Allah insanı nasıl korur?

Zünnu-i Mısri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.

Bu sudan İçmek Müslümana Haram

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı,” bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: - “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Hiçbirinin haccı kabul edilmedi!

Ali bin Muvaffak hazretleri, Şam’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. Zünnûn-ı Mısrî ve Abdullah bin Mübarek ile görüştü. 878 (H.265) senesi vefât etti... Abdullah bin Mübarek bir hac mevsiminde Mekke’de hac vazifelerini ifa ettikten sonra, Harem’de uyuyakalır

Kuran Sırları

Bilindiği gibi DNA terimi, canlılardaki genetik malzemenin kısaltılmış ifadesidir. Genetik biliminin başlangıç tarihi ise, Mendel isimli bilim adamının 1865 yılında hazırlamış olduğu genetik yasalarına dayanır. Bilim tarihi için bir dönüm noktası oluşturan bu tarihe, Kuran’da 18:65 numaralı Kehf Suresi’nin 65. ayetinde işaret edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Nefsin Mertebeleri

BİRİNCİ DAİRE: Nefs-i Emmare: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir. Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

YAHUDİLERİN MAYMUN OLMASI

Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi.

ARAPÇA ÖĞRENİYORUM

Öncelikle Hafıza tekniği konusunda size olağan üstü bir ip ucu.Sureler kolaydan zora doğru sıralanır. Bir sayfa alınarak 3′e bölünür. Önce ilk 5 satır, daha sonra diğer satırlar 5′er 5′er ezberlenir ve sonrasında birleştirilerek tekrar yapılır.

Günahın Reçetesi

Büyük Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüp

Ahir Zaman Bu Zaman Mı?

Ahir zamanın kendini hissettirdiği şu günlerde, Rabbimizin ikazlarını neden duymamazlıktan geliyoruz acaba? Nereye gidiyorsunuz? Nerede Muhammed ümmeti?

Şeytan İşi

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Artan pilav

Yahya baba, II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız.

Olgun İmana Kavuşma

MESCİD-İ Saadet'te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah'ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu:

Gönül Örtüsü Hayâ

Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir. İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde.

KÂLU BELÂ

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

AY'IN RESÛLULLAH (S.A.V)'A SELAM VERMESİ

Ebû Kubeys dağının altında duruyorduk.Ay doğu tarafından göründü.Yükselerek yukarı çıktı. Nûru bütün âlemi doldurmaya başladı.Göğün ortasında kâmil bir dolunay haline geldi...

22 Ekim 2012 Pazartesi

MUDAAF FİİLLER


MUDAAF FİİLLER

Mudaaf  Fiiller;  1, 2 ve 4. bablardan gelir. (MURAT 124; Hacı MuratJ)

1.babdan مدَّ – يَمُدُّ  gibi فَعَّ – يَفُعُّ
2.babdan حَبَّ – يَحِبُّ  gibi     فَعَّ – يَفِعُّ
4.babdan  عَضَّ – يَعَضُّ  gibi  فَعَّ – يَفَعُّ


جَمْع
(Çoğul)
مُثَنًّى
(İkil)
مُفْرَد
(Tekil)
مُدَّ
Uzat
مُدُّوا
مُدَّا
مُدَّ (اُمْدُدْ)
مُخَاطَب
 (II. Şahıs- Erkek)
أُمْدُدْنَ
مُدَّا
مُدِّي
مُخَاطَبة
 (II. Şahıs-Bayan)

جَمْع
(Çoğul)
مُثَنًّى
(İkil)
مُفْرَد
(Tekil)
مُدَّ
Uzat
حِبُّوا
حِبَّا
حِبَّ (اِحْبِبْ)
مُخَاطَب
 (II. Şahıs- Erkek)
اِحْبِبْنَ
حِبَّا
حِبِّي
مُخَاطَبة
 (II. Şahıs-Bayan)

جَمْع
(Çoğul)
مُثَنًّى
(İkil)
مُفْرَد
(Tekil)
مُدَّ
Uzat
عَضُّوا
عَضَّا
عَضَّ (اِعْضَضْ)
مُخَاطَب
 (II. Şahıs- Erkek)
اِعْضَضْنَ
عَضَّا
عَضِّي
مُخَاطَبة
 (II. Şahıs-Bayan)


Mudaaf Fiilin mazi çekiminde, idğamın çözüldüğü kip?
CEM’ĞAİBE

Mudaaf Fiilin muzari çekiminde, idğamın çözüldüğü kipler?
CEM’ĞAİBE ve CEM’ MUHATABE

Mudaaf Fiilin emr-i hazır çekiminde, idğamın çözüldüğü kipler?
MÜFRED MUHATAB ve CEM’ MUHATABE





MEHMUZ FİİLLER

Mehmuzu’l-Fâ Fiiller 1, 2, 4 ve 5. bablardan gelir.

Mehmûzu’l-Fâ’nın Muzari Ma’lum Çekiminde, Müfred Mütekellim Siğada أَءْ denilmeyip yerine آ denilir.
Mehmûzu’l-Fâ’nın Muzari Mechul Çekiminde, Müfred Mütekellim Siğada أُءْ denilmeyip yerine أُو denilir.
NOT: Mehmuzu’l-Fâ Fiillerin Emr-i Hâzır Vezinleri:
1.ve 5.babdan: اُوعُلْ
2.babdan: اِيعِلْ
4.babdan:    اِيعَلْ
Misal-i Vâvî:
Mevzûn
(Örnek)
Vezin
Bâb
وَعَدَ - يَعِدُ
فَعَلَ - يَعِلُ
2
وَهَبَ - يَهَبُ
فَعَلَ - يَعَلُ
3
وَجِلَ - يَوْجَلُ
فَعِلَ - يَفْعَلُ
4
وَسِعَ – يَسَعُ  / وَطِئَ – يَطَأُ
istisnâdır.
وَقُرَ - يَوْقُرُ
فَعُلَ - يَفْعُلُ
5
وَمِقَ - يَمِقُ
فَعِلَ - يَعِلُ
6



Misal-i Vâvî’nin Emr-i Hâzır’ı:
Mevzûn
(Örnek)
Vezin
Bâb
عِدْ
عِلْ
2
هَبْ
عَلْ
3
اِيجَلْ
اِيعَلْ
4
اُوقُرْ
اُوعُلْ
5
مِقْ
عِلْ
6

Misâl-i Yâî'nin (يَئِسَ - يَيْأَسُ) Muzari Mechulu:
يُيْأَسُ yerine  يُوأَسُ denilir.
Yani, vezin يُفْعَلُ yerine يُوعَلُ ye dönüşür.

Misal-i Yâî’nin Emr-i Hâzır’ı:
Mevzûn
(Örnek)
Vezin
Bâb
اِيسِرْ
اِيعِلْ
2
اِيفَعْ
اِيعَلْ
3
اِيأَسْ
اِيعَلْ
4
اُوقُظْ
اُوعُلْ
5
اِيبِسْ
اِيعِلْ
6

