Allah insanı nasıl korur?

Zünnu-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.

Bu sudan İçmek Müslümana Haram

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı,” bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: - “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!

Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti... Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır

Kuran Sırları

Bilindiği gibi DNA terimi, canlılardaki genetik malzemenin kısaltılmış ifadesidir. Genetik biliminin başlangıç tarihi ise, Mendel isimli bilim adamının 1865 yılında hazırlamış olduğu genetik yasalarına dayanır. Bilim tarihi için bir dönüm noktası oluşturan bu tarihe, Kuran’da 18:65 numaralı Kehf Suresi’nin 65. ayetinde işaret edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Nefsin Mertebeleri

BİRİNCİ DAİRE: Nefs-i Emmare: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir. Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI

Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi.

ARAPÇA ÖĞRENİYORUM

Öncelikle Hafıza tekniği konusunda size olağan üstü bir ip ucu.Sureler kolaydan zora doğru sıralanır. Bir sayfa alınarak 3′e bölünür. Önce ilk 5 satır, daha sonra diğer satırlar 5′er 5′er ezberlenir ve sonrasında birleştirilerek tekrar yapılır.

Günahın Reçetesi

Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp

Ahir Zaman Bu Zaman Mı?

Ahir zamanın kendini hissettirdiği şu günlerde, Rabbimizin ikazlarını neden duymamazlıktan geliyoruz acaba? Nereye gidiyorsunuz? Nerede Muhammed ümmeti?

Şeytan İşi

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Artan pilav

Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız.

Olgun İmana Kavuşma

MESCİD-İ Saadet'te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah'ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu:

Gönül Örtüsü Hayâ

Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir. İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde.

KÂLU BELÂ

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

AY'IN RESÛLULLAH (S.A.V)'A SELAM VERMESİ

Ebû Kubeys dağının altında duruyorduk.Ay doğu tarafından göründü.Yükselerek yukarı çıktı. Nûru bütün âlemi doldurmaya başladı.Göğün ortasında kâmil bir dolunay haline geldi...

8 Ekim 2013 Salı

İktisat İsraf Şükür Mutlaka Oku !



