Allah insanı nasıl korur?

Zünnu-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.

Bu sudan İçmek Müslümana Haram

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı,” bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: - “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!

Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti... Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır

Kuran Sırları

Bilindiği gibi DNA terimi, canlılardaki genetik malzemenin kısaltılmış ifadesidir. Genetik biliminin başlangıç tarihi ise, Mendel isimli bilim adamının 1865 yılında hazırlamış olduğu genetik yasalarına dayanır. Bilim tarihi için bir dönüm noktası oluşturan bu tarihe, Kuran’da 18:65 numaralı Kehf Suresi’nin 65. ayetinde işaret edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Nefsin Mertebeleri

BİRİNCİ DAİRE: Nefs-i Emmare: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir. Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI

Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi.

ARAPÇA ÖĞRENİYORUM

Öncelikle Hafıza tekniği konusunda size olağan üstü bir ip ucu.Sureler kolaydan zora doğru sıralanır. Bir sayfa alınarak 3′e bölünür. Önce ilk 5 satır, daha sonra diğer satırlar 5′er 5′er ezberlenir ve sonrasında birleştirilerek tekrar yapılır.

Günahın Reçetesi

Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp

Ahir Zaman Bu Zaman Mı?

Ahir zamanın kendini hissettirdiği şu günlerde, Rabbimizin ikazlarını neden duymamazlıktan geliyoruz acaba? Nereye gidiyorsunuz? Nerede Muhammed ümmeti?

Şeytan İşi

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Artan pilav

Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız.

Olgun İmana Kavuşma

MESCİD-İ Saadet'te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah'ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu:

Gönül Örtüsü Hayâ

Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir. İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde.

KÂLU BELÂ

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

AY'IN RESÛLULLAH (S.A.V)'A SELAM VERMESİ

Ebû Kubeys dağının altında duruyorduk.Ay doğu tarafından göründü.Yükselerek yukarı çıktı. Nûru bütün âlemi doldurmaya başladı.Göğün ortasında kâmil bir dolunay haline geldi...

6 Haziran 2013 Perşembe

Hafızlık Tacı



İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle
>geldiğini söylemişti. Kayıt yapmak için adını sorduğumda:
>-Fatma , dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:
>-Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum . Böyle tehdit
>edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. 
Tebessümle:
>-Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da… O küçük
>gözlerinin içi parıldadı birden. 
Annesi:
>-Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olacam der de başka bir
>şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara
>cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya köylü
>kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte .
>-Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de
>teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin kızınız önce ALLAH’a sonra bize
>emanet.
>Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun
>elini öptüm. Gözleri yaşardı.
>-Hoca hanım bu eller, gözler hep günahlı asıl sizinkiler öpülmeye layık .
>-Estağfirullah teyze , dedim. O ahirette belli olur.
>Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığım Fatıma’nın Erzurumlu olduğunu
>öğrendim. Bir an düşündüm. “Küçük nasıl kalacak bu kadar zaman
>buralarda”…
>Zaman ilerledikçe Fatıma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.
>Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu
>kez… Böyle devam ederken arada bir bana gelip sorular soruyordu. 
Bir gün:
>-Hocam hafız olmak için Kur’an ı bitirmek mi lâzım diye sordu. 
Ben de:
>-Tabiiki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın . Bu cevabıma çok
>üzülmüş gibiydi. Birşeyler demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü
>arkasını gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur’an ezberlemekle işin
>bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum.
>Talebelerden biri:
>-Hocam , dedi. Fatma’nın annesi ona abdestli olmayanın hafızlara
>okunamayacağını söylemiş doğru mu diye sordu.Çok ilginçti doğrusu. MaşALLAH
>dedim. Osmanlı zamanında atalarımız Kur’an’a ve hafıza kıymet
>verdiklerinden öyle yaparmış dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi
>adeta kendilerini
>ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. Görsünler dedim
>içimden, bu yaşta buralara gelmişler. ALLAH’ın kelamını ezberliyorlar,
>onlara fazla görmem bunu.
>Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman
>geçtikçe Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün
>dersini 2 kez
>aksatınca sordum.
>-Ne oldu yoksa anneni mi özledin
>-Hayır , dedi.
>-Neden moralin bozuk Sık sıkta hasta oluyorsun dedim.
>-Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyipte gitmek istediğim yok. Burayı
>çok seviyorum. ALLAH’ım’dan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana
>ahirette
>hesabını sormaz mı
>Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne
>imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.
>Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok
>tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanım:
>-Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder dedi. şaşkınlıkla:
>-Neden diye sordum. Bana:
>-Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe “Kanser”.
>Adeta başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin
>Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat sarmıştı. Hastahaneden ayrılırken
>Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup
>dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek “-Hocam” dedi. Azrâil
>insanların canını
>alırken nasıldır
>Ağlamamak için zor tuttum kendimi:
>-Güzel bir surettedir, mü’min kullara , dedim. Sevindi, sanki mırıldandı:
>-Belki hafız olamam ama Elhamdülillah mü’minim diye. şimdi anlamıştım bana
>önceden sormuş olduğu soruyu. Demekki hastalığını biliyordu. Hafız olmak
>için
>Kur’an ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi
>anlamıştım. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü
>dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu.
>Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek:
>-Bana kızmadınız değil mi Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız .
>-Ne demek nasıl kızarım sana dedim. Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı
>bitiremedim diye. Bu yola girdin ya. Rabbim seni hafızlar zümresinden
>yazmıştır
>ınşaALLAH , dedim. Öyle sevindi ki sarıldı boynuma;
>-Gerçekten ben şimdi hafız sayılır mıyım Anne bak duydun değil mi
>Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma
>ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma’yı Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi.
>Bir iki
>hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde
>ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini,
>rüyalarına bile
>girdiğini yazıyordu. Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatmanın
>annesiydi karşımdaki ses.
>Ağlamaklı bir sesle:
>”-Hoca hanım Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okurmusunuz” deyince
>bende dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine
>telefonu kapatmadan:
>-Size ölmeden önce şunu söylememi istedi , dedi.
>Hıçkırarak:
>-Anneciğim hocama söyle Azrâil söylediğinden de güzelmiş .
>”Ey Rabbim senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına
sımsıkı sarılan kulunu sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç “

26 Mayıs 2013 Pazar

Günahın Reçetesi



DELİNİN (!) BEYAZID-I BESTAMİ'YE TAVSİYESİ




Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp:

— Ne yapıyorsun? diye sordu. Hizmetçi:

— Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum, dedi. Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri:

— Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin? dedi. Hizmetçi hastalığının ne olduğunu sordu. Beyazıd Hazretleri:

— Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum, dedi. Hizmetçi:

— Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum, diye cevap verdi.

Tam bu sırada tımarhane parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli, (!) Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine:

— Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri, delinin yanına sokularak:

— Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi. Deli (!) şu ilâcı tavsiye etti:

— Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam - sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı öğrenen Beyazıd Hazretleri:

— Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir









Günah işlemenin reçetesi


Bir kişi İmam Hüseyn (a.s)’ın huzuruna gelerek; “Ben günahkar bir kimseyim, kendimi günah işlemekten alamıyorum, bana nasihat et” dediğinde

İmam (a.s) şöyle buyurdu:

“Beş şeyi yap, sonra dilediğin günahı işle:

a) Allah’ın rızkını yeme, istediğin günahı yap.

b) Allah’ın mülkünden ve hakimiyeti altından dışarı çık, istediğini yap.

c) Allah-u Teala’nın seni göremeyeceği bir yer bul, ne yapmak istersen yap.

d) Azrail canını almaya geldiği zaman teslim olma, o zaman gönlünün istediğini yap.

e) Kıyamet günü cennetin maliki seni cehenneme götürmek istediğinde cehenneme gitme, ondan sonra arzuladığın işi yap

23 Mayıs 2013 Perşembe

NECMİ ABİ nin ATEİST YILDIRIM ile İMAN SOHBETİ







Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner.

Beyaz eşya satan dükkana girer.


Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır.
Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:

-Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.

Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi

-Hoş geldin Ateist kardeş,

-Hoş bulduk

-Buyur gel oturalım, sohbet edelim.

Ateist oturur.

-İsminiz nedir ateist kardeş?

-Yıldırım

-Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.

-Sağol.

-Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.

- Nerden bildin? Diye sordu Yıldırım.

( Necmi abi baştan yağlama yapıyor ki kapı sonra gıcırdamasın )

-Pazarlama müdürüsünüz, akılsız adamı müdür yapmazlar. Ordan anladım, dedi.

-Teşekkür ederim.

-O yüzden sen ateist olamazsın. Ateist olmak için akılsız olmak lazım. Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.

Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.

-Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.

-Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.

Necmi abi gözlüğü göstererek:

-Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?

-Gözlük deriz, dedi.

-Biz de gözlük deriz.

Cebinden kalem çıkartıp:

-Buna ne dersiniz?

-Kalem deriz, dedi.

-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi. Buarada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koydu sohbet esnasında afiyetle yensin diye.

Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:

-Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi

-Şeftali deriz, dedi.

-Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.
Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?

-Manavdan, dedi.

-Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?

-Ağaçtan dedi.

-Peki bu ağacın aslı nedir?

-Nasıl yani? diye sordu Yıldırım.

-Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?

-Evet doğru, biz ağaç diyoruz ama aslı odun.

-Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?

-Gitmez tabi ki, dedi.

-Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.

Yıldırım düşündü:

-Aklı yok, dedi. Okula da gitmedi.

-Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?

Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:

-Sen, dedi. Bir deryasın.

Necmi abi gülümseyerek:

-Ben derya değilim , derya bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.

Necmi abi devam ederek:

-Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Bize siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?

-Yapamazlar dedi.

-Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.

Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Necmi abi devam ederek:

-Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?

-Tabi ki dönmez, dedi Yıldırım.

-Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?

Yıldırım gülümseyerek –Hayır, dedi

-İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.

-Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? dedi Yıldırım

-Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.

-Yapma ya o mu hocanız?

Necmi abi :

-Sen bize takıl neşelenirsin , dedi

-Belli ya çok neşeli bir insansın, bir odundan neler çıkardın, dedi Yıldırım.

-O bu bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var .

Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.

. . .

ŞEFKAT-İ İMANİYE , BÖYLE OLUR !..

EBEDİ HAYAT lar , NAR-I CEH

22 Mayıs 2013 Çarşamba

En büyük hayalim secde!




         Fatma Tatlı, 25 yaşında bir genç kızımız. Ortaya çıkan kas hastalığı, liseden sonra onu tekerlekli sandalyeye mahkûm etti. Ancak o bu durumu ‘özgürlük’ ve ‘nimet’ olarak tarif ediyor .Tatlı, 25 yaşında bir genç kızımız. Sivas’ın bir köyünde yaşıyor... Doğumdan itibaren ortaya çıkan kas hastalığı, liseden sonra onu tekerlekli sandalyeye mahkûm etti. Ancak hemen herkesin ‘mahkûmiyet’ olarak dillendirdiği bu durumu o ‘özgürlük’ ve ‘nimet’ olarak tarif ediyor. Yürüyemez hale geldikten sonra sızlanan, şikâyet eden Fatma’nın hayatı ‘teslimiyetin’ ve ‘ibadetin güzelliğini’ keşfettikten sonra değişti... Peygamber Efendimize olan sevgisi, onu Mekke’ye kadar götürdü. Türkiye’de bir engellinin hayal dahi edemeyeceği bir imkâna kavuşan Fatma, tekerlekli sandalyesiyle hacı oldu... Onun bu serüveni önce belgesel film sonra kitap yapıldı. Yazar Ahmet Bulut, Nesil Yayınları’ndan çıkan “Fatma, dua engel tanımaz” isimli kitapta genç kızın ibret dolu hikâyesini kendi ağzından anlattı... TAM ‘BİTTİM’ DERKEN... Fatma Tatlı, çok hareketli bir köy çocuğudur. Koşturup oynar. Ama yürüyüşünde bir tuhaflık vardır. Ayaklarının ucuna basar sürekli. Bu hâl, hastalığın ilk belirtisidir. Fatma, okula başladığında koşamaz hale gelir, iyice güçsüzleşir, bir top değse yere kapaklanır. Doktorlar teşhisi koyar ve ailesine “Kızınız kas hastası, ileride tekerlekli sandalyeye muhtaç olacak” der. Ancak onlar, hastalığı yıllarca saklar. Fatma durumu ancak lise çağında anlar. Tedavi için Sivas’dan Ankara’ya geliş gidişler başlar. Her geçen çaresizleşen, daha da muhtaç hale dönüşen bedeni karşısında genç kız, çıldıracak hale gelir. İçine kapanır. Sürekli gözyaşı döker... Tam ‘bittim’ dediği sırada, Almanya’da yaşayan ve çocukluktan beri görmediği teyzesi çıkagelir. Teyzesi, Kur’an kursunda öğretmendir. Ona “Herkesin bana acıyarak bakmasından sıkıldım” diyerek feveran eder Fatma... Teyzesi ise hastalığın kendisine Allah’ın bir hediyesi olduğunu söyler: “Geçici olan dünyada, Allah senden bazı kabiliyetlerini aldıysa, cennette seni hayal bile edemeyeceğin güzelliklerle nimetlendirecektir. Allah kullarına zulmetmez, her işinde bir hikmet vardır.” PEYGAMBERİMİZE MEKTUP Duyduklarına şaşırıp kalan Fatma, o vakitte namaza adım atar. Ayakta duramazken nasıl kılacaktır? Teyzesi oturarak namazı anlatır. O namazla derdini dert olarak gören Fatma gider, yerine yepyeni bir Fatma gelir. İlerleyen hastalığında en büyük tesellisi namaz olur. Bir gün yazarlar Ahmet Bulut ve Senai Demirci, Sivas’a konferans vermeye gelir. Tekerlekli sandalyeyle oraya nasıl giderim diye düşünürken annesinin telkiniyle kendini konferans salonunda bulur. Burada yazarlarla tanışır. Fatma, 63 yaşında vefat eden Peygamber Efendimize 63 mektup yazmıştır. Hacca gidenlerle gönderecektir. Bunu duyan yazarlar, ertesi sabah soluğu Fatma’nın köyünde alırlar. TRT, “halktan biriyle” bir hac belgeseli çekecektir. Hemen ‘tekerlekli sandalye ile nasıl olur diye düşünmeden’ Fatma’yı teklif ederler. Aranan kişi bulunmuştur. Genç kız, yazdığı mektupları Medine’ye götürüp okuyacak bir tanıdık ararken kendini mukaddes topraklarda bulur ve hacı olarak geri döner. Kendini hac yolundaki ‘topal karıncaya’ benzeten Fatma, “Derdim bana derman oldu” diyor ve anlatıyor: “Benim nimetim, şifam, güzel hastalığım, seni bana nimet ve şifa eyleyene sonsuz şükürler olsun. Her nimet şükür ister, ama benim için hastalık nimeti, şükrü mümkün olmayan bir nasip oldu elhamdülillah... Hastalığımı delicesine sevdim. Hastalığım, dünyanın, dünyadaki her şeyin boş; gerçek mutluluğun ise ancak cennette mümkün olduğunu öğretmek için gelmişti.” RÜYADA NAMAZ KILIYORUM Bugün camilerimiz, eli ayağı tuttuğu, kıyama durabildiği halde secdeye varmakta zorlandıklarını söyleyenler için konulmuş sandalyelerle dolu. Fatma’nın secde arzusu bu insanlara öyle bir cevap niteliği taşıyor ki. Bakın ne diyor genç kızımız: “Kıyam ve secdeye maddi olarak gidemeyişim bana namazı daha da sevdirdi. Kıyam etmenin muhteşemliğini özledim ve özlüyorum. Ayakta tüm bedenlerini kullanarak namaz kılanları görünce, gözlerim doluyor. Ayakta durabilmek başka bir şey. Ama namazda kıyam etmek bambaşka bir şey... İnsana desteksiz durmanın en yakıştığı yer, orası. Ve bu başımın secdeye değmemesi... Ne kadar acı.. En çok istediğim şey, secdede başımın yere değmesi... Rüyalarımda nasıl oluyorsa, ayakta duruyorum ve kendimi yürürken görüyorum. Beni sadece kıyamda dururken gördüğüm rüyalar mutlu ediyor.” Fatma’nın ziyaretine birlikte gittiğimiz sevgili dostum Ahmet Bulut, Hilal TV’deki        
          Namazla Diriliş programında yayına bağlayınca en sık gördüğü rüyayı anlattı Fatma. Program konuklarını da seyircileri de gözyaşlarına boğan rüyayı belki ben hiç göremeyeceğim: “Namaz kılarken kıyama kalktığımı görüyorum hep. Uzun uzun kıyamda duruyorum. Namazı kıyamla kılınca kendini önce rükuda, sonra secdeye doğru küçülttükçe küçültüyorsun.. Öyle güzel oluyor ki… (O tatlı gülüşler giriyor araya yine.) Sanki Rabbim beni sevindirmek için rüyamda hep ayağa kaldırıyor…” Söz verdim. Ben de kıyamlarımı uzun tutacağım… Hem sadece kalıbımı değil kalbimi kıyama kaldıracağım. Senai Demirci NE KADAR ŞANSLIYIM Fatma Tatlı, hayal bile edemezken iki yıl önce tekerlekli sandalyesiyle hacca gitti. Medine’de Peygamber Efendimizin kabr-i saadetlerini ziyaret eden Fatma, kendini çok şanslı hissediyor, “O mübarek yerlere herkes gibi ayaklarımla basmadım, tekerlekli sandalye ile dolaştım” diyor.