ARAPÇANIN ÖNEMİ

               İslamiyet'in Arapların dışında yayılmasıyla birlikte, bu dinin kutsal kitabının dili Arapça, sadece Türkler değil diğer milletler için de önemli ve öğrenilmesi gerekli bir dil kabul edilmiştir. Diğer yandan Türk milletinin kültür mirasının vazgeçilmez parçaları olan el yazması ve basılı binlerce eserin Arapça ile yazılması, milletimiz bu dilin önemli dillerden kabul etmesi sonucunu doğurmuştur. Türklerin, Arapça konuşan toplumlarla Selçuklulardan itibaren gittikçe artan siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkileri de bu dilin Türk toplumundaki önemini artıran etkenlerden olmuştur.Türk milletiyle ilişkisinin tarihi boyutu bir an olarak göz ardı edilse bile, Arapça günümüzde de önemini ve dünya dilleri arasındaki etkinliğini gittikçe artıran bir dildir. Zira Arapça 22 Orta Doğu ülkesinde 200 milyona yakın bir nüfus tarafından konuşulan bir dildir. Ayrıca 24 Arap olmayan Müslüman ülkede 1 milyara yakın bir nüfus tarafından kullanılan bir dildir. Petrol üretimi ve petrokimya endüstrileri sebebiyle dünyanın ilgisi birçok Arap ülkesinin ekonomileri üzerindedir. Uluslararası ticaret, politika bilimi, uluslararası hukuk ve kültür tarihi öğrencileri, Arapça öğrenerek çok şey kazanabilirler. Antik arkeoloji ve Mısır'daki piramitler, sfenksler gibi tarihi eserler ve Arapça'nın edebi yoğunluğu, Arapça öğreniminin önemini artıran öğelerdir. Bütün bu açıklamalar günümüzde neden Arapça öğrenilmeli sorunu bir ölçüde açıklamaya yetecektir.Günümüzde, İlahiyat fakülteleri, Fen Edebiyat fakültelerinin Doğu Dilleri Bölümü ve Gazi Eğitim Fakültesinin Arapça Öğretmenliği bölümü dışında pek fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı ve Tarih Bölümlerinde Arapça yardımcı ders olarak okutulmaktadır. Arapça ilahiyat fakültelerinin temel derslerinin başında gelmektedir. Ona bu niteliği İslami kaynaklarının hemen tümünün Arapça olması ve bu dil bilinmeden bu alanda araştıma yapmanın imkansız olmasıdır.
                  Arap Dili ve YazısıArapça, Afro-Asyetik (Hamito-Semitik)'dillerin alt grubundaki Semitik dil ailesine mensuptur. Arapça, Arabistan yarımadası lehçeleri, Irak lehçeleri, Suriye lehçeleri, Mısır lehçeleri ve Kuzey Afrika lehçeleri gibi beş ana lehçe öbeğine ayrılır. Bu dil Arap Yarımadası'ndan Bereketli Hilal (The Fertile Crescent) boyunca Atlantik Okyanusu'na kadar ulaşan geniş bir alanda konuşulan dünyanın önemli dillerinden biridir.Dünyada yaklaşık 215 milyon insanın anadili olan Arapça, bir milyarı aşkın müslümanın ibadet dili olması yanı sıra, Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik gibi 22 Arap ülkesinin resmi dilidir. Bu dilin dünyadaki önemi ve rolünün büyüklüğü sonucunda, Birleşmiş Milletler Örgütü 1974'de Arapça altıncı resmi dil kabul etmiştir.Arapça büyük medeniyet, kültür ve imparatorluklar doğuran dillerdin başında gelir. Arapça'nın kullanımı 7. yüzyıla kadar Arap Yarımadası içine sınırlı kalmış, İslamiyetin gelişiyle birlikte Arap yarımadasının dışında büyük bir hızla yayılarak, Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey AfrikaYı kuşatmış, oradaki dillerin yerini almış ve bir kültür ve medeniyet dili olmuştur. Sonraki asırlarda İslami fetihlerin sürmesiyle Arapça doğuda Afganistan ve en batıda İspanya'ya kadar uzanan bölgede konuşulan dil haline gelmiştir.Arap alfabesinin, Nabat dilinden türediği kabul edilmekle birlikte nasıl, ne zaman ve nerede oluştuğu konusunda kesin bilgiler bulunmamaktadır. İslam'dan önceki cahiliye diye adlandırılan dönemde edebiyat özellikle şiir çok üst düzeylere çıkmıştı. Ancak yine de yazma konusunda ileri seviyelere ulaşılmamıştı.
                  Hz.Muhammed (s.a.s.) devrinde iki alfabe kullanılıyordu: Nash: Kitap ve yazışmalarda kullanılan, yuvarlak harflerle ve bitişik olarak yazılmış el yazısı şekli Kufi: Çoğunlukla dekoratif amaçlar için kullanılan keskin köşeli harfleri olan yazı şeklidir.Arap alfabesi 28 harften oluşur. 28 harfli şimdiki alfabe temel olarak harflerin üzerine ya da altına koyulan işaretlerle (hareke)belirtilen sesli ya da sessiz harflerden oluşur. Bu işaretler genelde kullanılmamalarına rağmen, ortaokul kitaplarında ve Kuran'ın tüm basımlarında yer alır. Diğer Semitik diller gibi Arapça da sağdan sola doğru yazılır. Alfabe Farsça, Peştuca, Urdu ve Sindi gibi diğer birçok dilde de kullanılır. Arapçada harfler tek başlarına, sözcük başında, sözcük ortasında ya da sözcük sonunda olmalarına göre değişik biçimler alırlar. Arapçada üç sözcük türü vardır: fiil, ad, harf ya da edat. Adların eril ve dişil biçimleri vardır.Konuşulan Arapça doğal olarak ülkeden ülkeye değişir. Fakat klasik Arapça, Kuran dili, 7. yüzyıldan beri büyük ölçüde değişmeden kalabildi. Dilin standartlaştırılması ve geliştirilmesinde büyük bir itici güç olarak yer aldı. Farklı ülkelerden gelen eğitimli Araplar buluştuğunda, genellikle klasik Arapça aracılığıyla iletişim kurarlar.
                Arap Yarımadası'nın Güney kıyısında güney Arapça olarak bilinen birçok lehçe konuşulur. Fakat bu diller kuzeyin Arapça'sından o kadar farklıdır ki güney Arapça çoğu zaman ayrı bir dil olarak kabul edilir. Modern Arapça; temel kelimeler, morfoloji ve sözdizimi bütünü bakımından Kur'an'daki gibidir.Günümde yaygın olan pek çok dil Arapça'nın zengin söz varlığından pek çok kelime almıştır. Türkçe'de pek çok Arapça kökenli kelime bulunmaktadır. Ayrıca İngilizce'ye, birçoğu Arapça'nın ön eki -al ile başlayan birçok kelime katmıştır. Bunlardan bazıları; algebra, alcohol, alchemy, alkali, alcove, ve albatrostur. Diğerleri ise; mosk, minaret, sultan, elixir, harem, girate, gazelle, cotton, amber, sofa, mattress, tariff, magazine, arsepial, syrup, sherbet ve artichoke. "Coffee" (kahve) de İngilizce'ye Türkçe ve İtalyanca yoluyla giren Arapça bir sözcüktür. "Assasin" (suikast) sözcüğü "haşhaş bağımlıları" anlamındaki benzer bir Arapça sözcükten gelir.Arapça, aşağıdaki ülkelerde konuşulur ve kullanılır:
                Cezayir, Bahreyn, Çad, Komor Adaları (Federal İslam Cumhuriyeti), Cibuti, Mısır, Etiyopya, Gazze Şeridi, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Libya, Moritanya, Fas, Amman, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Suriye, Tunus, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika Birleşik Devletleri, Batı Şeria, Batı Sahra, Yemen Arap Cumhuriyeti.

Arapça Ders Ana Sayfa

16 Ekim 2012 Salı

Cinsel Resimler Filmler





Dinimizde insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklarkonusunda yasaklayıcı hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere uyabilenler âhiretlerini kurtardıkları gibi, dünyalarını da kurtarıyor; gittikçe yaygınlaşan olumsuz alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar.Cenab-ı Hak'kın ikazına kulak verelim:

   "Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir  hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." (1)
Cenab-ı Hak "Zinaya yaklaşmayın!.." diyor. "Zina yapmayın!" demiyor, "Yaklaşmayın!" diyor. Onun için İslam alimleri zinaya vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntüleri yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyorlar. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır.      Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir.

Cenab-ı Hak bakma konusunda diğer bir ikazında şöyle buyuruyor:
"Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar.... Mü'min kadınlara da söyle,gözlerini haramdan sakınsınlar, " (2)

Sofiyeden Şiblî (k.s.)'ye:

"Ne demektir? diye sormuşlar, demiş ki:
"Baş gözlerini haramlardan, kalp gözlerini Allah'tan gayri şeylerden çeksinler." (3)

   Gözler müstehcene nazar etmekten sakınılmalı ki hayaller tertemiz olsun, zihinler  kirlenmekten korunsun. Sadece kafa gözlerini kapamakla, sakınmakla kalınmamalı, haramlar hayallere dahi alınmamalı, hayaller bile korunmalı diyor büyükler.Bu konudaki görüşler,

Ahmed Şahin:
Gözle bakış konusunda neden bu kadar israrlı ikaz ediliyor insanlar? Çünkü bütün  günahlar, ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın israrıyla gelisir, sonra  fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde  depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine çalışamaz, isçiyse mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme ve düşüş söz konusu hale gelir.  Bu duruma düşmemek için din, müstehcene karşı  yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere düşmekten kurtarır. (4)

Ali Rıza Demircan:
... cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam'a göre çıplaklığın sınırları içine girecek  resim ve film çektirmek ve çekmek haramdır. Bu resim ve filmlere bakmak ve ve bunları pazarlamak da haramdır.
Haramdır, çünkü doğrudan çıplaklıkla resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde ayn ı gayr-ı meşrû amaca yöneliktir. Fark yalnızca tesir bakımındandır. Bizat çıplaklık, bilvasıta  çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak bilvasıta çıplaklıkda da yaygınlık ve süreklilik  vardır. Kaldı ki İslam'da bir söz, davranış ve iş haram kılındıysa, değil onun yansıyan etkili şekli, onunla ilgili bütün eylemler de haram olur..... haram sınırlar aşılarak, "sanat sanat içindir" anlayışıyla yapılacak fotomodelliği de, film çalışmaları da haramdır. Pek tabii ki doğrudan     cinsel sömürü amacıyla yapılan çalışmalar daha katmerli ve çok yönlü haram olur.
....
   İslam Dini insanlarıncinsel istikrarı ve mutluluğunu amaçladığı ve cinsel alnda da kulluk yapmalarını dilediği için cinsel haramlara götürecek sözleri, yazılar, resimleri ve filmleri  yasaklamıştır. Yasakladığı bu suçların faillerine hem dünyada hem de ahirette cezalar düzenlemiştir. (5)

İzahlı Kadın İlmihali'nden özetle:

...gazete ve dergilerdeki müstehcen resimler ile televizyondaki açık  görüntüler gerçek  değil, resim ve hayal olduğu için onlara bakmak hakiki kadın vücuduna bakmak gibi sayılmazsa da müstehcen resim ve görüntüler, insanları tahrik etmekte, din ve ahlak  üzerinde bozucu bir tesir yapmaktadırlar. Fitne uyandıran ve ahlakı bozan böylemüstehcen resim ve görüntülere kimse helal diyemez.

   Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği  gibi, ancak  bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu konuda film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Bu konuda haramlılığın sebebini akıl kavramaktadır. O daçok   az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki Allah (cc) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. (6)

Sorularla İslamiyet İslam Fıkhı Ansiklopedisinden özetle:

Önce çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu,  berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için  söylüyoruz. Evlilik Rehberi'nden:

Din kitaplarında deniyor ki:
  Kadınların bakılması haram olan yerlerine şehvetsiz de bakmak haram olduğu  halde, aynadaki veya sudaki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değildir; çünkü,  kendileri değil, akisleri, benzerleri görülmektedir. Resimleri, kendileri değildir. Bunları  görmek, kendilerini görmek olmaz. Resimlerine, TV'deki görüntülerine bakmak,  aynadaki görüntüsüne bakmak gibidir. Hepsine şehvetsiz bakmak caizdir. Fakat, şehvet  ile bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak haramdır.

  Demek ki, kadının avret yerlerine şehvetsiz bakmak haram olduğu halde, bunların  resimlerine ve TV'deki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değil, mekruhtur. Pornoya şehvetsiz bakmak da haramdır. Çünkü şehvete sebep olacak görüntüdür.

  Bütün bunlara göre : Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu, konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn "resim haline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda  bir şey bulamadım;  diyorsa da, bu konudaki haramlığın sebebini akıl kavramaktadır.
  O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. Bu sebep çıplak resimlere  bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır. Filimler ise, değindiğimiz gibi, bundan bir derece daha ilerdedir. (7)

Çıplak Erkek Resminin Sakıncası Var mı?

  Çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lazımdır. Çıplak resimler kadının  olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve  günahlık en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun, canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu,
 berikinin hafif olduğunu anlatmak için değil, aralarında fark olduğunu anlatmak için söylüyoruz.(6)
   Özetle şunu söyleye biliriz Rabbimiz yaklaşmayın dan kastı şehvete götürecek şeyleri
bırakın bakmayı şehveti ve azgınlığı hatırlatacak şeyleri bile hatırına getirmeyi men  etmektedir.Bu bizim yararımızadır.


Kaynaklar:
1) İsra, 32
2) Nur, 30,31
3) Elmalı Tefsiri, Nur, 30
4) Müstehcene Bakmanın Hükmü, Ahmed Şahin
5) İslama Göre Cinsel Hayat -2,  Ali Rıza Demircan, Eymen Yayınları, Sayfa 104-105, 2002
6) İzahlı Kadın İlmihali, Asım Uysal, Mürşide Uysal, Uysal Yayınevi, Sayfa 402-403, 2001
7) Sorularla İslamiyet İslam Fıkıh Ansiklopedisi, Çıplak Resim

9 Ekim 2012 Salı

ilginç









Namaz kılarken, kıyam, rüku, secde ve tahiyatta vücudumuzun oluşturduğu gölgenin birleşen parçalar aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi Arapça olarak "Allahü Ekber" yani (mealen); "Allah en büyüktür" yazısı,büyük bir tevafuk eseri olarak görülmektedir.

13 Eylül 2012 Perşembe

Allah İle Kul Arasına Kimse Giremez!! (miş)

Allah İle Kul Arasına Kimse Giremez!! (miş)
Çevremizdeki bazı insanların zaman zaman ‘Bir mürşide bağlanmak gerek, tövbe alıp tasavvuf terbiyesine girmek lazım!..’ diye söze başladıklarında, kendilerine nedense hep aynı karşılık verilir:

Allah ile kul arasına kimse giremez!..”

Çoğu kimseler bu sözle, tasavvuf yoluna girenlerin Allah ile aralarına Allah’ın razı olmadığı kimseleri koyduğunu, bir mürşide bağlanmakla şirk tehlikesine düştüklerini, kendilerinin ise böyle bir tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya çalışırlar.

Acaba işin gerçeği böyle mi?

Bu sözün gerçek manası bilinmezse fitne kaçınılmaz olur; zarar verir. Bu zarar imana dokunur, dini zedeler, din kardeşliğini sarsar, kardeşlik ruhunu öldürür.

Allah ile kul arasına kimse giremez sözü, niyete göre farklı sonuçlar doğurur. Eğer bu söz:

“Ben Allah’a kullukta önümde kimseyi istemem, peygamber, kitap, alim, mürşit tanımam, istediğim gibi kulluk yaparım, keyfimce ibadet ederim.”

Anlamında söyleniyorsa insanı dinden çıkarır. Daha doğrusu böyle düşünen kimse küfür, isyan ve gaflet içinde kalmış demektir. Eğer bu söz:

“Ben Allah’a giden yolda Allah’ın peygamberi ve kitabı ile yetinirim, onlar ne diyorsa onu yaparım, başka kimseyi kabul etmem, alimlere bakmam, velilere bağlanmam, mezhepler beni ilgilendirmez, dini kendi anladığım gibi yaşarım”

Anlamında söylenmişse, söyleyen sorumludur. Bu kişi inanç esaslarını zorlamış, kendini tehlikeli bir sona doğru sürüklüyor demektir. Çünkü arada alimler olmadan kendi başına dinin öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanması nasıl mümkün olacak!?

Oysa Kur’an ve Sünnet, hak yolda birlik (cemaat) olmayı, bu beraberliğin başındaki imama itaat etmeyi, topluca Allah’ın ipine sarılmayı, hep birlikte tövbe etmeyi, bilmediklerimizi alimlere sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı, bunun için Allah’ın sadık kulları ile beraber olmayı açıkça emretmektedir.

Dinin hükmü bu iken, bir mümin hangi delil ve mantıkla, ‘Bana bunlar gerekmez’ diyebilir? Dese bile bunun Allah katında ne kıymeti olabilir? Eğer bu söz:

“Allah benim her hâlimi görüyor, biliyor, sözümü işitiyor, niyazımı dinliyor. Ben namazda, secdede, zikirde, duada ve tövbede kalbimi Rabbime bağlıyorum. Onun için gönlüme kimseyi koyamam, kimseden bir şey bekleyemem. Benim korkum, sevgim, niyetim, hedefim sadece Allah’tır.”

Anlamında söyleniyorsa ne güzel. İşin doğrusu da budur, böyle olması lazımdır.

Zaten bütün peygamberler kalbi dünyadan çekip bu şekilde Allah’a bağlamak için gelmişlerdir. Onlara vâris olan alimlerin ve kamil mürşitlerin işi de budur. Buna Allah adamı olmak denir.

Ama ne var ki, kalbin bütün varlıklardan çekilip sadece Yüce Allah’a bağlanması kolayca elde edilecek bir nimet değildir. Bu tam bir hürriyet hâlidir. Arifler o hâli elde etmek için nefisleri ile bir ömür mücadele vermekte ve Allah ile aralarına giren engelleri yok etmek için mücadele etmektedirler.

Şu halde Allah ile aramızdaki engeller nedir?

Allah’a gitmek, Allah’a kavuşmak deyince ne anlaşılmalıdır?

Bizi ilgilendiren konu budur.

Allah’a gitmek gönül ile olur. Allah’a ulaşmak bir hâldir, sevgidir, aşktır. Bu kavuşma dışa doğru değil, içe doğrudur. Kalıp ile değil kalp iledir.

Kalpleriyle manevi engelleri geçenler, nefislerini aşanlar Yüce Mevla’yı bulurlar. Allahu Teala’nın insana şah damarından daha yakın olduğunu anlarlar. Bu buluşma O’nun razı olduğu amelleri yaparak gerçekleşir.

Bu iş insanın nefsi ve keyfine göre değil, Yüce Allah’ın çizdiği sınırlara göre olur. Bu sınırlara din denir.

Bizi Yüce Allah’a götürecek tek din İslam’dır. İslam, Kur’an ve Sünnetin çizdiği yoldur. Kur’an, Yüce Rabbine kavuşmak isteyenlere yolu şöyle tarif eder:

“Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadetinde hiç kimseyi ortak etmesin.”

Demek ki Yüce Allah’a gitmek için iman, ihlas ve salih amel lazımdır. Allah’a giden yola uyanık kalple varılır, sevgi ile engeller aşılır, ihlasla hedef bulunur. Bu yolun başı ve sonu edepten ibarettir.

Bu yolun en büyük engeli nefis, en azılı düşmanı şeytan, en sarp yokuşu dünyadır. Nefis edeple süslenmeden, şeytan sindirilmeden, dünya sevgisi kalpten silinmeden Yüce Allah’a gidilemez.

Buna manevi terbiye ve arınma denir. Kendisini aşamayan insan, varlığın sahibine ulaşamaz. Bir arif şöyle diyor:

Allah’a giden yol iki adımdır:

Birinci adımda nefsine bas...

İkinci adımda Rabbine kavuşursun.

KAYNAKLARIYLA TASAVVUF

DR. DİLAVER SELVİ

SEMERKAND

Köpekte bulunan 10 güzel haslet

Köpekte bulunan 10 güzel haslet

"Ruhu'l-Beyân Tefsiri"nde köpek'de on güzel ahlâk olduğu beyan ediliyor.

1- Sadâkat: Köpek sahibini terk etmez. Kovsa da bırakmaz, küsmez. Hizmet eder.