“İktisat Risalesi; İktisat ve kanaate, israf ve tebzire dairdir.”
"Yiyin, için, fakat israf etmeyin." Şu ayeti kerime, iktisada kat’i emir ve israftan nehy-i sarih suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor.
Halık-i Rahim, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karışı hasaretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır. “İktisat eden maişetçe aile belasını çekmez” mealindeki hadis-i şerifi sırrıyla, iktisat eden maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez diye başlayan risalede iktisat etmenin faydaları anlatılmaktadır.
İktisadın faydaları;
1- Şükrü manevi
2- Nimetlerdeki rahmeti İlahiyeye karşı bir hürmet
3- Hem kat’i bir surette sebeb-i bereket
4-Hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat
5- Hem manevi dilencilikten kurtaracak bir sebeb-i izzet
6-Hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine kuvvetli bir sebeptir.
Dil ve midenin vücuttaki konumları: Ağızdaki dil bir kapıcıdır. Mide ise cesedin idaresi noktasında bir efendidir. Yemeklerde lezzetlerin ancak %5’i tercih edilebilir. Eğer kapıcı olan dile % 5’den fazla verilirse kapıcı olan dil, efendi benim deyip sadece lezzetli yemekleri kabul etmeye başlayacak. Vücuttaki dengeyi de bozacaktır. İktisat ise, hikmet-i İlahiyeye uygun hareket olduğu için dili kapıcı hükmünde tutup ona göre bahşiş verir.
Yemeklerdeki israfın zararları:
1-Mideyi karıştırır.
2- Hakikiyi iştihayı kaybeder.
3- Yemeklerin çeşitliliğinden gelen suni, yalancı bir iştah ile yedirir.
4- Hazımsızlığa sebep olur.
5- Hasta eder.
Günümüz Avrupasında yetişkinlerin üçte biri fazla kiloludur. ABD’de ise bu oran % 61’dir. Her iki bölgede obezite (aşırı şişmanlık durumu) oranları 1990’larda büyük bir artış gösterdi. Bu sorun doğrudan yağlı ve şekerli gıdaları ucuzlatma ve bol bulunur hale getirme politikasından kaynaklanmaktadır. Dünyada en fazla satılan 10 ilaç sınıfından toplam satışın % 18’ini oluşturan beşi; mide yanması, obezite, kalp hastalıkları ilaçlarıdır. ABD’de 1990’ların sonunda obeziteyle ilgili sağlık harcamaları, toplamın % 12’sini oluşturmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi, yalnızca yazdıklarıyla değil kendi hayatında da fiilen iktisadı tavsiye etmiş ve göstermiştir. Bunu eserlerinde de dile getirmiştir: Evet iktisat kat’i bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’i deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki: İktisat vasıtasıyla bazan bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hatta dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekatlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim, Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim. Mükerrer ve musırrane tekliflerini reddettim. Cay-ı dikkattır ki, iki sene sonra bana zekatlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillahilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kafi geldi. Benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hacete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nastan istiğna” mesleğimi bozmadı.6
Az yemekle iktifa etmesi: “neyle yaşıyorsun?” sorularına karşılık, yemeğindeki bereket ve ikram-i İlahiyi, iktisat prensibini ve az yemekle iktifa etiğini bilmecburiye anlatmıştır. Bediüzzaman’ın talebeleri de bu durumu teyid etmektedirler. Üstadımız çok az yerdi, yediği zamanda beş saat geçmeyince tekrar yemek yemezdi. “Üstadın yemekleri çok sade idi. Ekseri yemekleri şehriye çorbası, pirinç çorbası, sulu yemekler, yoğurt ve yumurta idi. Üstadımız onbeş günde bir et yerdi.”7
Midenin üç hakkı var: Talebelerinden Molla Hamid anlatıyor “Annem yetmiş yaşlarındaydı. Yemeğimizi o pişirirdi. Üstad bir gün bulgurları eve götürmemi istedi. Sabahları çay, peynir, akşamları ise bulgurlu ise bulgurlu çorba ve pilav yaptırarak günlerimizi geçiriyorduk. Annemin yaptığı çorba ve pilavları alıp getiriyordum. Üsdad yemek yerken herkesin ekmeğini ayırır, taksim ederdi. Ekmek bana az geliyordu. Sofradan altı talebe bir de Üstad yedi kişi oluyorduk. Bazan misafirimiz de gelirdi. Üstad bana şefkat ettiğinden cesaret alarak, ekmeğin az olduğunu söyledim. Evde çok buğday olduğunu, getirip bol bol yiyebileceğimizi ifade ettim. Üstad tebessüm ederek: Kardeşim ben azlığı için, olmadığı için böyle yapmıyorum. Siz midenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin üç hakkı üç hissesi vardır. Sadece birisi yemek içindir. Eğer böyle yapmaz da ölçüsüz doldurursanız, beş davarlık bir ahıra, on beş davar doldurmaya benzer.”8
Elbiseleri: “Şu üstümdeki sakoyu yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise çamaşır, papuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlahiye bana kafi geldi.”9
Dünyalık adına çok az bir şeyle iktifa etmesi: Muhtelif zamanlarda kendisini ziyaret edenler tarafından anlatılanlara bakıldığında çok sade bir hayat yaşadığını anlıyoruz. Talebeleri şunları anlatmaktadırlar: “Bediüzzaman Said Nursi’nin odasında ince bir yer yatağı, ince bir yorgan, bir cep saati, ibrik, çay takımı vardı. Başkada göze çarpan dünyalık bir şey görmedim.”
“Yerde bir hasır vardı. Bütün evindeki eşyalar, o günkü para ile yüz lira değerinden az ederdi. Bir de demirden soba vardı.”
“Bildim ve gördüğüm kadarıyla, Bediüzzaman’ın siyah kaput bezinden bir cübbesi, mestsiz bir gıslavet lastiği, omuzunda bir seccadesi ve elinde bir ibriği vardı. Dünya malı bu, gittiği yerlere de bunları taşırdı.”10
İnsanı ve insanlığı zor durumda bırakan, onu muhtaç hale düşüren israfın da çeşitleri vardır. Bunları şöyle gösterebiliriz:
a) Yeme-içmede israf: Yüce dinimiz, ihtiyacımız olan gıdayı azaltıp iş gücümüzü kaybetmeyi tasvip etmediği gibi, gereğinden fazla yiyip içmeyi de yasaklamıştır. Peygamberimiz de (s.a.v.) “ Ademoğlu, karnından daha şerli bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak Birkaç lokma yeter. Yemek yediği zaman, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya ayırsın”diye buyurmaktadır.
b) Hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeği israfı: Türkiye’de üretilen günlük 120 milyon ekmeğin yaklaşık 12 milyonu israf edilmektedir. Bunun ekonomiye günlük zararı 2.6 milyon liradır. Türkiye’de her yıl yaklaşık 44 milyar adet ekmek üretiliyor. Bu ekmeklerin yüzde 16’sı evlerde olmak üzere yaklaşık 40 milyar adedi tüketiliyor. 4 milyar adedi israf ediliyor.11 Bu durum ekonomik açıdan da büyük kayıplara yol açmaktadır. Bir İslam ülkesinde sadece ekmekte bu kadar israfa düşülmesi meselenin bir başka boyutunu oluşturuyor.
c) Su da yapılan israf: Kur’an-ı Kerimde 63 yerde kendisinden bahsedilen ve “Canlı her şeyin ondan yaratıldığı bildirilen12 “Şerait-i hayat” ve “umumi nimetlerden olan suyun” da iktisatlı kullanılması gerekmektedir. Dünyada her yıl, en az 5 milyon kişinin sağlıksız içme suyu yüzününden öldüğü ve dünyada milyonlarca kişinin ciddi su sıkıntısıyla karşı karşıya olduğu, hatta kimi Afrika ülkelerinde su yerine hayvan idrarlarının içildiği, su savaşlarının kapıda olduğu göz önüne alındığında Peygamberimizin (s.a.v.) su konusundaki iktisatlı davranışı ve tavsiyeleri daha iyi anlaşılmaktadır. Hadislerde abdest alırken dahi gereğinden fazla su kullanılması mekruh sayılmıştır. Konu ile ilgili nakledilen bir hadis şöyledir: “Sa’d abdest alırken Hz. Peygamber (s.a.v) çıka geldi. Onun çok su kullanarak abdest aldığını görünce: “Bu israf da ne? diye müdahale etti. Sa’d’ın: “Abdeste israf olur mu?” diye sorması üzerine Resulullah (s.a.v) şu açıklamayı yaptı: ”Evet, akmakta olan bir nehir kenarında olsanız da” diye buyurdu.13
d) Enerjide yapılan israf: Enerjide çok ciddi israf içerisindeyiz. Evlerde, resmi dairelerde hatta ibadet yerlerinde dahi enerji israf edilmektedir. Türkiye’de tüketilen enerjinin % 30’luk bölümü israf edilmektedir. Enerji tüketimindeki % 25 lik tasarruf potansiyeli 11.500.000 ton petrole karşılık gelmektedir. Enerjinin iktisatlı kullanılması konusunda Said Nursi’nin bu konuda da hepimize örnek bir davranışı vardır: Bir talebesinin mangala gereğinden fazla kömür koyduğunu gördüğünde fazla kömürleri mangaldan çıkarttırmıştır. Bugünkü dünya krizine baktığımızda da mangaldan kömür çıkarma zamanı gelmiştir diyebiliriz. Hiç bitmeyecek sanılan enerji kaynakları bu günlerde kimi devletleri karşı karşıya getirmektedir. Enerji artık büyük bir silah olarak kullanılıyor. Devletler birbirlerine karşı gaz vanalarını sıkıyor. Batı medeniyetinin anlayışında sanki her şey “aşırı tüketim” üzerine kurulmuş gibi. Alış veriş, aşırı tüketim sanki bir ibadet haline getirilmiştir. Bu da her alanda dünyanın sonunu yaklaştırıyor.
e) Kaynakların israfı: Kaynaklar denildiğinde, genel anlamıyla bir ülkenin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlikleri akla gelmektedir. Denizler, akarsular, ormanlar ve tarıma elverişli araziler, kara ve deniz hayvanları. Çağımızda her alanda kaynak israfının göz ardı edilemeyecek boyuta ulaştığı bir gerçektir. Yüce Allah, kainattaki her bir şeyi insanın hizmetine sunmuştur. Yaratılan her şey denge temeline oturtulmuştur. “Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu, sakın dengeyi bozmayın”14 anlamındaki ayet bu gerçeği dile getirmektedir. Bu dengenin bozulması, insanlık alemi için zor günlerin başlangıcının habercisidir.
Ekolojik Denge
Aşırı israf ve tüketimin ekolojik dengeyi de bozduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Ekolojik dengenin önemli unsurlarından olan hayvanlar ve bitkiler, ekosistemin devamında önemli rol oynamaktadırlar. Fakat günümüzde gerek hayvan türleri gerekse bitki türleri ciddi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Bu iki unsurda insan hayatıyla çok bağlantılı oldukları için Kur’an-ı Kerimde bir çok yerde bahis konusu olmuşlardır; hatta bazı surelere adları dahi verilmiştir. Bakara (inek), Nahl (arı), Ankebut (örümcek), Neml (karınca) ve Tin (incir) Suresi gibi. Kur’an’ın hayvanlara verdiği öneme paralel olarak Bediüzzaman Said Nursi de hayvanlara çok önem vermiş ve eserlerinde birçok hayvan türünden bahsetmiştir. Aynı şekilde eserlerinde 214 yerde ağaçlardan bahsetmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, kainattaki bütün mahlukatı ibadette, kendisine arkadaş ve dost olarak görmesi çok önemli bir bakış açısıdır. Mahlukat böyle algılanırsa, hangi insan tabiatı tahrip edebilir? Ayrıca bu dostluktan dolayıdır ki, onlara yapılan her türlü tahrip ve hakareti engellemiştir. Onun bu düşüncesi, eşeğe eşek denilmesini bile hakaret kabul ediyor. Onlara işlek denmesini istiyor. “Evet bu bahr-i müsebbih olan şu semavatın kelimat-ı tesbihiyesi, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-i müsebbih ve hamid olan şu zeminin dahi elfaz-ı tahmidiyesi, hayvanlar ve nebatlar ve ağaçlardır” diyen Said Nursi’nin ağaçlarla olan dostluğu çok manidardır. Her daim onlarla beraber olmuştur. Çam Dağı, Erek Dağı, Yuşa tepesi... onun tefekkür yerleridir. Said Nursi’nin ağaçlara bakışı manidardır: “Arzdaki nebatat ve hayvanat, efrad-ı aile ile erzak vesaire gibi levazımat-ı beytiye hükmündedir. Her bir ağaç birer mektub-u Rabbanidir.” “Güya çiçek açmış her bir ağaç gibi, o ağaç dahi, nakkaşının metinlerini teganni eden manzum bir kasidedir.” “Bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleriyle seni bedahat derecesinde tanıttırıyor ve tanıyorlar.” “Bir ağaç bir kelimedir.” “Her biri ayet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan…” “ Madem ağaçlar birer cesed oldu, bütün yapraklar dahi diller oldu, demek her biri, binler dilleri ile havanın dokunmasında “hu, hu” zikrini tekrar ediyorlar.” “Bir ağaç bir kainat hükmünde.”, “Bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sayfası vardır. Bir meyve bir harf, bir çekirdek, bir noktadır. “Bazan bir ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi yazan…” “Şu ağaçlar