17 Mayıs 2013 Cuma

MESELE KUYUMCUYU BULMAK..



      Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir. Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der. İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bak...ar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm." En son olarak bir kuyumcuya gider.
       Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: "Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?" Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve o değerini bilenin yanında kıymetlidir." Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...

29 Nisan 2013 Pazartesi

BAYANLAR DİKKAT


BAYANLAR DİKKAT.......!(MUTLAKA HERKESIN OKUMASI VE BUTUN TANIDIKLARINA OKUTTURMASI GEREKEN BIR KISSA)
Hz. Ali (r.a) anlatıyor:
Ben ve Fatıma Resulullah (s.a.v)'in yanına girdik.
...O'nu üzüntülü ve ağlar durumda bulduk, sebebini sorduk.
Resulullah(s.a.v) buyurdu ki:
Ben miraç gecesinde göklerde ümmetimin kadınlarını çok çeşitli azap olduklarını gördüm...!!!!!!!!!!!
Onların gördükleri o şiddetli azaplarına dayanamayıp üzüldüm ve ağladım...!!!
1-) Onlardan bir kısmını saçlarından asılmış (ateşten kor kafalarının üstüne koymuşlardı) beyinlerini kaynarken gördüm..!
2-) Bir kısmını dilerinden asılmış boğazlarından katran akıtılırken gördüm..!
3-) Bir kısmını elleri boyunlarına ve ayakları göğüslerine bağlanmış olarak gördüm. Yılan ve akrepler onları sokup zehirliyorlardı..!
4-) Bir kısmını göğüslerinden asılı olarak gördüm..!
5-) Bir kısım kadın gördüm ki başı domuz gövdesi, merkep gövdesi gibi bin bir çeşit azap ile azap oluyorlardı..!
6-) Bir kısım kadın gördüm ki suretleri köpek suretinde ateş ağızlarından giriyor ardından çıkıyordu, melekler tokmaklarıyla durmadan başlarına vuruyorlardı..!
İşte onları hatırladım, üzüldüm ve ağladım.
Hazreti Fatıma ağlayıp ayağa kalktı:
Ey Sevgili Babacığım.
Acaba bunlar neler yaparlar ki bu kadar çeşitli azaplarla karşılaştılar diye sordu.
Resulü Ekrem (s.a.v) ;
1-) Saçlarından asılmış beyinleri kaynayıp azaplananlar, başını örtmeyip saçını başını yabancı erkeklerden gizlemeyen kadınlardır..!
2-) Dilinden asılmış, boğazından katran dökülüp azaplananlar, dili ile kocasına eziyet edip servet mal mülk isteyen kadınlardır..!
3-)Elleri boyunlarına ve ayakları göğsüne bağlanmış olup yılan ve akreplerle zehirlenip azaplananlar, cünüplükten ve hayızlıktan yıkanmayıp namaza ihanet eden, namaz kılmayan kadınlardır..!
4-) Göğüslerinden asılıp azaplananlar, kocasının hizmetini yapmayıp yatağında eziyet eden, göğsünü yabancı erkeklerden sakınmayıp örtünmeyen kadınlardır..!
5-) Başı domuz gövdesi merkep gövdesi gibi olup binbir çeşit azaplananlar (saçını başını süsleyip püsleyip, açık saçık dar ve açık renkli giyinip, vücut hatlarını belli ettirip binbir cilvelerle yabancı erkeklerin gönlünü çeken) kadınlardır..!
6-) Köpek suretinde olup ateş ağzından girip ardından çıkanlar hased edip kocasıyla Müslümanların arasını bozmak için söz gezdirip yalan konuşan kadınlardır. Yazıklar olsun Allah ve Resulü (s.a.v.)'in emirlerini yaşamayıp yaşatmayanlara, İslamiyeti yaşamayıp isyan edenlere Bunların duaları kabul olmaz cennete de giremezler cennetin kokusunu dahi alamazlar..!

21 Nisan 2013 Pazar

İlk ve Son Pişmanlık




Pişman olacağın, dizlerini dövecegin o gün gelmeden aklını başına al...

Anne karnındaki bebeğin ağzı vardır, gözü vardır, kulağı vardır, eli vardır, ayağı vardır. Bütün azaları tam tekmil verilmiştir.
Halbuki bunların hiçbirine ana rahminde lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.

Simdi bu çocuk:
- Ya Rabbi!, şu hortum bana yetmektedir. Peki şu ağıza, su göze, şu kulaga, şu ele, şu ayağa ne luzum var. Bunların tamamı hiç bir işe yaramamaktadır? dese...
Herhalde şöyle bir cevap alacaktır:
- Acele etme ey kul! Sen kısa bir müddet sonra öyle bir aleme gideceksin ki burada 'her şeyim' dedigin hortum, orada hiçbir şeye yaramayacak, kesilip atılacak. Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeylerde en luzumlu azaların durumuna gelecek.



O çocuk bu gerçeklere akıl sır erdiremese ve bir inkarcı olarak dünyaya gelse, hakikaten ana rahminde herşeyi demek olan hortumun işe yaramadığını, onu doğurtan doktorun
onu kesip attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi azalarının devreye girdiğini, onlarsız olunmayacagını anlasa utanır mı, utanmaz mı?
Ana rahminde kendisine söylenenlere inanmadığı icin dizlerini dovermi, dovmez mi?


Şu anda bizler de, tıpkı o bebek gibi bir ‘’ananın rahmindeyiz’’ 9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı da ahiret. Biz şu anda ‘’dunya anamıza maddi hortumlarla’’ bağlı durumdayız.
Eğer biz:
- İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, Oruc’a, Hacc’a, Zekat’a, Din’e, İman’a İslam'a ve O’nu yaşamaya ne lüzum var?
dedigimiz takdirde.
Şöyle bir cevap alacağımız muhakkak değil mi?
- Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan ayrıalcaksınız. Öyle bir aleme götürüleceksiniz ki orada 'herşeyim' dediğiniz ‘’maddi hortumların’’ hiç biri işinize yaramayacak. Lüzumsuz sandığınız ve uygulamakta hatalara düştüğünüz Namaz, Zekat, Hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna gelecek. Yeni dünyanızda insanlara arabasına, parasına, servetine ve suretine göre degil; imanına ve ibadetine göre değer verilecek.
Yani Şu an ki dünya hayatında dikkate almayıp, lüzümsuz gördüğünüz ve hayatınızda uygulamadığınız size emirlerim olan Namazınız, Zekatınız, Orucunuz, Haccınız, Hayır Hasenatınız, ahirette sizin icin her şey olacak. El olacak, ayak olacak, dil olacak, dudak olacak, berat olacak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.
............
Rabb’imizin rahmetiyle buyurduğu bu gerçekleri kabul etmez inkarcı olursak ya da kabul ettiği takdirde tembellik eden bir kul olarak ahirete gider de bu gerçeklerle yüzleşirsek halimiz nice olur??
Hakikaten herşeyim dediğimiz ‘’dünya hortumlarımızın’’, yani arabamızın, apartmanımızın, paramızın, pulumuzun kulluk imtihanında birer araç olduğunu aslında diğer aleme sadece amellerin götürülebileceği gerçeğini unutmayalım..
Bu dünya da Kur’an ve Peygamber aracılığıyla bize bildirilenlerin hak ve hakikat olduğunu asıl önemli olanların dünyalıklar değil, hayırlı amellerimiz olduğunu ahirete gidince anlasak o anne karnında ağzı, burnu, kolu, gözü lüzumsuz gören çocuk durumuna düşmezmiyiz? Dizlerimizi dovmezmiyiz?
Keşke inansaydık!
Keşke namazımızı kılsaydık, orucumuzu tutsaydık, zekatımızı tam verseydik, ALLAH için yaşasaydık, eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)'in yolunda yürüseydik demez miyiz?