2- Kanâat: Ne verilirse razı olur. Sofraya sokulmaz, bulduğu ile iktifâ eder. Yerine biri gelse onu oradan kovmaz.

3- Tevâzu: Yattığı ve gezdiği yer, alelâde yerlerdir. Kendi için yüksek yer aramaz. Ne yedirilirse yer.

4- Tevekkül: Yarını düşünmez, yerini yermez, erzak biriktirmez.

5- Teslimiyet: Sahibini bırakmaz. Dövse de, ayağını kırsa da yine çağırınca gelir (kuyruğunu sallayarak) teslimiyyet gösterir. İyilik edeni bilir ve unutmaz.

6- Zühd: Kendisini umûmî zuhûrâta bırakmıştır. Gelecek için bir düşüncesi ve hazırlığı ve esaslı bir bakımı yoktur.

7- Miskinlik: Her yeri dolaşır. Bir şey verilirse alır, vermezlerse bakar geçer. Kendini dokunmazlarsa, bir şey yapmaz; yoluna gider.

8- Uyanıklık: Çok az uyur. Şehirlerin, köylerin sokakların da gece bekçisidir. Hırsızları tanır, haber verir. Evleri, bağları, bahçeleri, sürüleri korur.

9- İstiğnâ: Çekingendir. Başkalarının nasîbine tecavuz etmez. (Kedi gibi sofralara sokulmaz) kabları bulaşdırmaz.

10- Edeb: Köpek, haddini bilir. İnsanlar arasında ve hayvan cinsleri içinde, insanlara en çok hizmet edenlerdendir. Emredilen işi tutar. Terbiyeyi kabul eder, terbiye edildiği zaman, tam bir liyakatla, çok büyük işler görür. Sürü, kızak, ev, harb, bekçilik, keşif ve yitik bulma... işlerinde hizmetleri çoktur.

Bu on güzel ahlâk köpekde bulunmaktadır. Halbuki bunlar, hâlis mü'minlerin ve sâdık mürîdlerin sıfatlarındandır.

kaynak;molla yahya pakiş,Allah cc sevenlerin yolu...

Bir gün bir sohbetde bu bahsi okuyunca, kardeşlerden biri, duygulanarak: "- Daha bir köpeğin sahib olduğu ahlâkı tam elde edemedik!.." diye ağladı ve sohbettekileri de ağlattı.
-------------------------------------

Şeyhle Köpek ( Mantıku't - Tayr | Kuş Dili , Feridüddin Attar (K.S.) , S.171 , Kırkambar Kitaplığı )

Bir Şeyhin yanında pis bir köpek vardı. Şeyh o köpekten hiç çekinmez, değmesin diye eteğini toplamazdı.
Birisi, ''Ey temiz ve ulu kişi'' dedi, ''Neden bu köpekten çekinmiyorsun?''

Şeyh cevap verdi:
''Bu köpeğin dışı pis, halbuki benim içimdeki pislik görünmüyor. Onun dışında bulunup görünen pislik bu yoksulun içindedir ve gizlidir.
İçim köpeğin dışı gibi pis olduktan sonra niçin ondan kaçayım? O da benimle bir!''

Pek küçük bir şey bile madem yolunu kesiyor, ister dağ olsun, ister saman çöpü, ne fark eder?

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


Ebu Saîd'in Bir Sûfî ve Bir Köpekle Konuşması ( İlâhiname , Feridüddin Attar (K.S.) , S.79-80 , Semerkand Yayınları )

Vaktiyle sûfînin biri, bir yere giderken yol başındaki bir köpeğe sopasıyla ansızın vurdu. Köpeğe şiddetlice vurduğundan köpek feryadü figan etmeye başladı. Kızgınlıkla Ebû Saîd'in huzuruna koştu, kinle coşarak ona ayağını gösterdi ve o gafil sûfîye kısas yapılmasını istedi.

Şeyh sûfîye dedi ki :

'''Ey vefasız! Bu ağzı var, dili yok hayvana bu cefayı niçin ettin? Bak, ayağını kırmışsın.''

Sûfî,

''Şeyhim! Kusur bende değil, köpekte. Elbiseme süründü. Artık o elbiseyle namaz kılamam. Lâf olsun diye değil, bu yüzden benden sopa yedi'' dedi.

Köpek orada feryat edip duruyordu.

Şeyh, köpeğe,

''Sen gönlünü hoş tut'' dedi. ''Aldırma! Sen hangi cezayı vermemi diliyorsan söyle, ben onun cezasını vereyim. Yalnız bu cezayı kıyamete bırakma. Dilersen onu ben cezalandırayım. Yalnız senin kızgınlığını istemem, hoşnut olmanı dilerim.''

Köpek, o vakit dedi ki :

''Ey eşi bulunmaz şeyh! Onun elbisesini sûfî elbisesi gördüm de bana bir zararı dokunmaz sandım. Beni böyle her yerimden yakıp yandıracağını nereden bilirdim! Resmî elbiseler giyinmiş birini görseydim yanına bile yaklaşmazdım. Fakat selâmet ehlinin elbisesini görünce ona güvendim. Ona ceza vereceksen hemen şimdi ver. Onun üstünden sûfî elbisesini çıkar da herkes şerrinden kurtulsun. Çünkü böyle bir ziyanı rindlerden bile görmedim ben. Ondan selâmet ehlinin hırkasını çıkar. Bu ceza, kıyamete kadar yeter ona.''

Ey kardeşim! Eğer bir köpek bile Allah(cc) katında böyle bir makama sahipse senin kendini köpekten üstün sayman haramdır. Kendini köpekten üstün görüyorsan bilmiş ol ki bu senin köpekliğindendir. Eğer böyle hakir bir halde toprağa atılırsan şüphe yok ki baş aşağı gidersin. Sende bu dik başlık varken şüphe yok ki daha fazla aşağılanırsın. Bir avuç topraktan yaratılmışken nasıl böyle konuşabilirsin...?

Toprağa gömmek için göbeşini kestiler senin.

Burada iyice toprak olan, bilmiş ol ki orada iyice pak olacaktır.

Sûfîler, kendilerini toprak eylediler de ruhlarını da temizlediler, bedenlerini de...

Bu yolun yüceleri, yüceliği tamamen bırakarak yüceldiler...


ÜZME! – ÜZÜLME! – SEV! - SEVİL!.." dir.
İnsanın nefsî yapısı egoist olduğundan üzmeye ve üzülmeye daha yakın, sevmeye ve sevilmeye daha uzaktır...
Bu kural; kurda-kuşa, ayığa-sarhoşa, âşığa-ahmağa geçerlidir.
Her gün taş attığınız (üzmek için) ve sizi görünce, canla başla kaçan ve sokaklar dar gelen mahallenin köpeklerine, ekmek atmaya (sevilmek için) başlarsanız önce temkinli yaklaşırsa da sonra sarmaş dolaş arkadaşınız olurlar....
Yollarda sizi bekler dururlar "Adamımız nerde kaldı?" diye...
Köpek deyip geçme sakın...
Bir zamanlar; bu kaygan hayat sahnesinde (yerler yağlı) ayağım kaydı da bir insan için:
"Köpek!" dedim.
Biraz sonra mânevî bir mahkeme kuruldu:
Antalya Yat limânı çıkışta sağ tarafa kayaların üzerine...
Mübâşir ve hâkim var ama, cismi yok (belki melek) ... kürsü var...
Mübâşir davayı okudu:
Dava: "Tâhir'den olma, Emine'den doğma Abdullâtif; filândan olma, filândan doğma filâna; "Köpek!.." demiştir..."
Davacı : Köpekleri temsilen 7 cins köpek (adamcağızın kendisi bile yok)
Dava sebebi: "Köpekler: Biz köpek olarak halkedildik ve bu işi de hakkınca yaptık ve yapıyoruz... Ne koyunluğa ne de kurtluğa kalkışmadık. Biz hayvandan doğma hayvanız. Ancak bu şahsiyet (beni gösterip) bâtıl ve şerli saydığı bir insanla bizi kıyaslayıp benzetti.
Oysa insanoğlu;
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