raksa gelmiş cezbe istiyorlar…” “Kudret-i Fatıranın büyük mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları…” “Ya güya çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki, o kaside Fatır-ı Zülcelalin medayih-i bahiresini inşad edip şairane lisan-ı hal ile söylüyor.” “Ve umum eşcar ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından…” “Mesela o Rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebatları cennet hurileri gibi giydirip süslendirip ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp haydi alınız yiyiniz dediği…” gibi ifadelere Risale-i Nurların muhtelif yerlerinde sıkça rastlamak mümkündür.15 Onun düşüncesinde ağaçlar odun olmaktan çıkarak farklı bir mertebeye ulaşmakta, Cenab-ı Hakkı tesbih eden ve bu yolda insanlara yol gösteren varlıklar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Ondandır ki, bir talebesine şunları söylüyor. “Ehl-i hükümet gelerek; eğer razı olursan şu ağacın bir dalını keseceğiz. Sana da on bin altın vereceğiz deseler, vallahi razı olmam”16demiştir.
Bediüzzaman Said Nursi’nin hayvanlarla ilişkileri ve onlara olan şefkati de şayan-ı dikkattir. Said Nursi’nin karıncaya ekmek verecek kadar şefkati hiçbir hayvanseverde yoktur. O, hayvanlara hitap ederken dahi hususi itina göstermiştir. Mesela, “Üstadımız Barla’da fazla merkep kullanıldığı için, bunlara eşek demeyin, hayvana hakaret oluyor. İşlek deyin, çünkü bunlar çok çalışkan hayvanlardır.”17 derdi. Sinekleri öldürme noktasında da Bediüzzaman son derece şaşırtıcıdır. “Latif Nükteler” isimli eserinde başından geçen bir olayı şöyle anlatmaktadır: “Güz mevsiminde sineklerin terhisat zamanına yakın bir vakitte, hodgam insanlar, cüz’i tacizleri için sinekleri itlaf istemek üzere hapishanede odamızda bir ilaç istimal ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilahare, o insanların inadına sinekler daha ziyade çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüştü’ye dedim, ‘Bu küçük kuşlara ilişme; başka yere ser.’18 Sinekleri değil öldürmek, yerlerinden uçurularak rahatsız edilmelerini dahi istemeyen bir hayvan sevgisine sahip olan Said Nursi, “ Fatır-ı Hakim, o küçücük kaderi mektupları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş”19 diyerek onlara hangi gözle baktığını ortaya koyuyor. Bediüzzaman’ın talebeleri de: “Bağlarda bol miktarda yaban elmalarına rastlamaktaydık. Biz bu elmalardan koparıp yemek istediğimiz zaman Üstad mani olurdu. “Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı, Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler, yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lazımdır” derdi. Yine Erek dağında hayvan kestiğimiz zaman, hayvanın işkembe, ciğer ve bağırsak gibi organlarını bırakmamızı, hayvanların yiyeceklerini söylerdi.”20Sözleriyle onun bu noktadaki örnek yaklaşımını dile getirirler.
Başka bir örnekte; talebelerinden Molla Hamid Ekinci, kendisine dağda bir kertenkele öldürdüğünü söylediğinde onu şöyle sorguya çektiği anlatılır: “Evini harap etmişsin.” Ben de, “Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler” dedim. Bu defa Üstad: “Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız? O hayvan sana taarruz etti mi" “Hayır” “Elinden bir şeyini aldı mı? “Hayır”. “O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun? “Hayır” “Senin mülkünde, arazinde mi geziyordu? “Hayır” “Sen mi yarattın”. “Hayır” “Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, fıtri vazifelerini biliyor musun? Bu hayvanı yaratan Halık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür.21
Başka bir örnek: “Bayırın yamacında Üstadın istediği odayı yapıyorduk. Kazarken karınca yuvası çıktı. Üstad karınca yuvasını gördü. Orayı kazmamızı istemedi. Sebebini sorduğumuzda, bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu?” diye cevap verdi. “Bu hayvanların yuvasını dağıtmayın, başka yeri kazın” diye emretti. Biz başka tarafı kazmaya başladık. Oradan da karınca yuvası çıktı. Böylece üç yer değiştirdik.”22
Her şeyin İlahi dengeyi sağladığını, Cenab-ı Hakk’ın “Şüphesiz, biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” buyruğunun kainattaki her varlığın korunmasını gerektirdiğini bilen Said Nursi aynı zamanda varlıkları Esma-i Hüsna’nın birer tecellisi olarak görmekte ve bu varlıklara hakettiği değeri vermektedir.
Sonuç
İnsanlık bütün davranışlarını fıtri çizgiye çekmek zorundadır. Said Nursi’nin “Yılanın yuvası” diye adlandırdığı gelir dağılımındaki dengesizliğin dünya genelinde düzeltilmesi, daha adil ve dengeli bir bölüşümün sağlanılması sulh-u umumi için ön şarttır. Ayrıca, insanlık kendi hizmetine sunulan bütün nimetlere bakış açısını değiştirmelidir. Bize verilen nimetler, her yönüyle tabiat; Allah’ın kendisine verdiği bir emanettir. İnsanlığın bu anlayışla insan dışındaki varlıklara da hak ettiği değeri vermesi gerekiyor. İnsanlığın huzuru için, gayri zaruri ihtiyaçlarından feragat edip hazlara karşı kendisini frenlemesi gerekir. İnsanlığın bir çok noktada kendisini frenlemeyi, aşırı israftan ve tüketimden kaçınmayı öğrenmesi de muhtemel krizlerden de kendisini koruyacaktır.
Öz
Günümüz dünyasının acilen çözülmeyi bekleyen en büyük problemlerinden biri olan çevre kirliliği ve tabii dengenin bozulmasının ana sebeplerinden birisi hiç şüphesiz ki israftır. İsraf, sosyal hayatın her alanında yok edici bir hastalık olarak insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. İnsanlık bütün davranışlarını fıtri çizgiye çekmek zorundadır. Bize verilen her şey emanettir. İnsanlığın bu anlayışla insan dışındaki varlıklara da hak ettiği değeri vermesi gerekiyor. İnsanlığın huzuru için, gayri zaruri ihtiyaçlarından feragat edip hazlara karşı kendisini frenlemesi gerekir. İnsanlığın birçok noktada kendisini frenlemeyi, aşırı israftan ve tüketimden kaçınmayı öğrenmesi de muhtemel krizlerden de kendisini koruyacaktır.
Cevat ÇAKIR(köprü dergisi)