17 Nisan 2013 Çarşamba

YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI





Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Her cumartesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı. Her biri denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara vesvese verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün tutun dedi)"
Bu şehirden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu havuzlara atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan o havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın inmesinden de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azab inerdi, dediler. Yetişen çocukları da babalarının yolunda gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü.
(Birinci) Sınıf, kendileri, balık tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve nasihatlarıyla alıkoymaya çalışıyordu.
(İkinci) Sınıf, kendileri balık tutmuyordu ama, halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir şey demiyorlardı.
(Üçüncü) Sınıf, ise cumartesi günü çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz ve vicdanları titremeden balık avlıyorlardı.
Kendileri balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki  bin kadardı. Bu nasihat edenler şöyle diyordu:
-”Ey kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz. Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden önce bu işi bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların nasihatlerini kabul etmediler.  Onları alıkoymaya çalışanlar: Vallahi sizinle aynı şehirde oturmayız, dediler. Şehri duvar ile ikiye böldüler. Bu şekilde şehir ikiye bölünmüş oldu. Davud Aleyhisselâm, onlara lanet etti. Yahudilerin günahlara isrâr etmeleri üzerine Allah onlara gadab etti. Allahü Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, “mesh” (insandan maymuna çevirmekle) cezalandırdı.
Bir gece hepsi maymun oldular. Onları nehyedenler. sabahladıklarında onların kapılarına geldiklerinde kapılarını kapalı gördüler. Evlerinde bir ses işitilmiyordu. Evlerinde duman yükselmiyordu. İki şehrin arasında bulunan duvara tırmandılar. Gençlerin maymun, yaşlıların hınzır (domuz) olduğunu gördüler. Kuyrukları vardı. Kuyruklarını sallayıp, insanlardan olan akrabalarını tanıyıp, yanına sokuldular. Amma insanlar, maymunlardan olan akrabalarını tanımadılar. Maymunlar gelip, insanlardan olan akrabalarının elbisesini kokluyor ve ağlıyorlardı.
İnsanlar:
- Biz sizi bundan nehyetmedik mi? diyorlardı.
Onlar da:
-Evet! manâsında başlarını sallıyorlardı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
Bu hadise onların, maymun olduktan sonra, akıl ve anlayışlarının kaldığına işaret etmektedir. Maymunların başlangıcı bunlar değildir. Onlardan önce de maymunlar vardı. Bunlar, amellerinin kötülüğünden dolayı bu kötü hale döndürüldüler. Maymuna dönüşen bu insanlar, üç gün sonra hepsi öldü. Onlardan kimse türemedi. Nesillleri çoğalmadı. Dünyadaki maymunlar daha önce de var olan maymunlardır.
Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesinden özetle, Araf Suresi

30 Mart 2013 Cumartesi

Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!






Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti...
Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır. Rüyasında semadan iki melek iner. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
-Bu sene 600 bin kişi haccetti. Fakat hiçbirinin haccı kabul edilmedi, ancak Şam’da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amelin hürmetine Allahü teala hepsinin haccını kabul etti...  Abdullah bin Mübarek uyanınca, merak ve hayret içindedir. Ali bin Muvaffak’ı yakından tanımak için hemen Şam’a gider ve onu bulup der ki:
- Sen nasıl bir hac yaptın da senin hürmetine Allahü teala hepsinin haccını kabul etti?
-Bir yanlışlık var. Hacca niyetlendim fakat gidemedim.
-Nasıl olur, bu durumu bize anlat!
-Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Bu zaman içinde eskicilikten 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Yola çıkacağım güne yakın bir zamandı. Evimizi et kokusu sardı. O sıralar hamile olan eşim bana;
-Komşudan et kokusu geliyor; canım çekti bana bir parça et ister misin? dedi. Komşuma gittim. Durumu anlatınca komşum ağlamaya başladı:

“BU ET SİZE HARAMDIR!..”
- Bu pişen et, yolda ölü olarak bulduğum bir hayvana aittir. Bundan, yedi gündür aç olan çocuklarımın ölmeyecek kadar yemeleri helaldir, size ise haramdır. Helal bir gıda bulamaz isem, mecburen onu yedireceğim, dedi.
Ali bin Muvaffak der ki:
-Komşumun anlattıkları içimden bir parça kopardı. Binbir zorlukla biriktirdiğim 300 dirhemi ağlayarak ona verdim; “Yazıklar olsun bana ki, sen aç iken halinden haberdar değilim. Hakkını bana helal et” dedim...
Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek:
-Rabbim bana rüyada bu hakikati gösterdi! dedi...
***
Ali bin Muvaffak hazretlerine bir zaman sonra hacca gitmek nasib oldu. Kâbe-i muazzamayı tavaf ettikten sonra Altınoluk’un hizâsında oturup tefekküre daldı. “Acabâ Allahü teâlâ indinde hâlim nicedir?” diye düşündü. Bu hâlde iken kendinden geçti uyudu. Rüyâsında kendisine;
“Ey Ali bin Muvaffak! Elbette sen evine sevdiğini ve seni seveni dâvet edersin. Biz de sevdiğimizi çağırırız” denildi. Uyandığında sevinç içinde “Allah” diyerek son nefesini verdi.

24 Şubat 2013 Pazar

Nefsin Mertebeleri



BİRİNCİ DAİRE:
 Nefs-i Emmare:
Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.
Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

Bu nefs-i emmâre denilen habis nefsi bir çocuğun haline benzetirsek pek hatâ yapmayız zannederim. Çünkü çocuk, aklı ermediğinden dolayı her canının istediğini yapmaya çalışır. Haram bilmez, helâl bilmez, her bulduğunu yemekten çekinmez.

Bu nefs-i emmâre on iki kötü huydan teşekkül eder. Başı küfür, arkası şirk, gaflet, cehalet ve bir de aslı, esası, kendini yaradana karşı kulluk vazifesi yâni ibâdeti yapmamak olan büyüklenmedir. Diğer kibir alâmetleri bu esasın yavrularıdır. O büyüdükçe bu yavrular da kendisi ile beraber büyür. Eğer ıslahına çalışmazsa böylece ölür gider. “Can çıkmayınca huy çıkmaz” dedikleri budur.

Nefs-i emmare'nin dairesi, daire-i su'idir, yani kötülüklerin meydana geldigi dairedir ki, bunda küfrün sıfatlan, inadın nitelikleri mevcuddur.Örnek olarak: Birisi rüyasında domuz veya köpek, fil veya akrep, yilan veya fare, ya da pire, bit ve-benzeri hasereden birini veyahut eşekgillerden bir hayvanı veya içki, tütün, afyon ve benzeri uyusturucu maddelerden birini ya da bunlara benzer meyhane, bulanık durgun su, bulanik akar su gibi bir sey gorecek olursa, bu, NEFS-I EMMARE'nin özelliklerinden bazısıdır. Insan bu sıfatlardan biriyle vasıflanınca, artik nefsinin hevesine uymuş olur. Bunun igin, onun riyazete ve nefs-i tasfiyeye, zikirle meşgul olmaya ihtiyaci vardir. Böylece bu daireyi birinci isim, usullerden birincisi olan LA ILAHE ILLALLAH ismiyle "kesip atsın..

Emmare dairesinde domuz, haram sıfatıdır. Köpek gazap sıfatıdır. Fil kendini beğenmişlik sıfatıdır. Yılan, fitne ve fesat doğuran dilin sıfatıdır. Maymun, ikiyüzlülük ve koğuculuk sıfatıdır. Akrep, azab sıfatıdır. Fare, halka kapalı, ALLAH'a ise malum olan bir takım fiillerin sıfatıdır. Aynı zamanda fareyi gören kimsenin nefsanî heveslerine uyduğu ve onların peşinde koştuğu yorumu çıkarılır. Pire, bit ve benzeri haşere ve parazitler, dînen mekruh kılınan şeylerin irtikab edildiğtne delalet eder. Eşek, yarar sağlamıyan bir işe başlandığına ya da başlanacağına yorumlanır. Çöplük, dünyaya meyletmenin sıfatıdır. îçki içmek, haram işlemenin sıfatıdır. Sadece içki görüp onu içmemek, haram şeyleri elde etmeyi tasarladığına delalet eder.

Meyhane görmek, kalbin fasit fikirlere bağlı bulunduğuna. yorumlanır.