"Andolsun biz cinleri ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalblleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar (şaşkın) . İşte asıl gafiller onlardır." (A'râf 7/179)
Âyetine muhatab ve bizden aşağıya (esfeline) düşebilir.
Bu zât bize hakaret etmiştir. davacıyız!..."
Deyince, karar bir saniye sürmedi ve sadece : "Suçludur!..." dendi...
Ben ise bir kişi değil de, yan yana 7 kişiyim.
(7 Hâ-Mîm ile) tek tek divana dizildik.
Birinci ben idim. O zamanki hâlimde kar gibi ak saçlı, omuzu çökük çilekeş bir derviş...
Hemen sağımda ise 18 yaşındaki hâlim tıpa tıp (sanki oğlum Emre gibi) adetâ civân... Akışkan, konuşkan, kabına sığmaz, sevecen ve arsız, anladım ki nefsim...
Yanındaki sanki camdan bedenli gibi hârika kalb.Yanındaki ışık hüzmesi gibi bedeni var ama cisim de değil, Ruh v.s. v.s...
Hepimiz (6 letâif) birden sağımdaki gence (nefs) yüklenip:
"Yazıklar olsun dinimizi dünyamızı âhiretimizi yıktın edebsiz şey!... v.s." diyoruz.
Herkes bir başka söylüyor...
Öyle üzgünüz ki çâresizlik son sınırında; işte o zaman bir ses gürledi:
"Köpekler, Abdullâtifi, sahibine (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem)'e bağışladılar!..."
Öylesine sevindik ki şu anda dahi ruhumda duyuyorum
Resûlullah'ımız (sallallahu aleyhi ve sellem) in şefâatini...
İşte sana bir köpek masalı!...
İstersen bir de köpek hikayesi anlatayım da sonra sen Bolu'ya git Yıldırım Beyazid Câmisi müezzini İsmail Efendi'den dinle ve kahramanını da sana göstersin.
(Ben Bolu'da iken İsmail Efendi Karamanlı Câmisinde görevli idi. Zirâ, büyük câmi depremden sonra tâmir oluyordu.)
Efendim, kader Kaderullah yol düştü Bolu'ya...
Ne de olsa gurbet... kimseyi tanımıyorum.
"Yaz, çiz" derken sıkıldım.
Sokağa çıktım...
Gurbet zordur...
Gurbeti ve gariblerini, hep omuzlarından tanırım...
Mutlaka bir omuzu çökük olur...
Bendeniz, bir ömür terazileyemedim...
Şikâyet sanma şükrümüzü sakın...
ALLAH (celle celâluhu): Âşıkların iki yakasını bir araya getirmez ancak, kimselere de yırttırmaz...
Çilesiz âşık, artık yaşamıyordur...
Köroğlu heykeline doğru ana caddede giderken iki üç yüz metre ilerden biri geliyor amma yandan çarklı Şirket-i Hayriyye vapuru gibi...
"Bu kişi hırlı değil!" dedim...
Yanıma yaklaşınca sümük bir yana salya bir yana ...
Ancak; gözler âdeta kaynak makinesi gibi ışık saçıyor, rengi meçhul...
Bir şey demedim ve geçti gitti...
İçimden bir ses:
"Be cimri adam, şu mübârek zâta birazcık para bile vermedin... sen gerçekten ahmaksın lâf âşığısın!.. v.s." deyince geri döndüm, koşup yakaladım.
Para cebimdeki elimde, daha çıkarmadan:
"Bu gün olamaz!..." dedi ve döndüm.
İkindiyi Karamanlı Mahallemizdeki câmide kıldık.
Bolu'nun insanı misâfirperverdir.
Kim câmiye yeni gelse genellikle hoş beş eder hâl hatır sorarlar...
Müezzin İsmail Efendiyle konuşuyoruz.
"Efendim insan olmak lâzım, insan!..." deyince ben de:
"Ben bugün gördüm birisini caddede insanın şahıydı ismi belki de Hasandır!.."dedim.
İsmail Efendi :
"Bildim; o zât hârika birisidir.
Ben 17 yıl Yıldırım Beyazit Câmisinde müezzinlik yaptım.
Bu süre içerisinde bahsedilen zât (Ömer de deniliyor Hasan da) sadece sabah namazına 7 köpekle geliyor ve köpekler onu dış kapıda namaz bitinceye dek bekliyorlardı.
Sonra câmiden çıkınca birlikte bir yerlere çekip gidiyorlardı.
Ancak, bir sabah namazında ben imâmdım, namazı kıldırıp selâm verince bir vaveylâ koptu, dönüp bakınca köpeklerin câmi içine girip birkaç saf geride yanyana dizilip yattıklarını gören halk bağırıp çağırırken, Köpekçi Hasan Baba:
"Ulan ben size buraya girmeyin demedim mi? Ne işiniz var mescidlerinde v.s..." diyerek köpeklerini alıp çıktı, gitti...
Bir daha köpekler dış kapıda değil de ilerki köşede beklediler.
Bir köpek gittiyse, başka birisi geldi ki yıllarca sürdü...
Şu anda nerede kılıyor sabah namazını bilemeyeceğim!..." dedi...
Bolu, gül ve bülbülün yurdudur.
Bizim evimizi ALLAH (celle celâluhu) denkleştirdi bahçe içinde idi.
Dut mevsimine kadar gece boyunca bülbül sesinden uyuyamaz idik...
Dut yeyince susdular...
Mübârek insan Cemâl Candan'ı tanıdım bir cuma...
Komşu sayılırdık.
Sonraki cumalarda beni de alıp câmileri gezdirirdi...
Aslahaddin Efendi ve Câmisi huzurluydu.
Bir cuma Hamdi Baba'ya azmettik.
"Efendim bugün cuma duanın kabul günü de, nasıl olacak?" dedi.
Bende irticâlen :
"Mübârek bir yerde, mübârek bir zamanda, mübârek bir hâlde, mübârek bir dostun senin için dua ederse Biiznillah kabul!..." dedim.
Câmi ıraktı vardık.
Cumamızı kıldık.
Hamdi Baba'ya Yâsîn okuduk, dua edip çıktık.
Cemâl abi: "Hamdi Baba Erenlerdenmiş, mübârek yer burası, birbirimize Allah rızası için dua da ettik, mübârek hâl ne idi? derken köşeden Köpekçi Hasan Baba çıktı ve iki elinin parmakları ile bana para işareti yapıyor...
"İşte mübârek hâl bu!..." dedim...
Cemâl Candan'ın parasını ise zorla aldı...
Ama birkaç hafta sonrası ise, yolda yakalayıp sırtından ceketini soydu da Ahmed Karayel'den emânet aldığı kazakla gitti eve...
İşte köpek ve köpekçiler!...
Bir hadisten bahsediliyor:
"Köpekteki 10 vasıftan birisi gerçekten kendisinde olan kişi velîdir..." diye ama, aslına henüz eremedim.
.
Oturup gönül yordum kendimce al gözüm seyreyle:
Köpekteki 12 haslet; güzellik ve özellik:
1-Sadakâtkârdır : sahibine dâimâ sadıktır.
2-İtâatkârdır : sahibine dâimâ itâat eder.
3-Hamiyetkârdır : sahibini dâimâ korur.
4-Sebâtkârdır : bağlılığına güvenilir.
5-Kanâatkârdır : sahibi ne verirse kanâat eder.
6-Vefâkârdır : asla nankörlük etmez,başkasının peşine düşmez.
7-Fedâkârdır : sahibi için canını bile fedâ eder.
8-Tevâzu'kârdır : sahibine dâima başın eğer, yaltaklanır.
9-Muhabbetkârdır : sahibini çok sever, ayrılırsa o özler ve yolunu gözler.
10-Cefâkârdır : sahibinin sıkıntılarına katlanır ve terkedip gitmez.
11-Hizmetkârdır : emeğini esirgemez, üşenip usanmaz.
12- Hürmetkârdır : sahibine ve ev halkına saygılıdır. Evden bir çocuk başına vursa çeniler de saldırmaz... diyorum...

Diyorum demesine de...
Bir de: "Ey sefil İhvânî; tevhid tasmalı ve tescilli "kûn!..." Kervanının kıtmiriyim" der durursun, sahibin (ALLAH celle celâluhu ve Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem) ile hâlin, durumun ve vaziyetin ne hâlde?" diyorum...
Cevâb, doyurucu değil... Estek kerestek!...


30 Ağustos 2012 Perşembe

BAKIN İSRAİL'İN TEHDİT ETTİĞİ MALATYALI KİM ?

BAKIN İSRAİL'İN TEHDİT ETTİĞİ MALATYALI KİM ?
30 Ağustos 2012, 04:56 malatyasonhaber
23 Şubat 1946'da Malatyada Akçadağ'da Kotangölü Köyü'nde doğdum. Babam o köyün imamıydı. İlkokulu kendi köyümde, Ortaokulu Akçadağ'da Liseyi Malatya'da okudum. Sonra dışarıdan Öğretmen Okulu'nu bitirdim. Bir yıl Malatya'da öğretmenlik yaptım... "İncil'i tercüme etmeyeceksin"dediler."Aksi takdirde İlkokul diplomamı, Malatya'daki nüfus kaydını, Lise kayıt defterini, Üniversite kayıtlarını, yani hayatınla ilgili tüm hayati belgelerini sileriz"dediler

KAYIP İNCİL NEREDE BULUNDU ?

2005 yılının Ağustos ayıydı Bir yaz akşamıydı. Değerli gazeteci dostum Mustafa Aydın’la birlikte araştırmacı yazar Müfit Yüksel’in Fatih’teki evine gitmiştik. Asala operasyonları adlı kitabımı yeni bitirmiştim....

Müfit Yüksel, arşivini karıştırırken yıllar önce Hakkari’de köylüler tarafından bir mağarada el yazması bir İncil bulunduğunu ancak bir süre sonra, bulunan bu İncil’e Genelkurmay Özel Harp Dairesi tarafından el konulduğunu anlatan bir makalesini gösterdi. İzlenim Dergisinde yayınlanmış olan bu makaleyi heycanla okumaya başladım.......

Bir sinema senaryosu(Kayıp İncil’le ilgili) yazmaya karar verdim Birkaç ay sonra senaryo bitmişti. Bu kez yazdığım senaryo için sponsor aramaya başladım. Konunun siyasi taraflarını ve risklerini fark eden iş adamları, yapımcılar kapılarını nazikçe kapatıyorlardı.Bir kısmıda konunun önemini algılamada zorluk çekiyorlardı.

