bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir. (68) Korozyon, kısaca metalik bir malzemenin özellikleri bozulacak şekilde çevresiyle reaksiyona girmesi olarak tanımlanabilir. (55,68,69) Kuru atmosferde korozyon oluşmaz, ancak rutubet ve rutubetli ortamlar korozyon oluşması için uygun bir zemin oluşturur. Bu nedenle tanklar, depolar, direkler, beton içerisinde bulunan betonarme demir, gemiler, iskeleler her zaman korozyonla karşı karşıyadır.(56)

Korozyon, ancak korozyona neden olan reaksiyonun önlenmesi veya koruyucu tabakalar oluşturularak reaksiyona maruz kalan kısımların ayrılmasıyla yavaşlatılabilir veya ortadan kaldırılabilir. (68,69) Mühendislikte, bu amaçla demir ve benzeri metalleri korozyondan koruyabilmek için; metalik kaplama, termik püskürtme, boyama gibi çok farklı yöntemler uygulanmaktadır.(56,68)

Bu çerçevede, söz konusu maddeler ve setin mimari özellikleri eğer korozyon açısından değerlendirilecek olursa; bu malzemelerden bakır, pirinç, kurşun ve bronz (tunç) gibi metal ve metalik malzemeler daha çok metalik kaplamayı; katran, boyama yöntemini; setin yapım tekniği ise daha çok metalik kaplama yöntemlerinden birisi olan sıcak daldırma yöntemini çağrıştırmaktadır.

Sıcak daldırma yöntemi; korozyondan korunacak olan metalin, eriyik farklı bir metal havuzuna daldırılmasıyla yüzeyinin korozyona dirençli farklı bir madde ile kaplanması, (56,70,71) boyama yöntemi ise, korozyona karşı korunacak olan metalin su ve neme karşı dayanıklı boya, katran veya benzeri maddelerle boyanarak korunması işlemidir.(68)


   Zülkarneyn Seddi’nin yapım tekniği her ne kadar bir korozyondan korunma yöntemini çağrıştırsa da, yapılan işlemlerin çok farklı bir amaçla da yapılmış olabileceği ve setin yapımında eritilerek kullanılan ikinci maddenin katran, kurşun, pirinç veya bronzdan ziyade demir veya bakır olabileceği söylenilebilir. Dolayısıyla Zülkarneyn Seddi, özü demir, sıvası ise bakır veya yine demirden olan devasa bir eser olarak düşünülebilir.

Peki, yeryüzünde bu özelliklere sahip bir eser var mıdır? Eğer varsa bu muazzam eser nerededir? Ve neden hala bulunamamıştır?

Amaç sadece setin azametini, büyüklüğünü ve gücünü izah etmekse, iki dağ arasında bir set yapılmış olması insanlara yetmez miydi? Peki, Kur’an-ı Kerim’de neden bu şekilde metalik bir set izah edilmiştir?

Set inşa edilirken, demir niçin tamamen eritilmemişte kor oluncaya kadar ısıtılmıştır?

Neden ısıtılan demir üzerine eritilmiş bakır veya demir dökülmüştür?

Demir bir yapı üzerine, yine demirin eritilerek dökülmesinin nasıl bir etki oluşturacağı konusunda şu anda bir şey söylemek pek mümkün görülmüyor. Fakat bakırın eritilerek demir üzerine dökülmesi veya demirin bakırla sıvanması şu şekilde de yorumlanabilir. Ve ister dağlar kadar büyük bir set, ister küçük bir çubuk veya çekirdek olsun, eğer bir demir parçasına bakır tel sarılır ve bu sarımdan da akım geçirilecek olursa bir elektromıknatıs elde edilmiş olunur. Aslında sadece bakır bir sarım veya bobinin üzerinden akım geçirilmesi, manyetik alan oluşması için yeterlidir. Fakat bu sarımın içerisine bir demir parçasının yerleştirilmesi, daha güçlü bir elektromıknatıs, dolayısıyla daha güçlü bir manyetik alan elde edilmesine neden olur.(59,60,78,96-100) Çünkü demir manyetik bir metaldir ve bakır bobinin oluşturacağı manyetik alanın etkisiyle bir süre sonra kendiside bir mıknatıs gibi davranmaya başlar. Sonuçta bakır bobinin oluşturacağı manyetik alana, içerisine yerleştirilen demirin manyetik etkisi de eklenecek olursa, çok daha güçlü bir elektromıknatıs ve dolayısıyla daha güçlü bir manyetik alan elde edilmiş olunur.(59,60,78,96-103) Ayrıca, böyle bir düzenekte, bakır tellerden geçen akım veya bakır telin sarım sayısının arttırılmasıyla da daha kuvveti bir elektromıknatıs elde edilebilir.(59,60,78,96,97,101) Fakat akımın artırılması aşırı ısınma ve enerji sarfiyatına neden olacağı için, bakır telin sarım sayısının artırılması veya içerisine demir gibi manyetik bir maddenin yerleştirilmesi çok daha avantajlı bir yöntemdir.(59,60,78,96-98,102)