İKİNCİ DAİRE: 
Lev vame:
Allah`ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir
Bu on iki kötü huyun ikisi olan şirk ve küfüren ilim ve amel ile Hakk’ın hidâyetine mazhariyetle kurtulabilen kişi nefs-i levvâmeye geçer. Nefs-i levvâme ise diğer on kötü huyu üzerinde bulundurduğu için hiç de makbul bir nefis değildir. Kişi, ara sıra kendisine gelen nedamet ve pişmanlıklarla biraz intibah etse bile bu kötü huylar öyle kolayca atılabilmesi kabil olan şeyler değildirler ki, hemencecik iyi bir insan olsun. Bu huyların herbirisi atmak; uzun riyazetler, zikirler, ilme devam ve bir de Hakk’ın lûtfuna mazhariyetle mümkün olur ki, buna muvaffak olan bahtiyarlar nâdirâttandır desek caizdir.
Bunun mana alemindeki ahvalini şekillendirecek olacak Şey'in. sığır, deve, bal, güvercin, tavuk, bal arışı va benzer; hayvanları örnek olarak verebiliriz. Cansız varlıklardan ise. pişmiş yemekler, meyveler ve benzeri gıda maddelerini gösterebiliriz.

O halde (mana aleminde) dikişli bir elbise veya çıplak bir at veya ışığı olmayan bir mum veya fırın, dükkan veya buna benzer bir takım binalar veya saraylar, evler ya da bunlara benzer, şeker, bal ve bir takım meşrubat gören kimse DAÎRE-Î LEVVAME'de bulunuyor demektir.

însan bu sıfat ve hayallerle vasıflanmış bulunur; Şimdi NEFS-Î LEVVAME'nin dairesinin halini şerh ve beyan edelim: Koyun, helal nesnenin sıfatıdır. Sığır, insanın menfaatinin sıfatıdır. Deve, eziyet ve cefaları yüklenmenin sıfatıdır. Nitekim Peygamber (A.S.) Efendimiz bir hadfclerinde buna işaretle buyurdu ki:

"Mü'minin şartı, eziyet ve cefalara katlanmak ve başkasına eziyet etmeyi terketmektir."

Balık, helal kazanmanın sıfatıdır. Tavuk, güvercin ve benzeri hayvanlar helal mal ve kazanca delalet eder. Bal ansı övgü değer ahlaka delalet eder. Pişmiş yemekler, kişinin karakter ve nefis yapışma delalet eder. Meyve, nefsi söz konusunda ıslah edip onu ihlasa ve bulanık şeylerden kurtarmaya delalet eder. Evler ve dükkanlar, nefsin sükunet bulduğuna dalalet eder.

ÜÇÜNCÜ DAÎRE: 
Mulhime:
Mümkün mertebe Allah`ın emir ve yasaklarına uyan nefistir.
Eğer Hakk’ın izni ile yakasını bu nefs-i levvâmeden ve onun çirkin hallerinden kurtarabilirse nefs-i mülhimeye geçmeye muvaffak olabilir. Nefs-i mülhime ise; ilim, tevazu, sabır, tevbe, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammül gibi sekiz büyük esasa bağlıdır.

İlimsiz olmaz. Tevazu denilen şey, o da kendiliğinden olmaz. Her ne kadar tevbe etse de tevbesinde duramaz. Sabır denilen nimet kolay mı zannedersin? Herkesle geçinebilmek ve kimseyi incitmemek bu sabra bağlıdır. Sabrı olmayan kişi hemen herkesle kavga, gürültü yaparak ortalığın huzurunu kaçırır. Şükür de nimetlerin büyüğüdür. Cenâb-ı Hakk’ın sayısız verdiği nimetlere mukabil şükredebilirse “Elbette sizin (nimetinizi) artırırım” (İbrahim: 7), sırrına mazhar olarak, nimetleri arttıkça artar.

Sehâvet ise -ki, biz buna cömertlik diyoruz- bir meşiyyet-i İlâhiyye’dir. Öyle ki, sahibi fakir de olsa yemez yedirir; bu da ona yeter de artar. Kanaat da ayrı bir devlettir. İnsanın geliri çok olabilir. Fakat kanaat sahibi ise kanaati elden bırakmayarak artanları fakirlere verebilir. Bu suretle zengin ile fakir arasında bir köprü kurulmuş olur. Fakirin gözü zenginin malında olmayacağı gibi bu suretle ona hayır dua etmekten de kendini alamaz. Bu da o zengine yetmez mi? Halbuki bugün zengin ile fakir arasında aşılmaz bir uçurum vardır. Sebebi ise kanaatsizlik ile fakirleri gözlememektir. Bunu yapmadıkça da iptilâlardan kurtulmak mümkün değildir.

Sekizinci huy ise “tahammül”‘dür. Yâni başkalarından gelen ezalara sabırla mukabele edip eziyet edenleri mahcup duruma sokmaktır.

Kendisini zemmedip kerih ve çirkin sözler söyleyen birine Hasan Basrî Hazretleri gayet mümtaz hurmalardan bir tabak dolusu hurma ikram eder. Bunu alan o zavallı da yaptıklarına pişman olur ve özür diler. Eğer Hasan Basrî Hazretleri, kuvvet ve kudret sahibi bir bahtiyar olduğundan ona cezalar verseydi bu nedamet ve pişmanlık olmazdı.
insan mana aleminde kadın, dinsiz, çıplak, hak ve hakikatı muannidane inkar eden rafizîler, kızılbaşlar, sakalı tıraşlı . topal, dazlak ve köse, bıyık ve saçtan metruş, dilsiz, köle. sarhoş, alçak ve namerd, yol kesici mütecaviz, şaklaban, güreşçi, gece sokaklarda gezip tozan, ihtikar yapan, dellal, kasap, şaşı, a'ma, def çalan, maymun oynatan gibi noksan bir kimseyi görecek olursa, bu onun MÜLHEME mertebesinde bulunduğuna işarettir.

Şimdi de bu dairede olanları açıklamaya geçiyoruz: Mana, aleminde bir kadın görmek kişinin aklının noksanlığına delalet eder. ALLAH'ı inkar eden birini görmek, kişinin dininin noksanlığına; sapık, rafızî ve kızılbaş gibi güruhları görmek, kişinin mezhebinin noksanhğına delalet eder. Sakalı kesik ya da tamamen metruş kimseyi görmek, kişinin dinî bilgisinin noksanlığına delalet eder. Topal görmek, hakka davet edildiği halde ona uymamaya; köse görmek, ALLAH'ın emrini yerine getimemeye; a'ma görmek, şahitliği inkara; sağır görmek, şeriatı dinlememeye; dilsiz görmek, hak ile konuşmamaya; siyah köle görmek başkasının ayıbını yüzüne karşı söylemeye; dazlak kafalı görmek, sünneti terketmeye; sarhoş ve esrarkeş görmek, mecazî aşka; kumarbaz, şaklaban, güldürücü, hikayeci görmek ibadeti terkedip, harama yüz çevirmeye; hırsız görmek. ibadeti gösteriş olsun diye yapmaya; dellal görmek, gözü başkasının namusundan men'etmemeye delalet eder. Kasap, görmek kalb katılığının sıfatıdır. Şaşı görmek, sapıklığa delalet eder.


DÖRDÜNCÜ DAİRE: 
NEFS-İ MUTMAİNNE:
İmân esaslarına inanan, İslâm`ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.
Bu nefs-i mülhime, oldukça mühim güzel huyları cami ise de ehl-i insaf, bunları da olgun insanlar arasına sokmamışlardır. Çünkü bunların ilmi var ise de amelleri kusurlu olduğundan olgun insanlar arasına sokulmamıştır. Eğer Allah Teàlâ’nın yardımı ile bunu da atlayabilirse -ki çok riyazet ve ibâdete muhtaçtır- ve nefs-i mutmainneye burada ilim yanında amel de vardır. Sonra her hususta Hakk’a tevekkül eder, açlığa ve riyazete devamla beraber ibâdetini de arttırır. Derin düşüncelere dalar ve bu dalma ile envâ-ı çeşit elmas ve yakut misilli cevahirleri toplar ve etrafındakilere de serper. Bu kadar güzel huy sahibi ve nefs-i mutmainne derecesine ulaşmasına rağmen işin canı olan ihlâssızlık korkusu burada da mevcûd olduğundan, her ne kadar kemâl mertebesine yaklaşmış ise de kurtulup nefs-i râdiyyeye kavuşmaya çalışması lâzımdır.

Bu daire, kamil mutmainnenin sıfatlanndan ibarettir. Bu akımdan mana aleminde Kur'a.n-ı kerîmi sünnete uygun şekilde okuyanları, peygamberleri, hükümdarları, bilginleri, Şeyhleri, hakimleri, Ka'be ve Medine'yi, Kudüs'ü, cami' ve mescidleri, medrese ve salih kişilerin toplantı yerini görmek; bunlardan başka ok, yay, kılıç, hançer, bıçak, silah, kitap ve benzeri şeylerle karşılaşmak:, MUTMAÎNNE DAÎRESÎ'ne delalet der. Bundan kurtulmanın çaresi, HAKK ÎSMÎ'ne başlar devam etmektir. HAKK ismi, ism-i evveldir, doksan dokuz ismin önünde gelir.