On Dokuzuncu Lem’a
İktisat Risalesi
İktisat ve kanaate, israf ve tebzîrdairdir.
   كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا 1
ŞU ÂYET-İ KERİME, iktisada kat’î emir ve israftan nehy-i sarih suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu meselede Yedi Nükte var.
BİRİNCİ NÜKTE
Hâlık-ı Rahîmnev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor.2 İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli birihtiramdır.
Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı birhürmet, hem kat’î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimetiçindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan,vahîm neticeleri vardır.
İKİNCİ NÜKTE
Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, âsâb ve damarları

telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa “Yasaktır” der, dışarı atar. Bazan da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.
İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev’inden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.
İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler. Belki, bazan kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadarmânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.
Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. “Hâkim benim” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. “Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün” dedirmeye mecbur edecek.
İşte, iktisat ve kanaathikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü‑ü et’imeden gelen sun’î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Sabık İkinci Nüktede, “Kuvve-i zâika kapıcıdır” dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhenterakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

İşte, Hazret-i Gavs’ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakitleziz şeyleri yiyebilir.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki 1لاَ يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَhadis-i şerifi sırrıyla, “iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.”
Evet, iktisat kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, had ve hesaba gelmez.2 Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:
İktisat vasıtasıyla bazan bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel3 benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrânetekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğnâ” mesleğini bozmadı.
Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâtmedar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet,namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhusbir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.

kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurundakemâl-i lezzetle fazla yenilmez.
İktisatsebeb-i izzet ve kemal olduğuna delâlet eden bir vakıa:
Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâîmühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:
Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın.”
muktesit ihtiyar demiş ki: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım;Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.”
Sonra Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: “Sen kendinden daha civanmertaziz kimi bulmuşsun?”
Demiş: “İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm.”1
BEŞİNCİ NÜKTE
Cenâb-ı Hakkemâl-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya, yani fakire, padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.
Câ-yı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisatçıları hısset ileittiham ediyorlar. Hâşâİktisatizzet ve cömertliktir. Hısset ve zilletehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin içyüzüdür. Bu hakikatteyid eden, bu risalenintelifi senesinde Isparta’da hücremde cereyan eden bir vakıa var. Şöyle ki:

Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şâbân-ı Şerif ve Ramazan’da o baldan iktisatla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, “Alınız” dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat, her ne ise, birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan, bir cihette ulvî bir hasletle iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçukokka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: “Sizi otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun!” dedim. Fakat ben, kendi o bir okka balımıiktisatla sarf ettim. Bütün Şâban ve Ramazan’da hem ben yedim, hem, lillâhilhamd, o kardeşlerimin herbirisine iftar vaktinde birer kaşıkHAŞİYE-1 verip, mühim sevaba medaroldu.
Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telâkki etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmertlik telâkki edebilirler. Fakat, hakikatnoktasında, o zâhirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmeseydi, bir dilencilik ve gayrın eline tamahkârâne ve muntazırâne bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir hâleti netice verirdi.
ALTINCI NÜKTE
İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellüldenmânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakar, nasıl ki kötühasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattakinizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise,1 sefillik ve bahillik


11 Eylül 2013 Çarşamba

Rabbize arzuhalimizi Yazıyoruz

  
            Selamun aleyküm Rabbim.Sen her şeyden evvel övülmeye layık biricik Rabbimizsin.Sen bizim yaratıcımız bizi yoktan var edensin.Karanlıklar içinde bir hiç iken değer verip bizi dünya da Halk eden Mevlamızsın.Rabbim sana yeterince kulluk yapamamanın sıkıntısı içindeyim.Rabbim beni affet bana acı bana merhamet et.Rabbim sana layık kul olamadım sana en içten ve canı gönülden yalvarıyorum beni affet ve bana Rahmet et bana verdiğin değeri ben ben anlayamadım ben senden çoğu zaman gafil kaldım çoğu zaman senin gördüğünü bildiğim halde utanmadan ve hayasızca günah işlemeye devam ettim.