O sırada Yeditepe Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji bölümünde Master öğrencisiydim. Üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan bey’i zaman zaman ziyaret ederdim.
Projemi ona da anlattım. Ancak bir sonuç alamadım.
Bu arada ilginç bir şey oldu.

Sınıfımızda subay öğrenciler, emekli generallerde bulunuyordu. Bir süre sonra subay olan bir sınıf arkadaşımın selamıyla bir telefon aldım Kıdemli Yüzbaşı rütbesinde bir subay benimle görüşmek istiyordu. Ertesi gün hiç tereddüt etmeden davet edildiğim karargaha gittim. Gittiğim yer, Beşiktaş Balmumcu’daydı. Askeri karargahtı ama bildik karargahlarada benzemiyordu. Beni albayın odasına misafir ettiler Odada bir Yarbay bir Binbaşı birde beni davet eden Yüzbaşı vardı.

“Burda ne yapıyorsunuz” diye sorduğumda, “etüd yapıyoruz” sonra “İstanbula biz bakıyoruz dedi.

Jandarmanın İstanbul İstihbarat karargahı olduğunu düşündüğüm bu mekanın aslında Özel Harp Dairesi’nin, şimdiki adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Seferberlik Tetkik Kurulu olduğunu çok sonra öğrendim.

Asala Operasyonları adlı kitabım hemen masanın üzerinde duruyordu. Kitabımda Özel Harb Dairesi ile ilgili bölümlerin olduğunu biliyordum.. Ama bu konu hiç konuşulmadı. Sadece Kitabımı ne denli beğendiklerini söylediler bana. Ama bir şey dikkatlerini çekmişti. Biyoğrafimin son bölümüne bir not ilştirmiştim:”Bir sinema Projesi üzerine çalışmaktadır!”

“Bu Proje ne?” diye sordular.

Ben de nerede olduğumu kavrayamadığımdan konuyu anlatmaya başladım. 1980’lerin başında Aziz Barnabas’ın kaleme aldığı otantik bir İncil’in Hakkari’de köylüler tarafından bulunduğunu, bu İncil’in Aramice ve 1. yüzyıla ait olduğunu, ortaya çıkarılması durumunda çok şeyin değişebileceğini anlattım.

“Peki nerede şimdi bu İncil?” diye sordular.

Ben de “Özel Harb Dairesi’nin elinde” dedim.
“Peki bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordular.

“Bunu biliyorum. Bundan hiç şüphem yok . Konuyu ilgisi olabilecek insanlara teyit ettirdim. Bu konu Da Vinci Şifresi’nden bile daha ilginç. Filmini çekebilirsek, dünya çapında bir iş olur. Ama maalesef devleti yönetenlerin böyle bir vizyonu yok” dedim

Gerçekten bu konuyu bu olaydan sadece bir süre önce Alfa Yayınları’nın sahibi Faruk Bayrak, Akp İstanbul milletvekili Hüseyin Besli’nin de olduğu bir sırada Kültür Bakanı Atilla Koç’a anlatmış ve onlardan destek istemiştim. “Evladım” Dedi Bakan koç babacan bir şekilde.
“Ben bu konuyu biliyorum ama sen Hristiyan alleminin altındaki halıyı çekmeye çalışıyorsun. Biz bu işe giremeyiz. Ancak sen bu işi yapabiliyorsan yap sana engel olmayacağız”

Halbuki öyle bir amacım yoktu. Bugünde böyle bir amacım bulunmamaktadır! Amacım bir gazeteci olarak sadece hakikatin ortaya çıkmasını sağlamaya çalışmak, hepsi bu!

Anlaşılan Özel Harb Dairesi yıllardır kimsenin dokunmaya bile cesaret edemediği bir konuya eğildiğimi anlamış, Pandora’nın kutusunun kendilerinin izni ya da kontrolü olmadan açılma tehlikesine karşı aydınlanmak ya da önlem almak istiyordu.

O gün beni karargahlarında son derece nazik bir şekilde misafir edenlere (aslında sorgulandığımı bile anlayamamıştım)niyetimin ne olduğunu makul bir şekilde anlattım.

Ama her nereye gittiysem kimseden destek alamadım. Kısa bir süre sonra kader bu kez beni gitmeyi aklımdan bile geçirmeyeceğim bir ülkeye atmıştı Amerika’daydım. Yenilgiyi kabullenemiyordum. İnsanlar nasıl olur da bu denli duyarsız olabiliyordu? 2000 yıllık bir kutsal kitap paradan da, siyasetten de daha mı az değerliydi?

New York’un kenar mahallelerinin birinde küçük ama şirin bir ev kiralamıştım Bu kez aynı konuyu “Roman” olarak yazmaya karar verdim. Daha önce hiç roman yazmamıştım.. . Sonunda romanı bitirdim ve Prof. İskender Pala’ya göndermeye karar verdim.

“Aydoğan çok önemli bir iş yapmışsın. Bu bütün Dünya’da bir dalgalanmaya neden olabilir. Romanı bitirene kadar yerimden kalkamadım.”

İskender Pala’nın bu sözleri bana cesaret vermişti.
Sıra Roman için uygun bir yayınevi bulmaya gelmişti.
Birkaç gün sonra da anlaşmayı imzaladık.
Doğan Kitap, romanı dört bin adet bastı.
Sonuç tam bir sessizlik oldu.

Evet kitapla ilgili tam bir sessizlik hakim oldu. Ya konu anlaşılamıyor ya da ben konuyu gereğinden fazla abartıyordum. Ya da romana karşı ciddi bir defans uygulanıyordu!

Ben yine de pes etmemeye karar verdim. Bu kez göze almam gereken şey çok daha riskliydi.

Aynı konuyu bu kez bir araştırma kitabı olarak yazmalıydım. Bunun için de romanımdaki profesör karakterine , yani Dr. Hamza Hocagil’i yaşadıklarını anlatmaya ikna etmeliydim. Zira İncil’i tercüme eden, ona dokunan Aramice uzmanı oydu.

Hamza Hocagil ile Bostancı’daki evinde 2007 kasımında buluştuk ilk. Yanımda Mustafa Aydın ve Müfit Yüksel de vardı. 16 dil bilen bu yaşlı adam son derece mütevazi bir hayat sürüyordu. Öldürülme korkusundan ötürü evinden çıkmıyordu. Hamza hocağil aynı apartmanda oturduğu bir profesör arkadaşının tavsiyesiyle romanımı birkaç gün önce edindiğini söylemişti.

“Doğrusu hayal gücünüze hayranım. Bu kadar sınırlı bilgiyle çok şet anlatmışsınız. Keşke daha önce tanışsaydık da size gerçek isimleri de verseydim” demişti

İşte o Ramazan günü, Hamza Hocağil’in Bostancı’daki evinde yaptığımız inanılmaz röportaj beni yepyeni bir maceraya sürüklüyordu. Ben Hkkari’de bulunan İncil’le ilgili gerçekleri ararken, bu kez ortaya bambaşka gerçekler dökülüverdi .

Aziz Barnabas Hakkari’de bulunan bu İncil’i 4.nüsha olarak yazmıştı. Bu bilgi Müfit Yüksel’in yıllar önce yazdığı makaledede vardı. Ben de oradan alarak romanımda aynen kullanmıştım:

“Tespihe layık alemlerin Rabbından bir bütün olarak, Ruhu’l Kudüs’le Meşaha’ya vahyolunanı İsa’dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum”

Ancak 4. nüshanın ne demek olduğunu hiç düşünmemiştim. Başkalarının da dikkatini çekmemişti bu ifade. Oysa buradada çok büyük bir sır gizliydi. Meğerse Aziz Barnabs İncil’i tek nüsha olarak değil 4 nüsha olarak yazmıştı. Hakkari’de bulunan İncil’in son sayfalarına, yine kendi el yazısıyla yazdığı diğer 3 İncil’in nerede olduğunuda da eklemişti
Dolayısıyla bu; bulunmayı bekleyen 1. yüzyıla ait 3 adet Otantik İncil daha var demekti. Ve elbette 3 ayrı macera daha.

DİĞER İNCİL’LER NEREDE ?

İnciller’in biri İsrailde, Diğeri Arabistan Yarımadası’nda diğeri ise Kuzey Irak’ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. İsrail’deki İncil 2002’de Atabistan’daki İncil ise kendisiyle yaptığımız bu röportajdan sadece kısa bir süre önce bulunmuştu.
Her iki İncil’in bulunmasını da kendisi sağlamıştı. Hamza Hocağil ilginç biri. Bu İncil’i tercüme sırasında geniş sayılabilecek bir askeri çevre edindiğini anlatımlarından çıkarabiliyordum. Dolayısıyla diğer İncillerin bulunması ile ilgili olarak Ergenokon Örgütü’nün müdahil olduğunu rahatlıkla analiz edebiliyorum. Önce bu röportajı okuyalım.Ardından da maceranın devamını...


HAMZA HOCAĞİL’İLE RÖPORTAJ;

Sizi tanıyabilir miyiz? Hamza Hocağil kimdir?

Hamza Hocağil, Hamza Bektaş iken bu İncil meselesi yüzümden soyadını değiştirmek zorunda kalmış bir insan.