Mürid mana aleminde bir mushaf veya Kur'an'dan bazı 'arçalar görecek olursa, bu onun kalbinin temizlik ve sadeliğine delalet eder. Bununla beraber Kur'an'dan görülen herhangi bir süre, onun durumunu yansıtır mahiyettedir.

Peygamberleri görmek, islam gücüne ve onlara dosdoğru iman etmeye delalet eder. Hükümdarları görmek, varlığını ALLAH için riyazata çevirip tezkiye-i nefs etmeye; müftileri görmek, dosdoğru olmaya; ALLAH'a ibadet etme düşüncesin! taşıyıp hayırlı işlerde bulunmaya; şeyhleri görmek, nefsi irşat etmeye, hakimleri görmek, ALLAH'ın emirlerine boyun eğmeye; Ka' be-i şerîfe'yi, Medîne ve Kudüs'ü görmek, kalb temizliğüıe, gönlü kinden ve vesveseden anndırmaya; cami' ve mescidleri, medrese ve benzeri yerleri görmek de böyledir. Sancak, bayrak, ok yay, mancınık, tüfek ve benzeri silahları görmek, şeytanî vesveselere delalet eder.

BEŞİNCİ DAİRE: Raziyye'dir
Her yönüyle Hakk`a yönelen, Allah`tan gâfil olmama şuuruna eren ve O`ndan razı olan nefistir.
Nefs-i râdiyye sahibi ihlâslı, boş konuşmaz, zikirle meşgul, zühd sahibi ve verâ denilen şüpheli şeylerden de son derece kaçıcı olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk’ın sayısız ve çeşitli kerametlerine mazhar olur. Bu nefsin sahibine ehl-i kemâl demek yaraşır. Cenâb-ı Hak cümlemize bu güzel huyları nasib eylesin. Amin...
Mana aleminde melekleri, vildan ya da hurileri veya Burak ve cenneti ya da cennet elbiselerini görmek, bu sıfatlarla süslenmeye delalet eder

BUNUN BEYANINA GELÎNCE:
Huri, cennet, melek ve benzeri şeyleri görmek, aklın olgunluğuna delalet eder. Ayrıca ALLAH'a yakınlığı da gösterir Ay ve güneş görmek, çoğu zaman bundan ilahî maarif hası olur. Böyle olunca da mürid, kendisini irşad eden mürşide müracaat etmelidir.

ALTINCI DAİRE:
Nefs-i Marziyye:
Bütün benliği ile Hakk`a teslim olan ve böylece Allah`ın kendisinden razı olduğu nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur`an Dili, İstanbul 1970, VIII, 5817).
Bundan sonraki nefis mertebesine, nefs-i mardiyye derler ki bu derecede, kul Allah’tan, Allah da kuldan razıdır. Bu mertebede olanlar Allah’tan gayriyi düşünmezler ve Allah’ın mahlûkuna lûtf ile muamele ederler. Gayeleri Allah Teàlâ’ya yakın olmaktır. onun yarattığı bütün eşyalardaki hikmetleri düşünür ve onun taksimine daima razı olduklarından marifetullah kapısı da kendilerine açıktır.
Bu dairenin sıfatları, yedi gök, güneş, ay, yıldızlar, yıldırım, şimşek, ışık saçan mum, meş'ale, kandil ve benzeri şeylerdir. Mürid bu dairede Mürşidine müracat eder.Marziyye dairesinin açıklanmasına gelince

insan mana aleminde yedi kat gökleri görünce, artık onun varlık alemine bakışlan hep ALLAH ile ilgili olur; düşüncesi bu hususta berraklasır. Yıldız görmek, manevî yapısının nürunu ifade eder. Ateş görmek, nefsin fena bulmasına delalet eder. yıldırım görmek, gafletten uyanya delalet eder. Güneş, ruhun nurlarım; ay, gönül nürunu; kalb parlaklığım remzeder. Kamil (olgun) mürid, bu dairede mursid olan şeyhe müracaat eder.

YEDÎNCÎ DAÎRE: 
Nefs-i Safîyye:
Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır (Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s. 222, 277, 290).
Bunun sıfatları, yağmur, kar, dolu, ırmak, pınar, kuyu ve denizdir. Bütün bunlar sülük'un keşfine delîldir. Mürid bu konuda, kamil olan şeyhine müracaat etsin.

Bu dairenin geniş izahına gelince:

Yağmur, rahmetin delilidir. Kar, fazladan bir rahmettir. Irmaklar, denizler, pınarlar, ALLAH'ı bilmek konusunda ihlasa ve. tasdîke delalet eder.

Mürid bu hususta Mürşidine Müracat etmelidir. Açıklama olarak bu kadarını yeterli görüyoruz. Çünkü Nefsin Yedi Dairesini tamamen açıklayıp zaptetmek cidden zordur.

Kaynak: Füyüzat-ı Rabbaniye Hz Gavsul Azam Abdülkadir Geylani


Nefsinizi TanıyınNefsinizi tanıyormusunuz? Nefsin de mertebeleri var biliyormusunuz? Aşağıdaki yazı size nefsinizi tanımak için ışık tutacaktır.

Nefs'in yedi mertebesi vardır : Nefs-i emmare, nefs-i levvâme, nefs-i mülhimme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziyye, nefs-i marziyye ve nefs-i safiyye.
Nefs-i Emmare : Hayvani ruhun kendi yaratılışı olan sıfatı "Nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder" (2) ayeti kerimesinin anlamınca emmaredir. Üç sınıftırlar. Bunların hepsi "Biz müslümanız" derler, ama taklit ehlidirler.

Birinci Sınıf
Allah'ın emrettiklerinden hiç bir şeyi yapmazlar.
Allah'ın yasakladıklarının hepsini yaparlar.
Biz hakikati bulduk kabilinden türlü türlü sözler söylerler.

Kendileri nefsin elinden esir olup cehennemlik olmuşlardır.
Kendi işledikleri kötü fiiilleri, günah olan şeyleri oldukça güzel görürler. Hatta onlarla iftihar ederek mutlu olurlar.
Bunlara nasihat fayda etmez, neticede imansız olarak ölürler.
Bunların yolunda gitmek caiz değildir. Tarikattan haberi olmadıkları olmadığı gibi temel dini esaslarda bile sapıklığa düşmüşlerdir.
İşledikleri günahları ve yaptıkları kötülükleri ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle yalanlarlar.
Bunlar dan insanlık sıfatı tamamen kalkmış, hayvanlık sıfatı ile sınıflanmışlardır.
Bu sıfatla yetmiş iki fırka ve bütün kâfirler sıfatlanmışlardır.
Bunların hepsi de:


"Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir." (3) ayet-i kerimesindeki manaya uymuşlardır.

Bunlardan insafa gelip imanı kabul etmiş yoktur. Meğer ki hidayet erişe...

İkinci Sınıf
Bunlarda Allah'ın emrettiklerini yerine getirmezler ve yasaklarından sakınmazlar.
Bütün haramları işlerler. Lakin harama helal demezler. Ancak haramdır diye işlerler ve derler ki,

"Kırk gün günahkâr iken bir gün tövbekâr oluruz. Allahü teala merhametlidir, affedicidir. Kulunun kusurunu affeder. Su bulanmayınca durulmaz. Bir gün oluruz ki, bunların hepsine birden tevbe ederiz. Tevbesiz bile ölsek bize azap etmek Allah'ın şanından değildir. .."


diyerek birbirine tesellide bulunup, geçersiz delillere ve müjdeci ayet-i kerimelere dayanarak bütün haramları işlerler.

Allah korkusu asla içlerine sirayet etmeyip yaptıkları pisliklere de zerre kadar pişman olmazlar.
Küçük güzel bir iş yapsalar o zaman hemen sanki Allah cennetin anahtarlarını onlara vermiş gibi iftihar ederler.

Bu sınıftan da insafa gelip günahlarından pişmanlık duyarak tevbe edenler yok denecek kadar azdır.
Bunlar da:


"Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır." (4) ayet-i kerimesinin hükmüne tamamen uymuşlardır.

Üçüncü Sınıf
Tarikat ehli olanların nefs-i emmare sahibi olanlardır. Bunlarda Allah'ın emrettiklerini yerine getirmezler ve yasaklarından sakınmazlar.