          Sen benim mabudumsun senden başka İlah tanımadım içimden geçenleri bir tek sen bilirsin .İşlediğim günahlarımı affet günahlarımı sen ört .Keşke demeden önce affedilenden olmamı sağla.Biliyorum senin rahmetin sonsuz.Bana herşeyi veren sensin alacakta sensin evim arabam en değerli eşyalarım çocuklarım hep senindir.Soranlara hep benimdir diyordum ama yanılmışım Rabbim onlar hepsi senin mülkün.Senin mülkünde ve senin verdiğin rızıklarla günah işledim beni affet beni affet beni affet .Bu satırları sana yazarken biliyorum ki bu güzel düşüncelerin aklıma gelmesini sen istedin sen arzu ettin.İyilik hep sendendir kötülük kendi nefsimdendir.Rabbim biz nefsimize zulmettik.Rabbim sensin bana kıymet veren sensin bütün isteklerime cevap veren.İstediğimde hayırlı sebepleri etrafımda semah yaptıran sensin.Senin bildirdiğinin dışında ben hiç birşey bilmem.Bana dünyada ve ahirette iyilik ve güzellikler ihsan eyle anneme babama çocuklarıma akrabalarıma bütün inanlara merhamet et.Rabbim dünyanın değişik yerlerinde müslüman kardeşlerimiz zulüm altında.Onlara yardım etmek gerekirken ben nefsime uyup rahat rahat uyuyorum bu kusurumu bağışla bana müslümanların acılarına ortak olmamı ve onların ahirette şikayetçi olmaması için bana yardım et. Bizlere acı düşmanlarımıza karşı bizleri muzaffer eyle.Ecdadımızın mirası Sana ve peygamberine sahip çıkan kullarından eyle.Rabbim sen sen herşeyi görüyorsun senden bir an bile gafil olmayan kullarından eyle.
       Senin dostluğunu kazanmayı nasip eyle.Yalan söylemeyi giybet etmeyi haram yemeyi harama bakmayı gizli açık işlediğim günahları benim üzerimden al. Rabbim.Rabbim senin huzuruna varacağım senin karşında duracağım o gün mutlak olacak senin yüzüne bakacak yüzüm olsun bana acı Rabbim günahlarımdan beni arındır bana dünyadayken senin şeriatına uyan ve senden gafil olmayan bir kul olmamı sağla kurduğum bu cümlelerdeki hatalarımı mazur gör Rabbim.Rabbim arzum seninle olabilmek üç günlük dünya hayatı bizi oyaladı bizi senden alıkoydu sana yeterince değer veremedim.Seni yeterince tanıyamadım.Sana yeterince tefekkür edemedim.Rabbim kalan hayatımda , kalbimin derinliklerinde ki sana karşı olan muhabbetimi arttır.Kalbimi senin nurunla doldur senden başka hiç bir şeyi ama hiç bir şeyi doldurma dünya sevgisini içimden sök at.Yanlız sana yönelt. Rabbim İsteğim ve arzum sensin.Amacım sensin .Dönüş sanadır.Çaresiz kaldığımda da sen yanımdaydın sevimcimde de yanımdaydın senden vefalı kimseyi bulamadım.Senden iyi arkadaş bulamadım senden baska iyi dost bulamadım senden başka içimi dökecek vefakar sevgili bulamadım.Beni benden daha iyi bilensin sen.Sen bana şekil verensin bana kıymet verensin Ben sana layık kul olamadım.Ben senden razıyım.
      Mülkünde utanmadan sıkılmadan edepsizce haya etmeden günah işledim.Sen yine bana yine acıdın günahlarımı itiraf ediyorum.Biliyorum ki gideceğim başka kapı yok .Senin kapına secde ediyorum bana acı bana acı bana acı Rabbim Mabudum Mevlam.Rahim olan Allahım sensin günahları affeden sensin kullarına acıyan sensin güzel duyguları veren iyi kötüyle çarpan onlara mana kazandıran sensin soğukla sıcağı yaratan onları bilmemizi sağlayan herşeyi çiftiyle Hikmetli Yaratan.Senden başka İlah olmadığını tastik eden.
       Bütün atom ve atom altı parçacıklarını nasıl bir araya getirdiğini ve tekrar dağıtıp bir araya getireceğine iman ettim.Kendimize alıştırdığımız elektronik parçacıklara istediğimizi yaptırıyoruz o atomlar senin erin senin istediğinde onlar hareket ediyor günü geldiğinde de onları bir araya getirip içtima alacak ip gibi sıraya düzecek sensin.Senin ölüleri nasıl dirilteceğine Hz.İbrahime verdiğin cevapta kendine alıştırdığın kuşları dağıt sonra sana çağır sana geri gelecektir Dediğinde Ölüleri nasıl dirilteceğini şimdi daha iyi anlıyorum. Senin ilmini herşeyde gördüm ve gördürttün.Sen bize kendini esmanla gizledin.Esmanı herşeyde görüpte görmemezlikten gelenlere yazıklar olsun .Kimi zaman sana çok kavuşmayı çok arzuladım.Yüzüm yok senin huzuruna varmaya. Çünkü kimi zamanda gafil olduğum günler oldu ona acırım.Senin huzurunda durmaya yüzüm yok gidecek bir yerimde yok çaresizim.Sabi bir bebeğin ağladığı gibi , senin dinini yaşayarak yaşlanmış mümin bir kulunun senin Rahmetini cezbettiği gibi sana yalvarıyorum.Bizler senin Varlığına muhtacız.Rabbimiz senin haz aldığın (bizim tabirinde aciz olduğumuz) , bizim yaptığımız ibadetleri senin istediğin gibi yapmaya bizleri muaffak kıl.Amin Amin Amin ...

20 Ağustos 2013 Salı

Rabbimizi Nasıl Bilmeliyiz?


Ayetlerle Rabbimizi Tanıyalım
Kırmızı vurgu rengi olarak ekliyorum Rabbimizi tanımak için ip ucu içeriyor.


Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, "Allah örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?" derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, bir çoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.
Bakara 26