Diğer taraftan, daha öncede ifade edildiği gibi, demir, nikel, kobalt gibi manyetik özellikleri olan materyallere ferromanyetik maddeler adı verilmektedir.(59,61-64,78) Ferromanyetik maddeler ısıya karşı farklı fiziksel özellikler gösterirler ve belli bir dereceye kadar ısıtıldıkları zaman manyetik özelliklerini tamamen kaybederler. Her ferromanyetik madde için farklı olan bu sıcaklığa Curie sıcaklığı adı verilir. Demirin Curie ısısı 770 0C’dir ve bu ısının üzerinde demir manyetik özelliklerini tamamen kaybeder. Isı tekrar Curie sıcaklığının altına düştüğünde ise diğer ferromanyetik maddeler gibi demirde bu özelliğini tekrar kazanmaya başlar.(61,100,104,105) Demirin bu özelliklerinden faydalanılarak, yani “demirin kor haline gelinceye kadar ısıtılmasıyla mıknatıs elde edilebileceği”, ilk defa 11. yüzyılda Çinliler tarafından keşfedilmiş ve bu yöntem uzun yıllar boyunca kalıcı mıknatıs yapımında kullanmıştır.(61) Ayrıca diğer ferromanyetik maddeler gibi demirde bir manyetik alanın etkisinde bırakıldığında, bir süre sonra bir mıknatıs gibi davranmaya başlar. İzah edilen her iki yöntemle de oluşan mıknatıslanmalara kalıcı mıknatıslanma adı verilmektedir.59,61-64,100,104,106 Fakat “sıcaklığa bağlı mıknatıslanmaların” diğerlerine nazaran daha dayanıklı ve daha sürekli olduğu belirtilmektedir.(61,100,105)

Bu bilgiler doğrultusunda, Zülkarneyn Seddi, ısıtılarak kalıcı manyetik özellik kazanan demir iskeleti ve bakır bobine benzeyen sıvasıyla çok güçlü ve devasa boyutlarda bir elektromıknatısa benzetilebilir. Fakat böyle bir yapıdan da bahsedilebilmesi için, en azından ısıtılan demir ve üzerine eritilerek dökülen bakırın soğuyarak solid bir yapı oluşturması gerekirdi ki henüz yeryüzünde böyle bir yapının da varlığı tanımlanamamıştır.

O zaman Zülkarneyn Seddi’nde ki demir iskelet farklı bir amaçla ısıtılmış olabilir mi?

Demir ve benzeri maddelerin ısınmaya karşı verdikleri bir diğer önemli reaksiyon da siyah cisim ışımasıdır. Bu maddeler ısıtıldıkları zaman, ısının artmasıyla birlikte renkleri de değişmeye başlar ve bir süre sonra cismin kendisi ışın saçmaya başlar. Bu özelliğe sahip maddelere siyah cisim (black body), yaptıkları ışımaya da siyah cisim ışıması (black body radiation) veya termal radyasyon (thermal radiation) adı verilir. Bu radyasyonun özellikleri, ısıtılan cismin sıcaklığına ve özelliğine bağlıdır. Düşük sıcaklıklarda termik radyasyonun dalga boyları kızılötesi bölgede olduğu için gözle görülemez.(107-112) Bu özelliğe sahip bir cismin sıcaklığı arttıkça kızarmaya başlar ve daha sonra akkor hale gelir ve yeteri kadar yüksek sıcaklıklarda cisim bir ampulün sıcak tungsten filamanının parıldaması gibi beyaz renkte görülür.(112)