Hem kusurlarını bilirler, yine yasaklanmış fiilleri işlerler. Pişmanlıkla tevbe edip ahlaklarını ve hallerini değiştiremezler.
Bu sıfatla ahirete giderlerse emmare halinde olduklarından çoğunluğu imansız ölürler.
Bunun ilacı, yani emmare sıfatından levvame sıfatına dönmenin ilacı " Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" hadis-i şerifine uyarak kendini hesaba çekersin. Yani:
Kötü bir fiil işlediğinde hemen ardından Cenab-ı Hakkın yüce varlığını hatırlayarak onun alim sıfatını düşün. O her şeyi bilir.

Ceza gününün şiddetini ve işlediğin kötü fiilleri düşün ve ne kadar ağır gelsede pişmanlık duy, bir daha işlememeye kesin karar ver tevbe et.
Allah'ın emrettiklerini yerine getirme konusundada iyice düşün ve yapmaya çalış.
Tevbe ederken fırsat geçerse yine işlemek fikri olursa tevbesi kabul olunmaz. Zira böyle tevbeler münafık tevbesidir ve makbul değildir.
Günah işlediği zaman hemen peşinden elinde olmadan pişmanlık duyar ve yaptığı günaha ciğeri yanıp gözlerinden yaş akıtıyorsa o vakit bilsin ki levvame sıfatı kendisine hal olmuştur.

Nefs-i Levvâme : İki sınıftır. Birincisine ehl-i ukbâ, ahiret ehli, ikincis tarikat ehlidir.

Ahiret Ehli
Ehl-i ukba'dan olanlar emr-i bil marufu mümkün olabildiği kadar yaparlar.

Nehy-i ani'l-münkerden de sakınmaya gayret ederler.
Bazı kereler suyu üfleyerek içerler ve sofuluğu kimseye vermezler. Bazan da türlü türlü hezeyanlar yaparlar. Ardın pişmanlık zuhur edip tevbe ederler. Sonra kendilerini tutamayıp türlü türlü yanlışlıklar yaparlar. Gene pişman olur tevbe ederler.
Bunların işledikleri günahların hepsi, emmaredeki gibi haram şeyler değillerdir. Yani emmaredeki gibi yasakların hepsini işlemezler. Bazısından tevbe edip kurtulmuşlardır.
Bu halde olan insanlar üçe ayrılırlar:
İlmi ile amel etmeyen alimler

Sofuluğu kimseye vermeyen, ellerine fırsat geçtiğinde dayanamayıp haram işleyen, sonra pişman olanlar.
Ehl-i dünya, bunlar vaaz ve nasihat meclislerinde ağlar, af dileyip tevbe eder sonra yine türlü türlü kötülük işlerler. Emmaredeki gibi Cenab-ı Hakk'ın affı ile teselli bulamazlar ve bu yüzden pişmanlıkla nefisleri levmederler.

İçki içmek, zina etmek, sapık ilişkide bulunmak, kul hakkı yemek, rüşvet almak ve yalan söylemek gibi günahlardan hangisi olursa olsun onu bir sebebe dayanarak fiili günah işlerler. Mesela:
* İçki meclisinde bulunsalar, orada bulunanları kırmamak için içerler.
* Geçim sıkıntısı çekiyorum diye rüşvet alırlar
* Yalan söylemeden alış veriş yapılmıyor diyerek doğruyu söylemezler
* İnsanlar gülsün diye yalan söylerler.
Tarikat Ehli

Bunlar da tevbelerinde durmazlar. Ama günahları eylem değil, haldir, tavırdır, davranıştır.
Ehl-i tarik birisi, olgun bir mürşidin elini tutunca mürşidi ile bütün haramlardan sakınmak ve bilumum farzları yerine getirmek konusunda ant içip söz keser ve ilaveten şeyh, dervişe zikir verir. Derviş levvame sıfatında ise mürşidin himmeti ile bu anlatılan ehl-i dünya ve ehl-i ukba gibi zahiri sebebi ile o günahları işleyemez.
Günah işlese bile bunu sebepsiz işler. Yani sözü daha geniş söyleyim derken yalan karıştırır, söz arasında birinin gıybetini yapar veya bunlar gibi duyu organlarıyla yapılan günahları da işler. Kalpe edilen kin, kibir, çekememe ve benzeri kötülüklerin hepsi kendilerinde mevcuttur.
Levvame sıfatından kurtulup mülhime sıfatına geçmek için:

Levvame sıfatında olanlara rabıta şarttır. Gezip tozduğu, oturduğu kalktığı yerde şeyhini gönlünden çıkarmadan onun huzurunda, elinden tutuyormuş, hırkasını giymiş gibi veya kendine en uygun gelecek şekilde rabıtaya çalışmalı ve gayret etmelidir. Sonra:
"Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" hadis-i şerifine uyarak kendini hesaba çekmeli, kendisinde ne kadar kötü huy bulursa hepsini birer birer yazmalı, terketmek için kesin karar vermeli, tevbe etmeli o ahlakın zıddını yapmak için ısrarla çalışmalı. Mesela
* Tevbe ettiği kötü huy kibir ise evazu ile davranmalı
* Gıybet ise methetmelidir.


Bir kimsede kusur gördüğünde o kusuru kendisinde görüp şöyle demelidir:


"Ey nefis! İnsan insanın aynasıdır. Eğer bu kusur bende olmasaydı bu kimsede bunu görmezdim. Kendi halimi bu mübarek zatın aynasında gördüm. Bu hal benim halimdir. Ey nefis! Haksız yere ona isnatta bulunursun."

Böyle söyleyip kendi nefsini ayıplayarak Allahü tealadan af dilemelidir.

"Ya Rabbi! Kalbimde bu küstahlığın olduğunu sen bilirsin. Sen bütün sırları ve gizli olan her şeyi bilirsin. Hepimizi affedip güzel ahlaklı kıl"

Allah'tan korkup o kötü ahlak kendisinden gidip yerine güzel olanı gelinceye kadar böyle yapmalıdır. Buda şöyle anlaşılırki: O'nun olduğu yerde bir kimseyi bir topluluğu kötüleseler bu kimse elinde olmadan onları metheder, methetmeye gücü yetmezse kötüleyenlere buğz ederek sessiz kalır.

Bir daha tespit ettiği kötü huyları kendinde zuhur etmezse anlaşılır ki, mülhime sıfatı kendisine hal olmuştur.

Nefs-i Mülhimme : İki bölümdür. Birincisi ulemâ-yı amilin, âbidler ve zâhidler. İkincisi ehl-i tarik ehlidir.

Ulemâ-yı Amilin, âbidler ve Zâhidler
Herkes bu sınıfta olanlara iyi gözle bakarlar, haklarında olumlu düşünürler. Zira zahirdeki kötü hareketlerini iyi fiillere dönüştürmüşlerdir.
Emr-i bi'l maruf ve nehy-i ani'l-münkerden başka Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v.) sünnetini de yaymaya gayret ederler.
Farzların, vaciplerin, sünnetlerin ve müstehapların tamamını yerine getirerek bunları dışa çıkartıp eyleme dökerler.
İnsanlar, zahirdeki hareketleriyle onlara zamanın kutubu gözüyle bakar. Ama iç dünyalarının bütün bütün kötü ahlakla dolu olduğunu bilmezler ve görmezler. Bunların kötü ahlktan kurtulmaları için zikir kılıcı lazımdır. Bu da kendi kendine olmaz. Kâmil bir mürşid bulup kendini tam bir bağlılıkla ona teslim ederek onun telkin ettiği zikir kılıcı ile her gün hayvani ruhun helaki için çalışır, ta ki, kötü huyları güzel ahlaka dönüşsün.

Ehl-i Tarik

Kötü fiil ve kötü huylardan mümkün olduüu kadar kurtulmuşlardır. Fakat varlık berzahından, tunelinden, uçurumundan, renk değiştirmekten, döneklikten, tereddüt ve döneklikten bütün işlerini Allah'a havale edip O'na tam bir bağlılıkla teslim olamadıklarından kurtulamamışlardır. Yani:
* İster zengin ister fakir olsun sürekli olarak geçmişe üzülür ve geleceği düşünüp kederlenirler.
* Bugün rızıklarını yerler, sabah için acaba halimiz ne olur, diye kara kara düşünürler.
* Halleriyle Cenab-ı Hakk'ın rezzâk ismini inkar ederler. "Şimdiye kadar Cenab-ı Hak ne aç ne açıkta bıraktı. Şimdi de bırakması şanına yakışması şanına yakışmaz" diye hiç bir yerden teselli bulamaz.