Tefsiri: Şüphesiz sivrisinek gibi küçük bir varlığı misal olarak vermekten Allah'ın muradı, yaratma kaabiliyetini insanların anlamalarına sunmaktır.Hiç kimse bir sivrisineği bile yaratamaz, yaratan sadece Allah'tır. Yaratma fiili O'na aittir. İnsanın kendisi de dahil olmak üzere, herşey Allah'ın mucizesidir. Allahû Tealâ dilediği zaman cansızı canlı yapar. Allah bir sivrisineği değil, gözle görülmeyen tek hücreli ökaryot bir canlıyı dahi örnek verebilir. Sivrisinekte saklı olan mucize ne ise ökaryot saklı olan mucize de odur.Çünkü bu canlılardaki sistemler öylesine insan aklının üzerinde ve detaylı yaratılmıştır ki, bugünkü makine ve elektronik teknolojisiyle bile bu şekilde çalışan sistemlere ulaşılamamaktadır. Bu da hayat mucizesidir, Allah'dan başka hiç kimsenin bilmediği gizli sır mucizesidir. Üstelik bu tür örneklerde önemli olan şey, verilen örneğin hacmi ya da şekli değildir. Örnekler birer aydınlatma ve anlatılan konuyu gözönüne serme aracıdırlar. Bu örneklerin ne utanılacak ve ne de sözkonusu etmekten utanç duyulacak bir tarafı yoktur. Rabbim kainatın sultanı olmasına rağmen yarattığı en küçük şeyi örnek göstermesi her şeyi hakkıyla bilip onların yaratılışını en ince ayrıntıya kadar yaratarak sanatını gösterdiği ve herşeye hakim ve haberdar olduğunu ve onun emri dışında bir yaprak bile düşmediğini ifade etmektedir.Her şeye hakim bir kudretin varlığına da işaret edilmektedir.Üstelik Rabbimizin bu ayette en büyük edep ve haya sahibi olduğunu anlamak tayız. Rabbimiz Yarattığı daha büyük şeyler varken en küçüğünü örnek vermesi açık sözlü,tenezzül (insanların anlayabileceği şekilde konuşması)(tevazü yerine kullanıyoruz ) buyurması,gayet nazik,mütevazi,gönülleri bağlayan ,muhatabında hürmet hissi uyandırması,fakat verdiği örnekle de insanlara üstünlüğünü gösteren en büyük hüküm ve hikmet sahibi olmasıdır. Her işinin ardında mutlaka bir hikmet bulunan yüce Allah bu örnekler aracılığı ile kalpleri deneyden geçirmek, vicdanları imtihan etmek istemektedir. Cenab-ı Allah'ın verdiği sivrisinek örneğini incelediğimizde de Allah'ın ne büyük bir güce sahip olduğunu, sonsuz akla sahip, Kendisinden başka bir ilah olmayan, Tek İlah olduğunu anlayabiliriz. Sivrisinekler kanatlarını saniyede 500 defa çırparlar. Yani Allah sivrisineklerin kanatlarında muazzam bir motor sistemi yaratmıştır. Müşrikler ise çok yüzeysel düşünerek “Küçük basit bir canlı” derler. Kendileri saniyede 2-3 kez bile kollarını çırpamaz, buna rağmen sivrisinekteki bu olağanüstü iman hakikatini göremezler. Bir sivrisineğin deriyi delmek için kullandığı bıçak sistemi, bugünkü teknoloji ile yapılamamaktadır. Sivrisineğin ağzındaki bıçaklar eskimez ve paslanmaz. Bıçakların hareket sistemi ise en üst düzey mekanik sistemlerden daha üstün bir teknolojiye sahip ve daha az enerji ile çalışan bir yapıdadır. Fakat müşrikler ve dinsizler bu olaya ya "tesadüf eseri olmuş" ya da "bunda ne var ki" şeklinde sığ ve yüzeysel bir mantıkla bakarlar. Bir sivrisinek insanın ve hatta makinelerin bile yapamayacağı o kadar çok şeyi yapabilir ki bunu görenlerin bu böceğe hayran olmamaları mümkün değildir. Esas hayran olunması gereken ise bütün bunları yaratan Allah'tır. Fakat müşrikler ve dinsizler bunları asla düşünemezler. Kuran'ın bu kadar derin bir Kitap olmasına ihtimal veremezler. 1400 sene önce gönderilmiş bir Kitap'ta bu bilgilerin olabileceğine akıl erdiremezler. Derler ki; “Allah bu örnekle neyi amaçlamış? Bu kitap Allah tarafından olsaydı, böyle gereksiz bir böcek örnek verilmezdi.” İşte bu ayet, bu tarz mantıklara sahip birçok kişiyi saptırır. Onlara Kuran'ın Hak Kitap olmadığını düşündürür. Elbette ki bu da Allah'ın imtihan ortamında yarattığı ayrı bir sanatıdır. Bununla birlikte bu ayet derin düşünebilen birçok kişiyi de hidayete erdirir. Allah'ın küçücük bir sivrisineği bile ne muhteşem detaylarla yarattığını, nasıl üstün tasarımlar ile ne büyük bir sanatçılık ile var ettiğini düşünürler. Diğer canlıları da incelemeye başlarlar. En sonunda da “Allah'ım seni tenzih ederiz. Sen bizim Rabbimizsin. Bizi salihlerin arasına kat” derler. Unutulmaması gereken bir nokta ise şudur ki Allah'ın saptırdığı kişiler sadece, gerçek insan olarak yaratılmayan ama imtihan ortamını oluşturmak için insan görünümlü olan yaratılan ölü varlıklardır. Onlar zaten cehennem için yaratılmış, insandan farklı, gözü-kulağı-kalbi-aklı mühürlenmiş yani gerçek insan olarak yaratılmamış fasık (hakka-hakikate kapalı, sürekli günah işleyen) varlıklardır. Meleklerin de sonradan anladığı bu gerçeği bilmek Müslümanlar için çok önemlidir. Rabbimin En büyük haya sahibi olduğunu şu kıssada daha iyi anlarız. İsa as bir yolculukta mezarlıktan geçerken, azap meleklerinin bir mevtaya azap ettiklerini gördü. Seyahatinden dönüşte aynı kabirde, rahmet meleklerinin nurdan tabaklar ile o mü’minin yanında olduğunu görünce hayretler içinde kaldı. İki rekat namaz kılıp dua ederek işin sırrını öğrenmeyi niyaz etti. Allah (c.c) ona şöyle vahyetti; ya isa! Kulum dünyada ki isyanı sebebi ile kabir azabı çekiyordu; öldüğünde hanımı hamileydi. Çocuğu dünyaya geldi, büyüdü. Annesi onu okumaya gönderdi, hocası ‘bismillahirrahmanirrahim’ demeyi öğretti. “çocuğu yeryüzünde benim ismimi zikrederken kabirde babasına azap etmekten haya ettim ve onu bağışladım” buyurdu