Siyah cisimler, genel olarak ~480–530 0C ısıtıldıklarında kızarmaya başlarlar, ~700–900 0C’de akkor hale gelirler, ~930–1230 0C’de sarı, ~1150–1530 0C’de beyaz, ~1630 0C’de ise parlak ve göz kamaştırıcı beyaz bir renkte görülürler.(113) Aynı şekilde bir demir parçası da birkaç yüz derece ısıtılırsa rengi kızarmaya başlar, 1000 0C’de akkor hale gelir, daha fazla ısıtılması durumunda ise turuncu, sarı ve nihayet beyaz renkte görülür. Daha yüksek ısılarda ise demir erimeye başlar.(73-75)

Daha önce de belirtildiği gibi, Zülkarneyn Seddi’nin inşasında demir iskelet üzerine eritilerek dökülebilecek en uygun madde demir veya bakırdır. Fakat demir-demir kombinasyonuyla ilgili çok fazla bilimsel veri veya bilgiye ulaşılamadığı için, konu daha ziyade demir-bakır ikilisi üzerinde yoğunlaşmış ve yapılan değerlendirmeler sonucunda Zülkarneyn Seddi’nin, demir çekirdeği ve bakır sıvasıyla muazzam büyüklükte bir elektromıknatıs olabileceği düşünülmüştür. Evet, Zülkarneyn Seddi’nde ki demir iskelet eğer ısıtıldıktan sonra soğuyarak kalıcı mıknatıs özelliği kazanmışsa, yani bu yapı daha sonra soğumuşsa, bu durumda bu set gerçekten muazzam büyüklükte güçlü bir elektromıknatısa benzetilebilir. Fakat ya bu set hala aynı şekilde muhafaza ediliyorsa, yani set inşa edilirken kor haline getirilen demir hala kor, üzerine eritilerek dökülen madde ise hala eriyik halde ise, o zaman ne olur?

Bu soru karşısında, sadece fizik kuralları değil, bütün bilim ve bilim adamları kıyama kalkarak önce “günümüz teknolojisiyle dahi böyle bir mimari eserin değil yapımı, hayal edilmesi bile imkânsızdır” ederler. Fakat sonra mütevazı bir şekilde inzivaya çekilerek, O Yüce Yaratıcının (cc) O Muhteşem Kudreti karşısında ki acizliklerini tekrar hissedip ve O’nun (cc) Yüceliğini tasdik ederek binlerce şükür ile secdeye kapanırlar.

Evet, Zülkarneyn Seddi inşa edilirken kor haline getirilen demir hala kor halindeyse, o zaman söz konusu demir temel veya çekirdeğin manyetik özelliklerinden bahsedilmesi mümkün değildir. Çünkü demir ferromanyetik bir maddedir ve diğer ferromanyetik maddeler gibi, setin inşasında kullanılan demirin de manyetik özellik göstermesi mümkün değildir.(114) Dolaysıyla bu kadar yüksek bir ısıda demirin manyetik özelliklerden ziyade, siyah cisim ışıması veya termal radyasyondan bahsedilebilir.

Diğer taraftan, çok iyi bir elektrik iletkeni olan bakırın, sıcaklığın artmasıyla birlikte iletkenliğinin azaldığı,(60,78) eritildiğinde ise yoğunluk, viskozite, absorbsiyon, elektrik direnci gibi fiziksel özelliklerinde ani değişiklikler meydana geldiği bilinmesine rağmen (114) eriyik bakırın, böyle bir sistemde nasıl bir etki oluşturabileceği konusunda şu anda bir şey söylemek pek mümkün görülmüyor.

Görüldüğü gibi, Zülkarneyn Seddi’nin tanımlanması veya bulunması amacıyla çıkılan bu yolda, tarih, coğrafya, mühendislik gibi birçok bilim dalından sonra, Curie ısısı, elektromanyetizma, kalıcı manyetizma gibi modern fiziğin en önemli dönüm noktaları tek tek geçilerek, modern fiziğin miladı, Kuantum fiziğinin doğuşu ve fizikte bir devrim olarak kabul edilen, fakat Zülkarneyn Seddi için sadece bir geçit noktası olan siyah cisim ışımasına (108,115) kadar gelinmiştir. Fakat yüzlerce ödüle layık görülen ve medeniyetlerin seyrini değiştiren bu keşifler dahi maalesef Zülkarneyn Seddi’nin izahı için yeterli olmamıştır.