23 Şubat 1946’da Malatyada Akçadağ’da Kotangölü Köyü’nde doğdum. Babam o köyün imamıydı.
İlkokulu kendi köyümde, Ortaojulu Akçadağ’da Liseyi Malatya’da okudum.
Sonra dışarıdan Öğretmen Okulu’nı bitirdim. Bir yıl Malatya’da öğretmenlik yaptım.

Erzurum üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne girdim Orayı 67’de bitirdim. Malatya’da Darende’de 3 yıl öğretmenlik yaptım. Ozamanlar burada siyasi problemler vardı. Oradan Arguvan adlı bir ilçeye sürüldüm.

Bende 1970 senesinde Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne Eski Önasya Dilleri Bölümü’ne girdim. 7 kişi alıyorlardı. İkinci yıl sadece ben kaldım.

Hocalarım Prof. Emin Bilgiç, Prof. Kemal Balkan gibi soderece saygıdeğer bilim adamlarıydı. Evlerine gidip özel ders alıyordum. Falkhanstein, Lasvergern gibi hocaların tedrisatından geçtim.

Sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi bitti. Ankara Gazi Üniversitesi’ne girdim öğretim üyesi olarak. Orada 4 yıl çalıştım

Yüksek Lisansımı Ankara Dil Tarih’te Yapmıştım. Yurt dışı sınavına girdim ve Heidelberg Üniversitesi’ne girdim. Nuh Tufanı ile ilgili doktora tezimle çok kısa sürede doktor oldum. Sonra Fricburg Üniversitesi’ne girdim. Doçent olmuştum. Doçentlik üstü çalışmalar için Köln Üniversitesi’ne girdim. Sonra Türkiye’ye döndüm. İsmail Hakkı Şengüler’in sahibi olduğu Hikmet Yayınları’nda çalışmaya başladım.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Arkeometri Enstitüsü’ne geçtim.
Harp Akademileri’nde dersler verdim.

Barnabas İncili ile ilgili serüven nasıl başladı?

Hikmet Yayınevin’de çalıştığım dönemdi. 80’lerin başıydı. Bir gün dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler’in ricasıyla bana süryanice papirüsle yazılmış iki sayfa geldi. Sayfalar bana gelene kadar birçok papaza götürülmüş ancak papazlar metnin ne olduğunu anlamamışlar. Yaptığım tercüme sonucunda metnin Arami dilinde ve Süryani alfabesinde olduğunu ve bunun Barnabas İncili’nin nüshaları olduğunu tespit ettim


Kitap nasıl başlıyordu?

Kitabın giriş kısmında,
“Alemlerin Rabbi Allah tarafından Mesih’e vahyedileni ondan duyduğum gibi 48 yıl sonra, aynen duyduğum gibi, DEMİR NÜSHA olarak yazıyorum. Ben kıbrıslı Barnabas’ım”
ifadeleri vardı.

Peki nasıl Bulunmuş bu İncil anlatır mısınız?

PEKİ NASIL BULUNMUŞ BU İNCİL ANLATIRMISINIZ ?

İncil 1981 kışında köylülerin avdan döndükleri bir sırada şimdi Şırnak sınırları içinde kalan, o vakitler Hakkari sınırları içinde olan Uludere yakınlarında bir mağaraya girmeleriyle bulunuyor.
Köpekleri mağarada kayboluyor: ancak sesinin çok derinden duyulması üzerine köpeği kurtarmak için ertesi gün uzun urgan sarkıtarak 150 metre aşağı iniyorlar.

Buradan taştan yontma bir oda içerisinde, bir lahit ve bazı eşyalarla karşılaşıyorlar. Önce Hz. İsa(as)’a ait bir madalyonu çıkarıyorlar.
Bu madalyonun Paris’te bir müzede satıldığını öğrendim.
Lahitin kapağının açılmasının ardından, cesedin üzerinde İncil bulunuyor. İncil köylülerin üzerinden o sırada Babat Aşireti Lideri Korucu başı Hazım Babat’ın Babası Ferhan Babat’ın eline geçiyor önce.

Ferhan Babat’ın İncil’in tarihi değerini anlaması uzun sürmüyor lve İncil’i satmak için girişimlerde bulunuyor. Babat’ın İncil için istediği rakam 280 bin dolardı.

Bu parayı dönemim Malatya milletvekili İsmail Hakkı Şengüler Bey ödemeyi kabul etmişti. Ferhan Babat’la anlaşmaya varılmıştı. Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’ın babası Mehmet Ali Arslan’la birlikte İncil’i teslim almaya gittik. Ancak o sırada beklenmedik bir şey oldu.
İncil bize teslim edilemeden Jandarmanın eline geçti. 2 yıl boyunca jandarma karargahında saklı tutuldu. Ardından o sırada Kemal Başer Paşa’dan alınarak Genelkurmay Özel Harp Dairesi’nin eline geçti.

PEKİ BU İNCİL’İN TERCÜMESİ ÇALIŞMASINA DAHİL OLMANIZ NASIL BAŞLADI ?

Ben Malatyalıyım. Turgut Özal 1983 yılında Başbakan olunca kendisine ulaştım. Özal ile tanışırdık.
1986 yılında konuyu kendisine anlattıktan sonra beni Özel Harpçi Orgeneral Sami Karamısır Paşa’ya gönderdi.
Önce beni epey sorguladılar, amacımın ne olduğunu anlamak istiyorlardı.
Ben kitabın sadece tercüme boyutuyla ilgilendiğimi söyledim.

Ardından İstanbul Balmumcu’da bulunan Özel Harp Karargahında Sami Karamısır Paşa ve MİT Müsteşarlığı da yapmış olan ve halen hayatta olan Hayri Ündül Paşa’nın görevlendirmesiyle tercüme çalışmasına başladım.

ESER SİZE İLK ÖNCE NEREDE GÖSTERİLDİ ?

Önce Ankara’da bulunan o zamanki adıyla Özel Harp Dairesi Başkanlığı’na gittim. Kitabı ilk orada gördüm. Birkaç demir kapıyı aştıktan sonra ulaşılan bir yerdeydi kitap.

Kitap 1987 Yılında Sami Karamısır Paşa ve Hayri Ündül Paşa’nın bilgisi dahilinde İstanbul Balmumcu’da bulunan Özel Harp Karargahı’nda tercüme etmem için bana verildi. Ben burada hergün tercüme çalışmalarını yapıyordum. Tercüme parası da bana Harp Akademileri Komutanı Nahit Şenoğul Paşa tarafından veriliyordu.

Nahit Paşa daha sonra bana Harp Akademiler’nde Koruyucu Envanter dersleri de verdirtti.Bu süre içerisinde İncil’in 19 sayfasını da tercüme ettim.

KİTABIN BU BÖLÜMÜNE KADAR İÇERİĞİNDEN BAHSEDEBİLİR MİSİNİZ ?

Tevhit’ten başka bir şey yoktu. Zikrullah vardı. İbadet etmenin önemi, Allah’a eş koşmama, bu arada komşulara yardımcı olma, Lut Kavmi ile ilgili bazı uyarıcı bilgiler ile ilgili ibret alınmasını öğütleyen bir kıssa vardı.

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı

“Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak!” ayeti vardı.

SONRA NE OLDU PEKİ? NEDEN YARIM KALDI TERCÜME İŞİ ?

O sırada Zaman Gazetesi’nden gazeteci Ahmet Ersöz Bey konuyla ilgili beni aradı. Bu konuyla ilgili benimle röportaj yapmak istiyordu.

Sonra Ahmet Bey, bu İncil’i almak istediklerini söyledi.

Ben de Nahit şenoğlu Paşa’ya bunu ilettim.

Şenoğul paşa da kitabın mikrofilmleri için 60 bin dolar istendiğini bana iletti.
Ben de Zaman Gazetesi’ne giderek Ahmet Ersöz’e konuyla ilgili tüm bilgileri verdim.

Yanılmıyorsam 92 ya da 93’tü Ahmet Bey paranın sorun olmadığını ancak mikrofilmlerin nereden çıktığını da belgeli olmasını istedi.

Ben de bunu Nahit Paşa’ya ilettim. Bu olayın ardından askerler bir daha beni aramadı. Ben de bir süre sonra Nahit Şenoğlu Paşa’ya giderek İncil’in son sayfalarını istedim.

Burası son derece önemli Zira Aziz Barnabas bu İncil’i 4. nüsha olarak yazmıştı. Ve
İncil’in son sayfalarında diğer 3 nüshanın nerede olduğunu da ayrıntılı olarak göstermişti.

Bu bölümleri adeta Fatiha gibi ezberlemiştim.

Bu bölümde Hz.İsa’nın Zaho taeaflarında bir Hristiyan köyüne geldiği de anlatılıyordu.

PEKİ İNCİL’E KARBON TESTİ YAPILDI MI ?

İncil’in hem kapağına hem de sayfalardaki mürekkebe Karbon testi İsmail Hakkı Şengüler Bey’in girişimleriyle Zürich’te özel bir kurumda yaptırıldı.

Test sonucunda malzemenin 2000 yılın üzerinde olduğu ortaya çıktı. Malzemenin yapımında nişasta ve pamuk hamuru kullanıldığı da tespit edildi.
İncil’in son sayfalarında diğer nüshaların nerede olduğu da açıkça yazıyordu.

BU İNCİLLER NEREDEYDİ PEKİ ?