O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
Bakara ﴾29﴿

Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler, Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.
Bakara ﴾30﴿

Allah Adem'e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin" dedi.
Bakara ﴾31﴿

Melekler, "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.
Bakara ﴾32﴿

Allah şöyle dedi: "Ey Adem! Onlara bunların isimlerini söyle." Adem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, "Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?" dedi.
Bakara ﴾33﴿

Derken, Adem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.
Bakara ﴾37﴿

Ey İsrailoğulları ! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.
Bakara ﴾40﴿

Elinizdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğimize (Kur'an'a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
Bakara ﴾41﴿

Sabrederek ve namaz kılarak (Allah'tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah'a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
Bakara ﴾45﴿

Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten ona döneceklerini çok iyi bilirler.
Bakara ﴾46﴿

Mûsâ kavmine dedi ki: "Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilah edinmekle kendinize yazık ettiniz. Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün (kendinizi düzeltin). Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah da onların tövbesini kabul etti. Çünkü o, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir."
Bakara ﴾54﴿

Hani, Mûsâ kavmi için su dilemişti. Biz de, "Asanı kayaya vur" demiştik, böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti. "Allah'ın rızkından yiyin, için. Yalnız, yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın" demiştik.
Bakara ﴾60﴿

Hani, (Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağını da tepenize dikmiş ve "Sakınasınız diye, size verdiğimiz Kitab'ı sıkı tutun, onun içindekileri düşünün (gafil olmayın)" demiştik.
Bakara ﴾63﴿

Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Allah'ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı herhalde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.
Bakara ﴾64﴿

Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi; hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.
Bakara ﴾74﴿

Hani, Tûr'u tepenize dikerek sizden söz almıştık, "Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın; ona kulak verin" demiştik. Onlar, "Dinledik, karşı geldik" demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki (Tevrat'a beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!
Bakara ﴾93﴿

Her kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mîkâil'e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkar edenlerin düşmanıdır.
Bakara ﴾98﴿

Eğer onlar iman edip Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi.
Bakara ﴾103﴿

Ey iman edenler! "Râinâ" (bizi gözet) demeyin, "unzurnâ" (bize bak) deyin ve dinleyin. Kafirler için acıklı bir azap vardır.
Bakara ﴾104﴿

Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah'a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Bakara ﴾105﴿

Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Bakara ﴾107﴿

Hayır, öyle değil! Kim "ihsan" derecesine yükselerek özünü Allah'a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Bakara ﴾112﴿

O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir.
Bakara ﴾117﴿

Bir zaman Rabbi İbrahim'i bir takım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: "Ben seni insanlara önder yapacağım." İbrahim de, "Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)" demişti. Bunun üzerine Rabbi, "Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz" demişti.
Bakara ﴾124﴿

Hani, biz Kâbe'yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim'den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe'yi) tertemiz tutun."
Bakara ﴾125﴿

Hani İbrahim, "Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır" demişti. Allah da, "İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!" demişti.
Bakara ﴾126﴿

Rabbi ona "Teslim ol" dediğinde "Âlemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
Bakara ﴾131﴿

İbrahim bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: "Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün" dedi.
Bakara ﴾132﴿

"Biz Allah'ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah'ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz" (deyin).
Bakara ﴾138﴿

Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
﴾148﴿

(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Ey mü'minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.
﴾150﴿
 Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
﴾152﴿
 Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.
﴾153﴿
Onlar; başlarına bir musibet gelince, "Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz" derler.
﴾156﴿
İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.
﴾157﴿
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konumunda olanlar lanet eder.
﴾159﴿
Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lanetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.
﴾160﴿

İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da ona ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah'ın olduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
﴾165﴿

Uyanlar şöyle derler: "Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık." Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.
﴾167﴿

Allah'ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır. ﴾174﴿

İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)
﴾175﴿


Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.
﴾179﴿

Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olarak- size farz kılındı.
﴾180﴿

(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.
﴾185﴿

Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler. 
﴾186﴿

Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.
﴾187﴿
Sana, hilalleri soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah'a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
﴾189﴿
(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
﴾195﴿
Hac (ayları), bilinen aylardır. Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma)dır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının.
 ﴾197)
(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife'ye) akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin.Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.
﴾198﴿
Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver" diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur.
﴾200﴿
Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru" diyenler de vardır.
﴾201﴿
İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
﴾202﴿
Sayılı günlerde Allah'ı anın (telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin.
﴾203﴿
İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah kullarına çok şefkatlidir.
﴾207﴿
İnkar edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
﴾212﴿
İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir.
﴾213﴿
Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
﴾216﴿
Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
﴾216﴿
Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever."
﴾222﴿
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin. Allah'a karşı gelmekten sakının ve her hâlde onun huzuruna varacağınızı bilin. (Ey Muhammed!) Mü'minler'i müjdele.
﴾223﴿
 İyilik etmemek, takvaya sarılmamak, insanlar arasını ıslah etmemek yolundaki yeminlerinize Allah'ı siper yapmayın. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 ﴾224﴿
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
﴾231﴿
Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.
﴾238﴿
Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah'ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).
﴾239﴿
Derken, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.
﴾251﴿
Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
﴾255﴿
Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. ﴾
256﴿

Hani İbrahim, "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Allah ona) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için" demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."
﴾260﴿
Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab'leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.
﴾262﴿
 Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).
﴾263﴿
Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
﴾264﴿
Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
﴾265﴿
Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.
﴾266﴿
 Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır.
﴾267﴿
(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
﴾273﴿
Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez.
﴾276﴿
Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah'a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.
﴾281﴿

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...