Zülkarneyn Seddi o kadar muazzam ve mucizevî bir set ki, izahı için fizik kuralları işleyecek fakat bir yerde tıkanacak veya yetersiz kalacak ve hatta bütün kuralları alt üst edecek. Ve izah edildiği anda da bütün bilimleri ve bilim adamlarını, inançsızları ve inkârcıları dize getirerek ve “İlmin O Yüce Kaynağına” ve “Yüce Yaratıcıya” binlerce şükür ile secde ettirecek. Ve daha da önemlisi Allah (cc) adına her iş yapana”Rabbimin bana verdiği daha hayırlıdır.” (18/Kehf/95)dedirttirecek.

Evet, Zülkarneyn Seddi, hala aynı şekilde muhafaza ediliyorsa, yani set inşa edilirken kor haline getirilen demir hala kor, üzerine eritilerek dökülen madde ise hala eriyik halde ise… O zaman Zülkarneyn Seddi, eriyik demir veya bakır sıvalı kor gibi yanan demir iskeletten müteşekkil bir yapıya sahip olabilir ki, Ayet-i Kerime’lerden de bu şekilde anlaşılmasını engelleyecek bir durum söz konusu değildir.

“İki dağ arasına ulaşınca,…..” (18/Kehf/93)

“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: "Körükleyin!" dedi. Demiri bir ateş haline getirince: "Getirin bana üzerine erimiş bakır/demir dökeyim!" dedi.” (18/Kehf/96)

Bu set, iki dağ, iki set veya benzeri bir yapı veya oluşumun arasında inşa edilmiştir. Tefsirlerde, bu iki dağ veya setin, iki yüksek kara parçası, iki deniz ve hatta iki kıta olabileceği de belirtilmektedir.(4,24) Bu nedenle, Zülkarneyn Seddi:

-“İki dağ arasında yer alan eriyik bakır veya demirden oluşan metalik bir göl ve bu göl içerisinde kor gibi yanan demirden bir fırın” veya

-“İki deniz veya iki kıta arasında yer alan eriyik bakır veya demirden müteşekkil bir deniz veya okyanus ve bu deniz veya okyanus içerisinde yer alan kor halinde demirden bir dağ, bir kara parçası veya kıtadan oluşan bir yapıya benzetilebilir.”

Peki, iki dağ, iki yüksek kara parçası, iki okyanus veya iki kıta arasında bulunan bu muhteşem eser Dünya’nın neresindedir? Eğer Dünya’da bu şekilde bir yapı olsaydı bunun da şimdiye kadar keşfedilmiş olması gerekmez miydi? Tabi ki bu soruların cevaplanabilmesi veya Zülkarneyn Seddi’nin tanımlanabilmesi, izah edilebilmesi veya bulunabilmesi için yeryüzü kadar Dünya’nın yapısının da gözden geçirilmesi faydalı olacaktır.




Dünya’nın Yapısı

Dünya’nın yapısıyla ilgili bilimsel kaynaklardan derlenen bilgiler sunulmadan önce, Hz. Resulullah’dan (sav) rivayet edildiği ifade edilen şu Hadis-i Şerif’e, konuya çok farklı bir boyut ve bakış açısı kazandıracağı düşüncesiyle öncelik verilmesi yerinde bir davranış olacaktır.

Resulullah (sav) buyuruyor ki: ”.…….denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.” 11

Yerin yapısıyla ilgili yapılan binlerce ve hatta on binlerce bilimsel çalışmanın bir neticesi ve özeti mahiyetinde olan bu mübarek cümle zikir edildiği zaman, ne konuyla ilgili bir bilimsel kaynak, ne bu bilgilerin bir cüzünü dahi izah edebilecek bir bilgi, ne araç, gereç ve ne teknoloji…., fakat Obir peygamber, O bir Nebi, O Muhammedül-Emin, O İki Cihan Serveri Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa (sav), O (sav) bütün kainatın yaratıcısı ve sahibi olan Yüce Allah’ın (cc) en sevgili kulu,… Ve O (sav), sadece “ol” emriyle yaratılanı, kendisine bildirileni ve sadece bildirmekle mükellef olduğunu insanlara sunuyor ve tebliğ ediyor.