Biri Davut Aleyhisselam’ın sarayında, Golan Tepeleri’nin batısında, Taberiye Gölü’nün doğu yamacında bulundu. Bu İncil de Arami dilinde ve İbrani alfabesiyle yazılmıştı.

NASIL BULUNDU BU İNCİL ?

Bu İncil 2002 senesinde bizzat benim girişimlerimle bulundu. Bir Alman firmasının sponsorluğunda yaptık kazı çalışmalarını.

Bu çalışmaya İsrail eski Cumhurbaşkanı İzhak Rabin’in torunu Viktoria Rabin’in çok büyük katkısı oldu
. Viktoria Hanım osırada Boğaziçi Üniversitesi’nde Arkeometri Bölümü’ndeydi
Kendisiyle oradan tanışıyorduk. Dedesinin forsuyla İncil’i rahat bir şekilde çıkardık.

Orada en az bu İncil kadar başka değerli şeyler de bulduk.

DİĞERLERİ NEREDE BULUNDU ?

Diğer İncillerden biri suudi Arabistan’ın kuzeyinde, Tur Mağarasında bulundu.

Bu İncil’i de Almanya’da çalışırken bir İstihkam Binbaşı olarak tanıdığım şimdilerde emekli olmuş bir general olan Cemal El Ammari buldu. Bundan bir süre önce de bana iki sayfasını getirdi.
Bu İncil de Barnabas’ın yazdığı İncil’di Arami dilinde, Rumi alfabeyle yazılmıştı.

YA DİĞERİ?

O daha bulunmadı. Süleymaniye- Zaho taraflarında bir yerde.

PEKİ PİYASADA KÜLTÜR BASIM YAYIN BİRLİĞİ TARAFINDAN İNGİLİZCEDEN TERCÜME EDİLEN BİR BARNABAS İNCİLİ VAR. TERCÜMESİNİ YAPTIĞINIZ İNCİL’LE AYNI MI?

Hayır değil.

PEKİ OTANTİK BARNABAS İNCİL’İ HALA ÖZEL HARP DAİRESİ’NİN ELİNDE Mİ ?

2000 yılına kadar orada olduğunu biliyorum. Eşref Bitlis Paşa’nın oğlu Selahaddin liseden sınıf arkadaşımdı. Bu vasıtayla Eşref Paşa’ya da ulaştım. Daha sonra Hayri Ündül Paşa ve HBB’den bir kameramanın da olduğu bir sırada hep beraber mağarada incelemelerde bulunmuştuk. Tanıdığım generallerden edindiğim bilgilere göre İncil 2000 tarihine kadar hala Özel Harp Dairesi’ndeydi Nahit Şenoğul Paşa Harp Akademileri Komutanı olduğu sırada, 1997-1998 yıllarında bana İncil’in son sayfalarını da verdi.

“O ağzını açtı konuştu. Bir daha aranızda bulunmayacağım. Sen altını biriktirme. Onlar savaşta ölen şehitlerin yetimlerinin ve dullarının malıdır. Sen herkes için gönderilmiş bir peygambersin.”

Orgeneral Nahit Şenoğlu Paşa’nın verdiği Barnabas İncili'nin son sayfalarında bu demir levhaların nasıl yapıldığı ve Davut Aleyhisselam’ın kendi eliyle yazdığı Aramce Zebur ve Harun Aleyhisselam’ın bakır levhalara yazdığı On Emir’in nerede olduğuna ilişkin bilgilerde vardı.

Bu son sayfalarda bulunan bölümlerde, Barnabas’ın 4. nüshayı Davut Aleyhisselam’ın sarayında yazdığını anladım. İsrail eski Cumhurbaşkanı İzak Rabin’in torunu Viktoria Hanım ile birlikte Davut Aleyhisselam’ın sarayında bir Alman şirketinin Sponsorluğunda kazı yaptık.

Bu kazı sırasında hem 2.İncil’i hem de On Emir’i bulduk. Bu İncil de Arami dilinde yazılmıştı.
Viktoria Hanım Etipyopya’dan getirilen bir Yahudi tarafından öldürüldü. Bu olayda İsrail Gizli Servisi’nin etkisi oldu.
Victoria Hanım öldürüldüğünde 27 yaşındaydı.
Yaptığım tercümeyi okuduktan sonra Müslüman olmuştu.

PEKİ SİZ TEHTİT EDİLDİNİZ Mİ BU OLAYLA İLGİLİ OLARAK ?

2003 yılında hastanede geçirdiğim kanser ameliyatı sonrasında İsrail Büyükelçisi tarafından tehdit edildim. Büyükelçi ve yardımcıları tarafından bana artık hiçbir şekilde bu konuyla uğraşmamam gerektiği söylendi.

“İncil’i tercüme etmeyeceksin”
dediler

“Aksi takdirde İlkokul diplomamı, Malatya’daki nüfus kaydını, Lise kayıt defterini, Üniversite kayıtlarını, yani hayatınla ilgili tüm hayati belgelerini sileriz”
dediler

AMA YİNE DE TERCÜME YAPTINIZ ÖYLE Mİ ?

Evet.

KİMİN İÇİN YAPTINIZ BU TERCÜMEYİ ?

Bu tercümeyi Almanca ve İngilizce olarak yaptım. Yunanistan’da Markos Yayıncılık için yaptım.

BU İNCİL GENELKURMAY İÇİN TERCÜMESİNİ YAPTIĞINIZ İNCİL’LE AYNI MIYDI ?

Evet. Genelkurmaydaki İncil’in tek farkı tefsirli oluşuydu.
Barnabas Hakkari’de bulunan İncil’e bazı şerhler düşmüştü.

PEKİ YUNANİSTAN’DA BULUNAN YAYINEVİNE BU İNCİL SATILDI MI ?

Evet. Hem de son derece düşük bir fiyat karşılığında. 60 bin dolar kadar. Bana 15 bin dolar tercüme parası verilecekti.
Ama paramı vermediler.

KİM ARACI OLMUŞTU BU ALIŞVERİŞTE ?

Veli Küçük’ün yaveri olduğu söylenen Adem Taşdemir adında bir arkadaş.

PEKİ BU İNCİL İSRAİL’DE BULUNMADI MI ?

Evet.

TÜRKİYE’YE NASIL SOKULDU PEKİ ?

Bunu Türkiye’ye sokan emekli bir üst düzey askerdi. Kendisini Tuğgeneralliği sırasında tanımıştım. Viktoria Hanım kendisinden yardım istedi. Babasıyla Amerika’da beraber okumuşlar bir dönem. Tanışıyorlardı yani.
Komutan eseri önce İtalya’ya götürdü.

VATİKAN’A MI VERİLECEKTİ ?

Evet. 350 bin Avro karşılığında Vatikan bu İncil’i almak istedi. Ama Viktoria Hanım buna razı olmadı ve bunu engelledi.

Bu arada Kardinal Mario’nun şöyle dediğini hatırlıyorum:

“Gökten İsa gelse bile biz sistemimizi değiştirmeyiz Biz bu kitabı kütüphanemize koymak için almak istiyoruz.”

SONRA NE OLDU ?
Paşamızın tercümeyi ancak benim yapabileceğime inanmasıyla eser Türkiye’ye geldi

. Sonra bu kitap Yunanistan’da bulunan bir yayınevine satıldı. Ben bu İncil’in mikrofilmlerini almayı başardım.(Mikrofilmlere daha sonra el konuluyor)

BU İNCİL DÜNYA’YA DUYURULURSA ETKİSİ NE OLUR ?

Bir kere İncil’in Kuran’la ne denli uyumlu olduğu ortaya çıkar. Benim tercüme ettiğim İnciller, özellikle şerhli Hakkari metni ve Taberiyye, yani Golan metninde Kuran’la birebir örtüşen ayetler var şiir biçiminde. Kuran’da Tevhidi olarak ne görüyorsak bu İncillerde de bunu görüyoruz. Bunu Kardinal Mario ve Vatikan Kütüphanesin’nde Alex’in bizi tanıştırdığı bir doçentle de konuşmuştuk. O sırada kitap bendeydi. Onlar için ben karşılaştırıyordum sayfaları. Ayetlere numara verilmemişti. Kırmızı başlıklar vardı. Mesih İsa’ya hitap edildiği, İlah ve Allah kelimelerinin geçtiği yerler kırmızı ile yazılmıştı.

Bana dediği şu oldu:
“İsa da gelse biz sistemimizi değiştirmeyiz. Başkalarının eline geçmesin, insanların kafası bununla karışmasın ve kalpleri bununla ifsad olmasın diye alıkoyacağız diyorlardı”

Kuran Allah’ın son vahyi. İsa’ya gelen vahiyler Kuran ayetleri ile birebir örtüşüyor. Bunlar aynı vahiy.
Bunlar korunmuş bir kitaptan, arşı alemden indirilmiş kitaplar.
Ben beyit beyit tercüme ettim bu İncil’i. Değişmemiş bir İncil.Şiiriyet var aletarasyon var.

******
Hamza Hocağil bunları anlattığı zaman çok korkmuştu.
Evinden gazeteci arkadaşım Mustafa Aydın ile çıktığımızda siyah bir minibüs tarafından taciz edildiğimizi de belirtelim. Evinin izlendiğini gözlemlediğimizi söyleyebiliriz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...