İçleri devamlı surette kuruntu ve daralmadan kurtulamaz. Hep renkten renge girer, tereddütlü olurlar.
Dünya sevgisi ve tabii şeylere bağlılıktan kendilerini alamamışlardır
Bazen iç rahatlığı gelir ve ruhani safadan bir nebze olsun tad alırlar, bazan da iç darlığı, döneklik ve tereddüt ile dolarlar.
Bu sıfat le sıfatlanan kimse sürekli olarak Allah'ın huzurunda olmalıdır. Yani, gezip tozduğu, oturup kalktığı yerlerde şöyle düşünmelidir: Cenab-ı Hak bana benden yakındır. "İhsan, senin Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen onu görmesen bile o seni görür." hadis-i şerifince hareket etmelidir.

Cenab-ı Hak rızkını ezelden takdir etmiştir. Yiyecek, içecek ve giyecek gibi üç husus ecel gibidir. Hiç bir şekilde değişmez. Her gün insanın nasibi her ne ise onu bulsa gerektir. Bunun için beyin yormak yorgunluktur. Çok düşünmekle, çok çalışmakla bir şeyin fazlası noksanlaşmaz. Bu yorgunluktan ve kalp sıkıntısından başka bir şey değildir.
Takdir-i Huda kuvvet-i bazu ile dönmez
Bir lem'a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez


Bundan dolayı ezelde her ne ki takdir olundu ise hepsi zamanları gelince gerçekleşir. Dünya için tasalanmak ahmaklığın ta kendisidir. Her iş olacağına varır. Senin düşünmen sadece yorgunluktan ibarettir. bu şekilde tefekkür edip zikrine ve fikrine devam etmelidir.

Mülhime sıfatının durumu acayiptir. Sürekli uyanık bulunmalı, her ne suretle olursa olsun düşüncesinden zuhur edenleri şeriat terazisiyle ölçüp ona göre karşılık vermelidir. Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle nefsin mutminne mertebesi kendisine ihsan ve hal olunur. Bunun işareti de şudur:
* Bütün kötü ahlakları güzel huylara dönüşür.
* Tam tevekkül hali gelir ki, dünyalık bütün işlerini Allah'ın kudret eline bırakarak tam bir bağlılıkla teslim olur. Kendisine bir zenginlik elbisesi de ihsan olunur ki, kesinlikle bundan sonra artık geleceğe bel bağlamak ve gelecek endişesiyle yaşamak ile geçmişten keder ve elem çekmek, maziye üzülmek gibi hallerden kurtulur.
* Bugünden yarın sabahın işini düşünmez. Gün, bu gündür. Saat bu saattir, der ve Hakk'ın verdiği ilahi ihsanlara teşekkürle onlara kanaat eder. Bundan sonra bütün dünya halkı bir taraf olsa ve "Gel yhu, bu senin ettiğin nasıl iştir? Sonra pişman olursun!" gibilerinden türlü türlü nasihatler verseler bile itikadına, inancına zerre kadar tesir etmez.
* İşte bu anlatıldığı şekil üzere böyle haller zuhur ederse o kimsenin nefsinin mutmainne sıfatı ile sıfatlandığına ve mutmainne mertebesine yükseldiğine delalet eder.

Bazen nefsin levvame bazen mülhime mertebelerinde olup bu sıfatlarla sıfatlanmış kimseye ilahi tecelliler zuhur ettiğinde kendini "iyice adam oldum" sanıp aldanmasın. Çünkü bu yer, bu derece bütün Allah dostlarının "el aman" diye çağrıştıkları bir yerdir. Allahü teala sizleri ve bizleri korusun. Bu yerden düşen nefsin emmare mertebesine kadar düşer, hatta tarikattan uzaklaştırılıp imansız olarak ölmesinden ziyadesiyle korkulur.


Kaynaklar:
1) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
2) Yusuf, 53
3) Bakara, 7
4) Araf, 179



Bazı Ayet Ve Hadisler

Bu nefsin eserinden kibir benlik, hırs, şehvet, kıskançlık, cimrilik, kin, intikam, hiddet gibi huylar çıkar. Allah‘ın düşmanıdır. Hadis-i kudside: “Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır.” buyrulmuştur. Kur‘an-ı Kerim‘de Hz. Yusuf a.s.‘ın diliyle: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.“ (Yusuf, 53) buyrulmaktadır .
Allahu Tealâ : “ Nefs -i Levvâme‘ye (kendini kınayan nefse) yemin olsun ki” ( Kıyame , 2) buyurmuştur.
Kur‘an‘da : “Sonra da o nefse isyan ve itaati ilham edene yemin ederim” (Şems, 8) buyrulmuştur .

23 Şubat 2013 Cumartesi

İlimsiz Amel Edenin Sonu



Bersisa isminde bir zat, inzivaya çekilmiş, gece-gündüz vakti Allah’a (c.c.) ibadetle geçer ve hiçbir kötülükte bulunmazdı.
Bu zatı şeytan aleyhillane kandırmak için türlü hilelere başvurdu.
Fakat bir türlü kandıramadı.
En sonunda şeytan işin kolayını bulmuştu.
Çünkü Şeyh Bersisa, âmil, mütteld, züht ü takva sahibi bir zattı ama, alim değildi.
Yani ilm-i zahiri yoktu.
Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.
Plânını şöyle tatbik etti:
Şeytan, sırtında cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa’nın ibadet ettiği yere varıp kapısını çaldı.
Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra, kim olup, nereden geldiğini ve niçin geldiğini sordu.
Şeytan Alleyhillane ona şu, cevabı verdi:
- Ben dünya nimetlerinden uzak, ömrünü Allah’a ibadetle geçirmek isteyen bir kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer dolaştım, fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketine yaklaştığımda, sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz Allah’ın rızasını kazanmak olduğuna göre, beni de kabul buyur da, beraber ibadete devam edelim, dedi.
Şeyh Bersisa, onun şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden bilecekti.
Arkadaşlığı kabul etti…
Beraber ibadete başladılar.
Aradan zaman geçiyor, Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor içiyor ve diğer insanlar gibi yaşıyor, lâkin Şeytan Allah’a öyle ibadet eder gözüküyor ki yemiyor – içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek geçiriyordu.
Şeyh Bersisa, yeni dostuna hayran kalmıştı.
Aradan- çok zaman geçmeden dayanamayarak:
- Ey Allah’ın salih kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet ederim, yeyip içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin gibi olayım, dedi.
Şeytanın istediği doğmuştu…
- Bunun kolayı var! Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da -ona samimiyetle tövbe edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah’tan daha fazla korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi, sen de her türlü insanî kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.
Şeyh, meselâ ne gibi bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu.
Şeytan, artık bayram ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı.
- Zina edebilirsin, dedi.
Şeyh:
- Yapamam, dedi.
Bu sefer şeytan:
- Adam öldür! dedi.
Bersisa, yine:
- Onu da yapamam, dedi.
Şeytan:
- İçki içersin, dedi…
Bersisa, düşündü taşındı, onu biraz hafif görmüştü:
- O olur, yapabilirim, dedi.
Şeytan artık sevincinden havalarda uçuyordu.
Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden birine gidip bir miktar içki istedi, içkiyi sunan saki kadındı, içtikçe içti ve sonunda sarhoş olup kadına zina etmeyi düşünmeye başladı.
Şeytan tabiî ki boş durmuyor, adamın gözüne gözükmeden nefs yoluyla; ”Durma, böyle fırsat elegeçmez, hemen bu kadınla münâsebet kur,” diyordu.
Bersisa, tamamen sarhoş olduktan sonra, meyhaneci kadına orada zina etti.
Bu onun için çok kötü bir şeydi…
Duyulursa ne derlerdi.
En iyisi o kadını öldürüp gömmekti, ve öyle yaptı.
Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere gömdü.
Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi.
Bersisa’yı yakalayıp mahkemeye çıkardılar.
Katil olduğu için kısasa kısas Ölümüne hükmolundu.
Bersisa idam sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak hiçbir kimse yoktu.
Şeytan karşıda görüldü.
- Bu hal nedir ey dostum? dedi.
Bersisa:
- Görüyorsun ey Allah’ın sevgili kulu beni kurtar, diye yalvarmaya başladı.
Şeytan:
- Bir şartla seni kurtarırım. O da bana secde edeceksin, dedi.
Bersisa:
- Görüyorsun ip boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim, deyince de:
- İşaretle secde edebilirsin, dedi.
Bersisa başıyla işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince imansız olarak göçüp gitti.
Allah muhafaza buyursun.
İlimsiz amelin, insanı nereye kadar götüreceğine güzel bir misâl böylece vuku bulmuş oldu.
Eğer onda şeriata müteallik ilim olsaydı içki içmek, zina etmekle, adam öldürmekle evliya olunamayacağını bilir ve şeytana uymazdı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...