Ve bugün, yapılan araştırmalarda, Hz. Peygamber’in (sav) buyurduğu gibi ”…denizin altında ateş, ateşin altında da deniz…..”(11) hem de Dünya’nın en büyük denizinin veya okyanusunun bulunduğunu(116-123) ve yerkürenin yüzeyden merkeze doğru kabuk, manto ve çekirdek olmak üzere üç farklı katmandan oluştuğunu göstermektedir.(30,124-128)

Tabi ki bu ilahi bilgilerin daha iyi kavranabilmesi, kıymetinin anlaşılabilmesi veya bu bilgilere paha biçilebilmesi için, ilahi kelamda kemal bulan bütün bilimsel icatların, nihai şekillerini alıncaya kadar hangi tarihsel süzgeçten geçtiğinin de bilinmesi gerekir. Konuların bu şekilde analiz edilmesi, hem iman ve hem de tevekkül noktasında insanlara çok önemli katkılar sağlayacaktır. Çünkü bu ilahi bilgiler ve hakikatler 1400 yıl öncesinden bildirilmiş olmasına rağmen, bunlar, bazen yanlış inanışlar, bazen inançsızlık, bazen ön yargı ve bazen de bilinçsizliğin etkisiyle göz ardı edilmiş ve sonuçta hem bilim, hem insanlık adına ve daha da önemlisi zayi olan imanlar adına çok büyük kayıplara neden olmuştur. Ki konuyla alakalı olarak, hezeyanlarla dolu jeoloji tarihi okunduğu zaman bunun önemi daha iyi anlaşılacak (129) ve 1400 yıl önce sunulan bu ulvi bilgilerin ihmal edilmesinin nelere mal olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

“Jeoloji, bilindiği gibi yerin yapımı, bileşimi, yeryüzü ve yerkabuğunun oluşumundan bu güne kadar geçirdiği ve halende geçirmekte olduğu fiziksel, kimyasal ve biyolojik evreleri araştıran bir bilim dalıdır. Jeoloji tüm yer küresiyle değil sadece katı halde bulunan dış kısmı ile ilgilenir. Yerin içyapısıyla ilgili bilgiler ise ancak son dönem bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde genellikle jeofizik ve sismik çalışmalardan elde edilebilmektedir.”(125)




“Hacc veya umre veya Allah yolunda cihad maksatları dışında gemiye binme. Zira denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.” (Ebu Davud, Cihad 9) Hadis bilginleri bu Hadis-i Şerif’in zaafına dikkat çekmekle birlikte, fukaha’nın bu Hadis-i Şeriften bazı hükümler çıkardığını söylerler. Ayrıca “denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır” sözü Resulullah’ın (sav) mucizevî ihbarlarından biridir ve bugünkü bilimsel bilgilerle de oldukça uyumludur11




Jeofizik: Yerküre ve atmosferinin, gezegenlerin, uyduların ve güneşin fiziksel ve yapısal özelliklerini fizik ve matematik yöntemler kullanarak inceleyen bilim dalı
Sismik: Depremle ilgili
Yazır EMH. Hak Dini Kur’an Dili
Manyetizma: Mıknatıs özelliklerinin bütünü
Nükleer reaksiyon: Atom çekirdeğinde meydana gelen tepkimedir ve bu tepkimeler sonucu ortaya büyük bir enerjinin ortaya çıkması
Füzyon:Atom çekirdeklerinin birleşmesi
Nebula: Uzayda bulunan gaz bulutsularına verilen isim
Alaşım: İki veya daha fazla elementin karışımı
Kızılötesi bölge: Işık tayfında kırmızı alanın ötesindeki alanda yayılmış ısı ışınlarından oluşan, gözle görülmeyen ışınım
Viskozite: Aışkanlığa karşı gösterilen direnç
Absorbsiyon: Işınların, madde üzerinde tutularak ısıya dönüşmesi olayı
Elektrik drenci: Eektrik akımına karşı gösterilen zorluk
Kuantum fiziği: Basitçe, fiziksel olayları parçacık düzeyinde ele alan fiziğe verilen ad


Tepkiler:

0 yorum:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...